Tuesday, August 11, 2009

ATAKÖYÜM İÇİN...


Doğma büyüme Ataköylüyüm ve Ataköy de yaşamayı çok seviyorum. Çünkü kendimi güvende hisediyorum. Bu güven duygusu da çok eskilere dayanıyor.
İlk okul 3. sınıftan beri okuldan döndükten sonra kardeşimle evde yanlız kaldık. Annem, babam bize ve çevremize güveniyordu. Aslında pekte yanlız kalıyor sayılmazdık. Zira apartmanımızdaki tüm çocuklar bizimle aynı yaştaydı ve akşam geç saatlere kadar sokakta hep birlikte oynardık. Çünkü o zamanlar çoğumuzun annesi ve babası çalışıyordu ve mahallemizde bize göz kulak olacak komşularımız, abla ve abilerimiz vardı.

Önceleri, Ataköy'de 1,2,3 ve 4. kısımlar vardı. Şu anda TOKİ tarafından satılmaya çıkarılan eğlence merkezi ve iğrenç beton yığınına çevrilmeyye çalışan sahilde C Moteli (Ataköy Mocamp)bulunuyordu. Denize girmesek de havuzunda veya sahilinde güneşlenmeye giderdik.

Salih ve Savaş abi dolmuş şoförlerimizdi. Savaş abinin mavi Fordu vardı. Salih amca biraz daha yaşlıydı. Onun arabası bordo, hani şu yuvarlak farları olanlardandı. Markasaını hatırlaamıyorum. Birgün bizim de yakından tanıdığımız bir ailenin 3 oğlu birden uçak kazasında vefat etti. O zaman tüm Ataköylüler, o aile için yas tuttu. Acılı anne dolmuşa bindiğinde hemen müzik kapatılırdı, vs., vs. Kısaca herekes birbirini tanır ve güvenirdi. Sonra, evet sonra.....

Ataköy gün geçtikçe kalabalıklaşmaya başladı. 9., 5., 7.,8.ve 11 kısım derken proje dahilindeki tüm kısımlar tamamlandı. Bizde rahat bir nefes aldık.Artık yapılacak bir kısım kalmadı dedik. Ta ki TOKİ bataklık alan üzerine Ataköy Konaklarını inşa edene ve tanesini 800.000 Euroya satana kadar. Bu birbiri içine girmiş ve hiç bir estetiği olmayan yapılarda bayramlaşma tebriği bile bir balkondan diğer bir balkona tokalaşma şeklinde kestirmeden gerçeklştirebilecek türden... Zaten şu anda kimsenin rağbet etmediği bu bloklar da bomboş ve yeni sahiplerini bekliyor.

Sonra eski emlak kredi bankasının bulunduğu ufacık alana NOVUS binaları dikildi. Alan kalmayınca gözler 2. kısım daki evlerin bahçesine dikildi. Allahtan birlik olup bu alanları TOKI'den satın aldıkta 40 yıllık ağaçlarımızı kesilmesine izin vermedik.

Kısaca, yeşil alanlarımız bir bir hızla betona çevrildi. (Yine de Ataköy İstanbul da yeşil mekana sahip olan ender semtlerden bir tanesi). Şimdi sıra Ataköy sahilinde.



Yıllar geçince, "yok artık demek istiyorum!" Çünkü, "eskiden burası sahildi, şimdi şu hale bak deniz doldu, alışveriş merkezi yapıldı vs.vs." bu konuşmalar geçmişi acı acı yad etmekten ileriye gitmeyeccek. Oysa ben mücadele eden insanlarla birlikte mücadaale ettim ve bugün bu sahilde rahatça yürüyebiliyorum demek istiyorum.

Çünkü 5 kata kadar imar izni olan bir alan olsa bile o alan TOKİ'nin olunca 30 katta kadar bina dikebiliyormuş (yeni değiştirdikleri yasa ile). Belediyenin ve TOKİ'nin kendi sitesinden de bu bilgiye ulaşabilirsiniz.

Yazının özeti, bende yeşilime, mavime , Ataköy'üme sahip çıkıp bu gece yürüyüşe katıldım.Çünkü susmak çözüm değil.
Bugün konu ile Radikal Gazetesinde çıkan yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum.

İSTANBUL - “Ataköy sakinleri olarak biz, dairelerimizi, Cumhuriyetimizin mesken politikasını yürüten T.C. Emlak Kredi Bankası’ndan satın aldık. Ataköy 1. ve 2. kısımlar Cumhuriyet’in ilk toplu yerleşim uygulamasıdır. Mahallemizin adı dahi yarışma neticesinde belirlenerek, devletimizin kurucusu Büyük Atatürk’ün adıyla adlandırılmıştır. Yeşil alanların ağaçlandırılması, yarışmalar açılarak ve büyük meblağlar ödenerek yapılmıştır. Lüften bizi artık tedirgin etmeyin!”
Emekli avukat Mustafa Aydın, 90 yaşında bir Ataköy sakini ve çevre gönüllüsü... TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’a yazdığı mektupta ‘Ataköy’ünü’ böyle anlatıyor. Aydın’ın mektubu, Ataköylülerin son günlerde yaşadığı sıkıntıları yansıtıyor... Sıkıntıların kaynağında ise Ataköy sahilinde Galleria Alışveriş Merkezi’nin yanında ‘satılık kıymetli arsa’ olarak ihaleye çıkarılan 153 dönümlük arazinin rant alanına çevrileceği korkusu var. Kurdukları ‘Sahiline ve Yeşiline Sahip Çık Platformu’yla çevre semtlerden de destek toplayan Ataköy sakinleri, gerektiğinde rant alanına dönüşmesi olası alanları korumak için kendi paralarıyla satın alacak kadar da ‘yeşile, maviye’ bağlı... Ataköylüler pazar günü gerçekleşen olaylı eylemin ardından, dün yaptıkları basın toplantısında da ‘yeşil için destek’ aradı. TOKİ ise açıklama yapmadı.

Plajlı modern kent vaadi
‘Sahilde, plajlı modern bir kent’ temasıyla inşa edilip pazarlanan Ataköy’de sakinler bölgenin giderek sahilden uzaklaştığını düşünüyor. Yıllar önce kaldırılan plajdan sonra Ataköy sakinleri şimdi de sahil alanının satışa çıkarılmasına tepkili. Plaja ilk darbe 80’lerin başında vurulmuş. Gündemdeki tartışmalara neden olan alandaki plajsa birkaç yıl önce kapatılmış, bölgedeki ekolojik zenginlik bakımsızlığa terk edilmiş.
Prof. Ayfer Kaynar, Ataköy’deki ‘sahil tartışması’nın en yakın takipçilerinden... Sahiline ve Yeşiline Sahip Çık Platformu üyelerinden Kaynar, Ataköy’deki sıkıntıları şöyle anlattı:
“Ataköy projesi bir bütündür. Yeşiliyle, mavisiyle, doğallığıyla. Burayı turistik tesise çevirmek istiyorlar. Biz buna kesinlikle karşı çıkıyoruz. Üstelik tek karşı çıkan da biz değiliz. Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen de bu projeyi desteklemiyor. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş bile Ataköy’deki yeşil alanların korunmasından yana. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’la yaptığımız bir görüşmede de kendisi Ataköy sahilindeki, turizm gerekçeli yoğunlaşmanın karşısında olduğunu belirtmişti. Tüm tepkilere rağmen Ataköy’deki yeşil alanlar yıllardır rant tehlikesi altında. Türkiye’de kişi başına 2.5 metrekare yeşil alan düşerken, İstanbul’un göbeğindeki Ataköy’de bu oran 11 metrekareye çıkıyor. Gücümüz yettiğince evlerimizin alanında kalan yeşil alanları satın alıp, belediyeye yeşil alan olarak teslim ettik. Ancak 120 bin metrekare civarındaki bir alanı satın almamızı kimse bizden bekleyemez. TOKİ’nin yeşilimizden elini çekmesini istiyoruz.”
Platformun üyelerinden Doğu Coşkunfırat, alandaki plaja yeniden hayat verilebileceğini ifade ederken, bölgede oluşacak yapının asıl imar planına göre 6.5 metreyi aşamayacağına işaret etti: “İçinde marina olan Kültür ve Sağlık Kompleksi adı altında yeni bir alışveriş merkezi planlanan... Bu bölge yeşil kalmalı, projeye şiddetle karşıyız.”
TOKİ’nin 19 Ağustos’ta satışa sunacağı sahil bölgesindeki balıkçı kulübelerini hatırlatan bir başka Ataköylü ise “Bu balıkçıların geçim kaynağı burası... Muhtemelen İstanbul’un ücra bir köşesine yönlendirilecekler. Buradaki yaşam şeklinin değişmesini istemiyoruz. Ataköy’ün hak ettiği doğal, huzurlu bir sahil ortamı...” görüşünde.

‘TOKİ destekçileri’ kim?
Pazar günü, ‘Sahiline ve Yeşiline Sahip Çık’ platformunun eyleminde muhalif bir grup da bu gösteriyi protesto etti. Platform üyeleri, kendilerini Ataköylü olarak tanıtan bu eylemcilerin TOKİ işçileri olduğunu öne sürüyor. Ayfer Kaynar, pazar günü taşıdıkları pankartlarda ‘Yeşile dokunmayacağız’, ‘Teşekkürler TOKİ’ gibi ifadelere yer veren karşı grup eylemcilerin ellerinde sopa taşıdıklarını da söyledi.

517 milyon liraya alıcı bekliyor
TOKİ’nin 517 milyon 540 bin lira muhammen bedelle satışa çıkardığı arsanın geçmişi de olaylı. Bölge daha önce plajdı. Emlak Bankası’na ait olan arazi Ataköy projesinin turistik tesisleri olarak görünüyordu. Daha sonra turizme açıldı, plaj kapatıldı. Bir dönem üzerine Ataköy C Motelleri adlı tatil köyü inşa edilen arsayı, ‘emlak kralı’ Yafes Öztürk, 1981 yılında Emlak Bankası’ndan yap-işlet-devret modeliyle kiraladı. Emlak Bankası 1992 yılında, sözleşmeye uyulmadığı gerekçesiyle Öztürk’ün araziyi tahliye etmesi talebiyle dava açtı. Emlak Bankası 2002 yılında kapatılınca gayrimenkulleri TOKİ’ye devredildi. TOKİ de tahliye davasını devam ettirdi. Yafes Öztürk 2003’te ölünce biri resmi nikâhlı dört eşi davada taraf oldu.
Dava 16 yıl sürdü. TOKİ geçen yıl tahliye davasını kazandıktan sonra araziyi satışa çıkardı. Üstündeki moteller yıkılan arsa Ataköy Marina, Sheraton Oteli ve Galleria’yla komşu.

Sunday, August 9, 2009

Vefa Civarında Keşif Turu





Tuesday, August 4, 2009

Ceylinus-minikburun-yiğenimus-ve kurabiye canavarı Mertus

HAPPY BIRTHDAY CEYLINUS... nice güzel yaşlara... hep mutlu olman dileğiyle...muuccckkk
...


Saturday, August 1, 2009

Sun day sky festivali

Santral İstanbul'da gerçekleştirilen festival hakkındaki bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Güzel bir festivaldi. 7 den 70 e herkese hitap ediyordu. Yabancıların çok olması kendimi bana İstanbul da değil yurtdışında bir yerdeymişim gibi hissettirdi. Böyle hissetmeye çok ihtiyacım vardı. Zira İstanbuldan şu sıralar pek bir sıkılmış durumdayım...
Jazz grubunun ilk konseri olmasına rağmen bence oldukça iyidiler. Festivale katılmayı düşünüyorsanız yarın da devam ediyor, kaçırmayın derim.


















Friday, July 31, 2009

Prinkipo Meyhanesi- Büyük ada

"Birinci kadeh vücuda yarar/İkinci kadeh makul karar/Üçüncü kadeh kafayı sarar/Dördüncü damağı yorar/Beşinci kadeh keseye zarar verir/Altıncı hatır kırar/Yedinci kadeh bela sarar/Sekizinci vurur kırar/Dokuzuncuda hakim hesap sorar/Sofranız şen, mezeniz afiyet, sohbetiniz şeker, içkiniz gülbahar olsun". Ahmet Tanrıverdi’nin bu şiirinden ilham alarak 2 kadeh makul karar olayını gerçekleştirmek üzere 19:00 deniz otobüsü ile adaya büyük adaya doğru yol aldık.
Hafta arası ada boş olur düşüncemizde ne kadar yanıldığımızı neyazk ki iskeleye adım atar atmaz öğrendik. Çarşıdaki kalabalıktan ve iskeledeki balık lokantalarının önünden hızla geçerek Fıstık Ahmet’in yeri (yeşil gözlü olduğu için bu lakap verilmiş) “Prinkipo meyhanesi”ne doğru ilerledik.



Salaş ve kendine özgü mistik dekorlu mekânın deniz kenarındaki ahşap masalarından birine kurulduk. Menü yok. Sofrayı donat olayı var. Ne yalan söyleyeyim sayfalarca kalın bir listenin arasından yemek seçmek külfeti yerine donatılan ve bana sunulan yemeğe şükür etmeyi daha çok seviyorum. Tabiî ki yüksek grado’lu 20cl’lik karafaki de bu olayı tamamlamalı. Burada parantez açarak biraz meyhane bilgisi vermek faydalı olacak sanıyorum.

15-20cl’lik kulpsuz sürahilere Karafaki yada karaf, rakının etki derecesine de grado deniyor. (Yeni Raki 45-50 derece olduğundan yüksek gradolu oluyor!). Rakı 300 yıl önce Irakta üzüm suyu damıtılarak üretildiği için Iraki olarak adlandırılmış . Bu yüzden rakı satan esnafa arakyan, rakı içenlere de araknuş deniyor. Herhalde kelime türüye türüye ülkemiz de rakı olmuş. Dünyanın en iyi rakısı Lübnan’ın Zahle bölgesinde ki üzümlerden yapılan Zahle rakısıymış. Barba Rumca da amca, Latince de sakal anlamına geliyormuş. Eski İstanbul’da yaşlı Rum meyhanecilerine barba diye hitap ediliyormuş.
(not: bilgi düzeltmesi : Etimolojik açıdan bakıldığında Yakındoğu ve Ortadoğu ülkelerinde "araki" , "ariki", "arak" ve "rakı" gibi aynı kökten geldiği belli olan değişik birçok isim damıtılmış anasonlu veya sakızlı içkiyi tanımlar. Bu konuda bir iddia bu içkinin ilk Irak'ta yapılıp diğer ülkelere dağılmış olabileceğidir. Bu iddia pek akla yakın gelmemektedir. Zira Osmanlı'da 16. Yüzyılda "arak" olarak adlandırıldığı zaman Irak bir devlet olarak yoktu. Bir diğer iddia razzaki üzümünden üretildiği için bu adı aldığı. Bu da olamaz zira rakı her türlü üzümden imal edilegelmiştir. Örneğin misket üzümü. Bir başka varsayım ise Arapçada "arak" sözcüğünün "ter" anlamına gelmesidir. Rakının üretim tekniğine dayalı bu varsayım akla daha yakın olmalıdır. Zira sonuçta imbikte damıtma işlemi sırasında ter damlacıkları gibi damlalar oluşmakta ve birleşerek oluktan dışarı akmaktadır. Doğu Hindistan, Malezya, Seylan ve İran'da çeşitli bitkilerin damıtılması sonucu ortaya çıkan içkilerin tamamına "arak" denmesi bu görüşü kuvvetlendirmektedir. kaynak: http://www.yemekicmek.com/rakinintarihi.php)




Evet nerede kalmıştık,ege otları, enginar, fava, kavun, beyaz peynir, özel kalamata zeytini (süper, defne yaprağı, kurutulmuş domates, karabiber, bol zeytinyağı , ceviz, Ahmet bey’in parmak lezzeti ve hepsinin mükemmel uyumu) ile soframız donatıldı, bizde, mis gibi kokan beyaz çiçeklerle,güzel bir esinti ve ada da olmanın verdiği huzur ile muhabbete koyulduk. Aslında bir enerji olduğumuzdan ve enerjimiz ile yaşamamızı sürdürdüğümüzden başladık, yaşamdaki her şeyin aşktan ibaret olduğu ile devam ettik ve hayatın bir oyun olduğuna ve bu oyunu nasıl oynadığımız ile olayı noktaladık. Bu arada aşkların en güzelinin yemek yemek olduğuna ortaklaşa bir karar verdik.



Garsonumuz güler yüzlü Mehmetdi. Vanlı olan Mehmet’in hayali turizmin hızla geliştiğine inandığı Van gölünde bir yer açmak. “8 yıldır buradayım. Kışları Nişantaşı’ndaki Yekta rest. da çalışıyorum. Yazın da ada da. Epey bir tecrübe kazandım”.“Memlekette yer açmak istiyorum ama içki ruhsatı vermiyorlar….” gibi konuşmaların ardından siyasi yorumlarımızı kendimize saklayarak devam ettik. Sigara böreği, ciğer tava, balık, “ya pirim ne olacak bu memleketin hali derken” zaman akıp gitti. Müziğimizde değişti Diana Krall, Julio İglesias yerini Tanju Okan’a bıraktı. 21:45 vapuru ile dönmeyi hayal ederken onun çok uçuk bir hayal olduğuna 22:00 civarında karar verdik. “ Eeee canım boş ver yahu, daha 22:45 var…” “ 22:45 yaaa şimdi de kalkılmaz ki, 23:30 var, birde Tanju baba kadınım şarkısını söylesin sonra kalkarız .... bir türlü başlamıyor yerini anlamazdın anlamazdın kadere inanmazdın çalmaya başlıyor bizde 23:00 sırlarında “anlamadık anlamadık ama burada da kalamadık” melodisi ile veeeee karşıya yüzmek uzun sürer düşüncesi ile masadan kendimizi dışarıya resmen sürükledik.

Dönüş vapuru da pek bir eğlenceliydi. Bankacı bir bayan grubunun yaptıkları muhabette kulak kabarttık. Bunları HSBC’nin ….. yerdeki sponsor olduğu tuvalet açılışına götürmüşler…!! Kahkaha ile yaşadıkları bu olayı anlatıyorlardı…. Serra ile birbirimize bakarak yaaaa bizden daha kötü durumda olanlar varmış dedik…. İlber Ortaylı da vapurdaydı. Kendisinden adanın tarihini dinlemek isterdim ama vakit çok geçti.
Son olarak Ahmet Tanrıverdi’nin Atina’daki Büyükada kitabını bir okuyun derim. Yolunuzda güller açsın efendim.

Monday, July 27, 2009

Sezen Aksu ve Arkadaşları, Nükhet Duru ve Timur Selçuk

Denetimlerimiz olduğu için haziran ve temmuz ayları çok yoğun geçti. Birde buna Alius’un rahatsızlığı eklenince yazın nasıl geçtiğini pek anlayamadım desem yanlış bir şey söylemiş olmam.

Bu yoğunluktan çıkınca bende kendimi konserlere verdim. İlk önce Sezen Aksu ve Arkadaşları, konserine (3. Günü olmasına ve İstanbul da en sıcak gün yaşanmasına rağmen Harbiye Açık Hava ağzına kadar doluydu) gittik. Sezen Aksu şarkılarını söylemeye başladığı sırada arka sıramızdan da tipik muhabbetler başladı. “Sezenin sesi bitmiş…”, “Zorlanıyor…” gibi. Bir ara arkamı dönüp madem böyle düşünüyorsun neden para verip konsere geldin dememek için kendimi zor tuttum, çünkü bana göre sanatçıların yaptıkları iş çok zor hele de bizim ülkemizde bu kat be kat daha zor. Bir kere çok büyük bir baskı içindeler, yanlış yapma, hatalı davranma konusunda. Zaten Sezen Aksu da konserinin bir bölümün de bunu da ifade etti. “Sizinle aramızda derin bir gönül bağı var, ancak bu bağ öyle bir baskı yapıyor ve okadar fazla sorumluluk yüklüyor ki dedi...” O an düşündüm. 3972 kişinin önünde yaptığın işi sergileyeceksin ve herkesin de beğenisini kazanacaksın. İnanılmaz bir durum tabiî ki.
Bu arada Sezen Aksu "seneye sahneleri bırakmayı düşünüyorum" dedi. Seyircilerden gelen aaaaaaaaaaaaa sesleri üzerine de " Aman be size mi sorcağım dedi". Şaka ile karışık bu haberi biraz üzücü tabiki.
Bana göre değerli bir sanatçının ve bir çok kişiyi de sanat dünyasına kazandırmış bir isimin sahneleri bırakması büyük bir kayıp. Umarım haber gerçek değildir.

Sezen Aksu fanatiği sayılmam ama lisedeyken “haydi gel benimle ol oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki resmimize” şarkısını arka arkaya defalarca dinlediğimi hatırlıyorum. Üniversite yıllarımda da ve sonrasında da bir çok şarkısını severek dinledim.

Son olarak 3 saatlik konserde görsel şov ve arkadaş dayanışması vardı. Bir ara Sezen Aksu mikrofonu ön sırada oturan Emel Sayına bıraktı. Oda ayağa kalkarak 2 şarkıyla kendisine eşlik etti. Fahir Atakoğlu tüm konser de yanındaydı. Seden Gürel bir şarkı söyledi ve vokal yaptı. Ege havaları, zeybek dansı, türküler ve mistik danslar. Kısacası görsel bir şovdu. Konseri ve Sezen’i anlatan asıl şarkı sona saklamıştı. Tıpkı Turgut Uyar’ın dediği gibi:

“Sokaklar şöyleymiş, ağaçlar böylemiş

Ama sizin adınız ne?

Benim dengemi bozmayınız...”

Sezen Aksunun en sevdiğim yanı ona şov sırasında yardımcı olan herkesi bir bir isimleri ile dinleyicileri tanıtması ve takdir edilmelerini sağlaması. İşte buda benim Minik Serçe ile ilgili konserimin kısa özeti.

İkinci konserim Nükhet Duru ve Timur Selçuk oldu. Konsere anneşkomla gittim. Dünkü sıcaktan eser kalmamış ve yerini açık havada güzel bir esintiye bırakmıştı. Ne yazık ki konser salonu %65 oranında doluydu. Nükhet Durunun ilk sahne aldığında yüzündeki o üzüntü ve hayal kırıklığı yerini 5 dakika sonra takdir edilmenin ve beğenilmenin memnuniyetine bıraktı. Konsere katılanların çılgın alkışları bir önceki dolu olan konser salonun alkışlarından çok daha gürdü ve buda konserin inanılmaz güzel geçmesini sağladı.
Timur Selçuk’un esprileri, Nükhet Durunun güzel sesi ve görsel şovu ile bir açık hava konserini daha keyifle izlememizi sağladı.

Sunday, June 28, 2009

Kuzguncuk

İstanbulun en sevdiğim semtlerinden biridir Kuzgucuk. İsmet babada oturmak, çınaraltında çay içmek vs.vs..
Bu aralar çok yoğunum ve o yüzden çok uzun yazamıyorum. 18 Temmuzdan sonra daha rahat olacağım...Şimdilik bu kadar.
Bir yerlerden para çıkarsa eski tarihi bir ev almak isterim. Şu mavi olan hiç fena değil... Sarının da en üst katındaki balkonu çok güzeldi.
 

 

 
Posted by Picasa

Wednesday, June 10, 2009

Vaniköy

Haftasonu Vaniköy de bir arkadaşımızın evine gittik. Kendisi yarı yalı dairesi denecek bir evde kalıyor. :.-) Yan taraftaki yalı ile de komşu olunca epey büyük bir bahçesi var. Tabiki o bahçede ve denizin dibinde açık havada yemek yemek süper keyifli. Komşular müzik çalınca, herkes ufak tefek birşeylere getirince ortaya nefis bir meze sofrası çıktı.
Zeytin köpek. Aslında bembeyaz ama nedense zeytin adını takmışlar. Pek bir şımardı. Heryere zıpladı durdu. İki yandaki hem cinslerine kur yaptı, vs.vs....
Eskiyi düşündüm birden bire. İnsanlar yemek yedikten sonra kayıklarla evlerine gidiyorlarmış.
Aramızdan birkaç kişi cesur davranıp denize atladı. Amaçları karşı kıyıya yüzmekti ama 3 kulaç sonra donma modunda dışarıya çıktılar.
Eeehhhh, bendeniz akılıbıdık tabiki dolduruşa gelmedi. Kayığımın gelmesini bekledim.
Üsküdadra giderken aldı da bir yağmur....nnnımmm..nımmm.. katibime kolalıda gömlek ne güzel yaraşır....:-)
Antalya macereası elbet bir gün kelimelere dökülecek...:-)



Tuesday, June 2, 2009

Antalya-Çıralı (2.Bölüm-Son)

Her zamanki yazılar daha sonra...







Monday, June 1, 2009

Çıralı-Antalya (Bölüm-1)

4 günlük kısa tatilimiz bitti. Epey bir dinlendik! Hiç birşey yapmadan yan gelip yatacağım dememe rağman pek beceremedim.
Deniz serin olmasına rağmen yüzdüm de yüzdüm...:-) Çıralının sahili 3,6 km bizde akşamları baştan aşağıya yürüdük, sabahlarıda sahilin yarısı kadarını yürüyünce günde toplam 8 km etti. Ama bu Orange ve Azur da yediğim yemekleri eritmeme yardımcı bile olmadı. :-( ahhhhh..ahhhh... o canım taze sebzeler, dolmalar, salatalar ve pideler....
Her zaman Eylül de gitmemize rağmen bu yıl Mayısı tercih ettik ve Çıralının farklı bir yüzünü gördük. Her yer mis gibi yasemin kokuyordu. Dut ağaçlarından dökülen dutlar asfaltı mora boyamıştı, limonlar dalları kırıyordu ve nar çiçekleri, yeşilin içinde kırmızı kırmızı parlıyorlardı.

Fotoğrafların birinde çıralının ilkokulu var. Ne güzel değil mi? Çocuklar bir yanda deniz, diğer yanda orman olan bir ilkokulda okuyorlar. Süper... Orada ilk okula yeniden başlayabilirim. :-)













About

.
 
google-site-verification: google6264df489a134469.html