skip to main |
skip to sidebar
Bu sabah çiçeklerime su vermek için balkona çıktım. Çaydanlığımın kenarında bu kelebeği gördüm. Dokundum hiç hareket etmiyordu. Öldüğünü düşündüm çok üzüldüm. Sonra biraz nefes alışını izledim. İnanmayacaksınız ama nefees alışı gereçekten izleniyordu. (Bu arada fotoğraf makinam prof. değil yinede bu kelebeyi istediğim gibi çekmeme yardımcı oldu (Canon IXUS 750)).
Sonra fotoğrafdaki kelebeğe dikkatlice baktım. Kollarını kaldırmış gibi geldi bana. Sanki özgürüm diyor. Bende tam 2 ay 5 gün önce kelebekler kadar özgürüm diyordum. Bu hikayeyi yarın tamamlayacağım. Şimdilik sadece fotoğrafımı yayınlamak kısacıkda olsa bilgi vermek istedim...

Daha Önce size Boğaziçi Köprüsünden geçişte yaşadığım saçmalığı anlatmıştım. Bugün KGS hesap ekstrem geldi. Olaya bakarmısınız;
dilekçemi yazdım. Şikayetde bulundum. Bakalım sonuç ne çıkacak. Ne anlamsız bir olaydır, ne saçmalıktır bu.
1 saniye içersinde Boğaziçi Köprüsünden 2 defa geçtiğim söyleniyor. Bu ne hız değil mi?
Olay burada kesinlikle 2,4 Ytl değil. Yapılan haksızlık. Bu adaletsizliğe gereğinden fazla üzülüyorum.
Neye benziyor biliyormusunuz: Ömrümün sonuna kadar çalışsam, boğazda istediğim konumda bir ev sahibi olamayacağım. Ama birileri gelip, oraya gecekondu yapıyor, sonra apartman dikiyor ve köşeyi dönüyor. Onlarında elektirik, su, yol vergisi bizim ücretlerimizden kesiliyor. Herşey çalışanın vergisi ile ödeniyor.
KGS kartı olanlarada kaçak geçen araçların ücretleri ödettiriliyor. Ne Saçmalıktır bu.

Günün Sözü
Bir şey çirkinse gerçekten onu görmüyorsunuzdur. Henri Matisse
Aslında bugün çok işim var ve pek yazmayı düşünmüyordum. Aktarmak istediğim Tarlabaşı ve Beyoğlu Bölümlerimin sonuncusu (3.bölüm) var ancak ilerki zamanlarda diyorum.
Bugün Demet arakadaşımın bana e-mail ile gönderdiği bir link var, baktım konusuda pek bir bahar ayına uygun!!! Hazır ağaçlar çiçek açmışken, kuşlar ötüşüyorken, içiniz kıpır kıpır oluyorken, yaz geldi sokağa çıkmak lazım şarkısını söylüyorken, cafelerin dışardaki koltuklarını doldurup bakışmalara başlamışken, bir yanda bahar yorgunluğu bir yanda da bahar heycanı (aşk heycanı) yaşıyorken, neden olmasın dedim.. sadece linki vereyim sizde bakın bakalım aşk neymiş. National Geographic tarafından hazırlanmış. 10 dk'lık bir seyir. İşte linki:
http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0602/gorveisit.aspx

Eskiden Tayyare piyangosu olarak bilinen Milli Piyango’nun grafiklerini çizen ve uzun yıllarda Türkiye’nin tek grafik sanatçısı olan İlhap Hulusi Görey.
Ölümünden hemen önce Cumhurbaşkanına yazdığı bir mektup varmış, bu mektubunda; 40 yılı aşkın süre milli piyango ve 35 yıl süreylede Tekel İdaresinin grafiklerini çizdiğini ve diğer yaptığı çalışmaları anlatmış ve buna karşılık standart bir yaşam sürdürebilmesi için maaş bağlanmasını talep etmiş… ama mektubu gönderememiş ve vefat etmiş.
Bu sanatçımız çizimi bıraktıktan sonra ikinci evini satarak faizi ile yaşamını sürdürmeye çalışmış…
Neyazık ki başka ülkelerde, böylesine değerli sanatçılarn bugibi durumlara düşmesi çok nadir oluyor. Üzücü tabiki, onun için birçok şey yapılabilirdi;
Yaptığı eserlerden bir müze kurulabilirdi, yada milli piyangonun dünden bugüne her bileti (İlhap Hulusi Görey imzalı) sergilenebilir ve gelirin bir bölümü sanatçıya verilebilirdi vs. vs. neyazık ki hep geç kalıyoruz…
Yerli Malı Yurdun Malı…
Gelelim ikiciye,
1951 Mezunları/ Çağdaşlar - Şadan Bezeyiş, Adnan Çoker, Turan Erol, Abdurrahman Öztoprak ve Orhan Peker’in seçkin yapıtlarının yer aldığı İşbankası Kibele Galerindeki resim sergisine gitmenizi öneririm.
Picasso sergisini bugüne kadar 210.000 kişi izlemiş bu sergiyede aynı ilginin gösterilmesi düşlerimden bir tanesi. Nede olsa yerli malı yurdun malı…Sanatçılarımıza destek vermek lazım…
Gelelim Üçüncüye,
Yerli Malı Yurdun Malı Her Türk Bunu Kullanmalı…nımmm..nımmm hatırlamısınız bu şarkıyı… Sümerbank basmaları için söylenirdi. Yerli Malı bir imajdı. Başlı başına bir markaydı.
Bugüne kadar Türkçe aldığım CD’lerin sayısı sadece 4 veya 5’dir. Ancak bugünlerde kısıtlıda olsa sanatçılarımızı desteklemek için CD’lerini almaya başladım. En azından fena değil dediklerimi… Bunlardan biriside…
Ferhat Göçer:
Ferhat Göçer’in CD’sinde Dök Zülfünü (9 no’lu parça!!!)……. Bu şarkıyı hep trafikte dinliyorum. Acayip hareketli. Sözlerini hiç anlamıyorum ama olsun. Dinlerken, Osmanlı Dönemindeki Üsküdar’ı ve oradaki bayanların mavi, pembe, yeşil renkli çarşaflarının içinde yürüdüklerini, fırfırlı şemsiyelerini çevirerek gülüşmelerini ve arkalarından da fesli erkeklerin kur yapmalarını hayal ediyorum…Eeeee. Durum böyle olunca 25 km yolun 1,5 saatte tamamlanmasını pekte umursamıyorum…

Neyse son olarak bu haftasonu boğazda yürüyerek bir kaç fotoğraf çektim. Mimozalar çok güzeldi...Boğazın her yeri sarı incilerle kaplanmıştı. Gerçek olamayacak kadar güzel mavilikler içinde bahçelerinde mimozalar, menekşeler vardı Bebek sırtlarındaki konakların...

Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun.
Herzaman ki gibi biraz tarihçe, biraz istatistiki bilgi, şiir veya şarkı ile noktalayacağım bu yazıyı. Bugün hakkında yazmak istediğim diğer bilgileride akşam üzeri vaktim olursa ekleyip yazımı tamamlayacağım. Bu arada Resimler Chema Madoz'un farklı bakış açısı serisinden alınmıştır. Son çiçek fotoğrafıda bana aittir.
Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.
8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur. ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür.

Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.
İLGİNÇ BİLGİLER
Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.
2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.
Türkiye’den Rakamlar
1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.
2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.
3. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.

Ve Tanju Okan'nın seslendirdiği unutulmaz Kadınım Şarkısı...
KADINIM
Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş
Ne olur terketme yalnızlık çok acı
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte
Sen kadınım
Hatırla o günü karşıki sokakta
Seni öptüğümü ilk defa hayatta
Kollarımda benim ilkbahar sabahım
Sen
Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık
O ılık aydınlık yuvamız soğumuş
Geceler bitmiyor ağlıyorum artık
Sen kadınım
Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Masamız köşede öylece duruyor
Bardaklar boşalmış herbiri bir yerde
Sanki hepsi hasret senin nefesine
Sen kadınım
Bana bıraktığın bütün bu hayatın
Yaşanan aşkların değeri yok artık
Ben sensiz olamam artık anlıyorum
Sen
Şimdi çok yalnızım
Ne olur kal benimle o kapıyı kapat
Elini ver bana
Dışarda yalnız, yalnız üşüyorum
Sen kadınım

Sevgili Barış Manço'yu 1 Şubat 1999 yılında kaybetmiştik. Bugün geçde olsa onu anmak istedim.
Sadece ben değil "7 den 77 programına" katılan tüm çocuklar ve bu satırları okuyan sizlerde belkide, hepimiz onun şarkılarını dinleyerek büyüdük. "Arkadaşım Eşşek"'le tempolar tuttuk, birbirimize şakalar yaptık.
Barış Manço'nun tüm şarkılarını "Gül pembe", "Kol düğmeleri","Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"... çok seviyorum. Çünkü hepsinde hayat dersi veriyor ve gerçekleri aktarıyor. Kaçımızın ilanı aşıkı sokaktan geçen "dometes, biber, patlıcan" naralarında kaybolmadı ki... Onunda dediği gibi "Tam elini tutmak üzereyken, Aşkımı itiraf edecekken, Sokaktan gelen o sesle yıkıldı dünyam, Domates, biber, patlıcan..."
Bugün bende onu bir kaç satırlada olsa anmak istiyorum. Ve en sevdiğim şarkısının sözlerini ekliyorum;
Ellerimle büyüttüğüm solarken dirilttiğim
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Dağlar dağlar Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Kuşlar ötmez güller soldu yüce dağlar duman oldu
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Pages
Showing posts with label yaşam. Show all posts
Showing posts with label yaşam. Show all posts
Sunday, April 21, 2013
Tuesday, November 9, 2010
10 Kasım 2010
"Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir. Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir."
Mustafa Kemal Atatürk
Pazar günü Florya'daki Atatürk Deniz Köküne gittik. İçeride fotoğraf çekimine izin vermiyorlar o yüzden benden etrafı görüntüledim. Bugünün anısı için yayınlıyorum. Köşkte çok fazla eşya yok ama bir kez daha sandaletlerini ve yazlık ayakkabılarını görmek için bile gidebilirim.
Oradaki yetkili arkadaşla biraz görüştük buraya aktarmıyorum zaten sizde eminim tahmin ediyorsunuzdur.
Florya Atatürk Deniz Köşkü
Marmara Denizi kıyısında, Yeşilköy ile Küçükçekmece arasında bir yerleşim bölgesi olan Florya’nın 19. yüzyılda sönük bir avcı uğrağı konumunda olduğu bilinmektedir. Atatürk’ün buraya olan ilgisiyle önem kazanan Florya giderek yazlık bir dinlenme merkezine dönüşmüştür.
Atatürk için İstanbul Belediyesi tarafından 1935 yılında mimar Seyfi Arkan’a projelendirilen köşk, yazlık bir konut olarak yapılmış ve aynı yıl 14 Ağustos tarihinde kullanıma açılmıştır.
Ulu Önder, 1936 yılının Haziran ve Temmuz aylarında uzunca bir süre burada yaşamış, siyasal ve bilimsel toplantılar için köşkü özellikle kullanmış, aralarında İngiliz Kralı VIII. Edward ve Madam Simpson’un da bulunduğu kimi önemli konukları burada ağırlamıştır.
Köşk, Atatürk tarafından son olarak 28 Mayıs 1938 günü kullanılmış, kendisinin ölümünden sonra bu yapılar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak Sayın İsmet İnönü, Sayın Celal Bayar, Sayın Cemal Gürsel, Sayın Cevdet Sunay, Sayın Fahri Korutürk ve Sayın Kenan Evren tarafından kullanılmıştır.
16 Eylül 1988 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’mızca TBMM’ne bağlı Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na devredilen bu yapılar topluluğu, restorasyona alınarak Atatürk Müzesi haline getirilmiş ve içinde “Atatürk İstanbul’da” konulu sürekli bir fotoğraf sergisi oluşturulmuştur. Öte yandan köşkün bir bölümünde de Atatürk ile ilgili çeşitli yayınlar tanıtılmakta ve satılmaktadır. Yaverlik ve Genel Sekreterlik binaları onarılarak TBMM sosyal tesisleri haline getirilmiş, bu binaların arasında kalan boşluğa kafeterya ve restoran hizmeti veren bir yapı eklenmiş, yine bahçe; kafeterya hizmetleri verilecek bir konuma getirilmiştir.
Florya
Tel : (0212) 426 51 51
Faks : (0212) 580 75 34
Pazartesi, Perşembe günleri dışında her gün, 01 Ekim-28 Şubat arasında 09.00-15.00, 01 Mart-30 Eylül arasında 09.00-16.00 saatlerinde ziyarete açıktır.
https://www.kultur.gov.tr/TR/belge/1-861/florya-ataturk-kosku.html
Mustafa Kemal Atatürk
Pazar günü Florya'daki Atatürk Deniz Köküne gittik. İçeride fotoğraf çekimine izin vermiyorlar o yüzden benden etrafı görüntüledim. Bugünün anısı için yayınlıyorum. Köşkte çok fazla eşya yok ama bir kez daha sandaletlerini ve yazlık ayakkabılarını görmek için bile gidebilirim.
Oradaki yetkili arkadaşla biraz görüştük buraya aktarmıyorum zaten sizde eminim tahmin ediyorsunuzdur.
Florya Atatürk Deniz Köşkü
Marmara Denizi kıyısında, Yeşilköy ile Küçükçekmece arasında bir yerleşim bölgesi olan Florya’nın 19. yüzyılda sönük bir avcı uğrağı konumunda olduğu bilinmektedir. Atatürk’ün buraya olan ilgisiyle önem kazanan Florya giderek yazlık bir dinlenme merkezine dönüşmüştür.
Atatürk için İstanbul Belediyesi tarafından 1935 yılında mimar Seyfi Arkan’a projelendirilen köşk, yazlık bir konut olarak yapılmış ve aynı yıl 14 Ağustos tarihinde kullanıma açılmıştır.
Ulu Önder, 1936 yılının Haziran ve Temmuz aylarında uzunca bir süre burada yaşamış, siyasal ve bilimsel toplantılar için köşkü özellikle kullanmış, aralarında İngiliz Kralı VIII. Edward ve Madam Simpson’un da bulunduğu kimi önemli konukları burada ağırlamıştır.
Köşk, Atatürk tarafından son olarak 28 Mayıs 1938 günü kullanılmış, kendisinin ölümünden sonra bu yapılar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak Sayın İsmet İnönü, Sayın Celal Bayar, Sayın Cemal Gürsel, Sayın Cevdet Sunay, Sayın Fahri Korutürk ve Sayın Kenan Evren tarafından kullanılmıştır.
16 Eylül 1988 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’mızca TBMM’ne bağlı Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na devredilen bu yapılar topluluğu, restorasyona alınarak Atatürk Müzesi haline getirilmiş ve içinde “Atatürk İstanbul’da” konulu sürekli bir fotoğraf sergisi oluşturulmuştur. Öte yandan köşkün bir bölümünde de Atatürk ile ilgili çeşitli yayınlar tanıtılmakta ve satılmaktadır. Yaverlik ve Genel Sekreterlik binaları onarılarak TBMM sosyal tesisleri haline getirilmiş, bu binaların arasında kalan boşluğa kafeterya ve restoran hizmeti veren bir yapı eklenmiş, yine bahçe; kafeterya hizmetleri verilecek bir konuma getirilmiştir.
Florya
Tel : (0212) 426 51 51
Faks : (0212) 580 75 34
Pazartesi, Perşembe günleri dışında her gün, 01 Ekim-28 Şubat arasında 09.00-15.00, 01 Mart-30 Eylül arasında 09.00-16.00 saatlerinde ziyarete açıktır.
https://www.kultur.gov.tr/TR/belge/1-861/florya-ataturk-kosku.html
Monday, March 8, 2010
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Dünya kadınlar gününden beklentilerim:
1. Özgürce, korkmadan düşüncelerimi dile getirmek istiyorum. (Duruma göre tavır değiştiren ve ortama ayak uyduran bayan arkadaşlarıma bunun nekadar yanlış ve nekadar kişilik bozukluğu olduğunu söylemek ve karşılığında tepki almamak istiyorum).
2. İş yerinde erkeklerin egemen olduğu, sadece birbileri arasındaki iletişimi kullanarak hiç bir şey yapmadan bir yere gelmelerini değil, iş yaparak bir yere gelmelerini istiyorum.
3. Hangi konumda olursa olsun, isterse müdür olsun yine de bayanlara sekreter gözü ile bakılmasını istemiyorum. Onlarında masadaki erkekler kadar eşit derecede müdür olduğunu bilen çalışma ortamları istiyorum. tüm çalışan bayan arkadaşlarım için ayrıca birkez daha isityorum....:-)
Daha aydınlık yarınlarda özgür bir biçimde düşüncelerimizi paylaşmak dileğiyle...
Hepimizin kadınlar günü kutlu olsun.
1. Özgürce, korkmadan düşüncelerimi dile getirmek istiyorum. (Duruma göre tavır değiştiren ve ortama ayak uyduran bayan arkadaşlarıma bunun nekadar yanlış ve nekadar kişilik bozukluğu olduğunu söylemek ve karşılığında tepki almamak istiyorum).
2. İş yerinde erkeklerin egemen olduğu, sadece birbileri arasındaki iletişimi kullanarak hiç bir şey yapmadan bir yere gelmelerini değil, iş yaparak bir yere gelmelerini istiyorum.
3. Hangi konumda olursa olsun, isterse müdür olsun yine de bayanlara sekreter gözü ile bakılmasını istemiyorum. Onlarında masadaki erkekler kadar eşit derecede müdür olduğunu bilen çalışma ortamları istiyorum. tüm çalışan bayan arkadaşlarım için ayrıca birkez daha isityorum....:-)
Daha aydınlık yarınlarda özgür bir biçimde düşüncelerimizi paylaşmak dileğiyle...
Hepimizin kadınlar günü kutlu olsun.
Sunday, September 23, 2007
kelebekler kadar özgürüm
Bu sabah çiçeklerime su vermek için balkona çıktım. Çaydanlığımın kenarında bu kelebeği gördüm. Dokundum hiç hareket etmiyordu. Öldüğünü düşündüm çok üzüldüm. Sonra biraz nefes alışını izledim. İnanmayacaksınız ama nefees alışı gereçekten izleniyordu. (Bu arada fotoğraf makinam prof. değil yinede bu kelebeyi istediğim gibi çekmeme yardımcı oldu (Canon IXUS 750)).
Sonra fotoğrafdaki kelebeğe dikkatlice baktım. Kollarını kaldırmış gibi geldi bana. Sanki özgürüm diyor. Bende tam 2 ay 5 gün önce kelebekler kadar özgürüm diyordum. Bu hikayeyi yarın tamamlayacağım. Şimdilik sadece fotoğrafımı yayınlamak kısacıkda olsa bilgi vermek istedim...
Friday, March 23, 2007
Thursday, March 8, 2007
8 Mart 2007 - Dünya Kadınlar Günü
Bugün o kadar çok mutluyum ki anlatamam size. Fotoğraflarını gördüğünüz çiçekler bana ait. İşyeri herkese bir buket verdi. Ama benim 4 buketim var. Çeşitli vesillelerle sahip oldum. Odamın içi okadar güzel kokuyor ki anlatamam size... bayıldım bayıldım... çoooooooooooooooookkkkkkkkkkkkkk muuuttttttttttllllllluyuuummmmmmmmmmmmmmmmmmmm...
Çiçekleri ne kadar çok sevdiğimi anladınız sanırım...

Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, nede kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kasını esas güzel yapan sevgisinipaylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.


Bugün meclisteki olaylardan bahs edecektim. Birde kadın haklarında 115'in içindeki 105'inci sıramızdan ama hepsinden vazgeçiyorum...Çiçeklerim bana yeter... :-) çiçeklerim bugün beni çok mutlu ediyor.

Dünya kadınlar gününüz kutlu olsun.
Demokratik, çağdaş yarınlarda,birgün değil hergün hatırlanmak dileğiyle...
Çiçekleri ne kadar çok sevdiğimi anladınız sanırım...

Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, nede kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kasını esas güzel yapan sevgisinipaylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.


Bugün meclisteki olaylardan bahs edecektim. Birde kadın haklarında 115'in içindeki 105'inci sıramızdan ama hepsinden vazgeçiyorum...Çiçeklerim bana yeter... :-) çiçeklerim bugün beni çok mutlu ediyor.

Dünya kadınlar gününüz kutlu olsun.
Demokratik, çağdaş yarınlarda,birgün değil hergün hatırlanmak dileğiyle...
Wednesday, July 5, 2006
Saçmalıklar

Daha Önce size Boğaziçi Köprüsünden geçişte yaşadığım saçmalığı anlatmıştım. Bugün KGS hesap ekstrem geldi. Olaya bakarmısınız;
dilekçemi yazdım. Şikayetde bulundum. Bakalım sonuç ne çıkacak. Ne anlamsız bir olaydır, ne saçmalıktır bu.
1 saniye içersinde Boğaziçi Köprüsünden 2 defa geçtiğim söyleniyor. Bu ne hız değil mi?
Olay burada kesinlikle 2,4 Ytl değil. Yapılan haksızlık. Bu adaletsizliğe gereğinden fazla üzülüyorum.
Neye benziyor biliyormusunuz: Ömrümün sonuna kadar çalışsam, boğazda istediğim konumda bir ev sahibi olamayacağım. Ama birileri gelip, oraya gecekondu yapıyor, sonra apartman dikiyor ve köşeyi dönüyor. Onlarında elektirik, su, yol vergisi bizim ücretlerimizden kesiliyor. Herşey çalışanın vergisi ile ödeniyor.
KGS kartı olanlarada kaçak geçen araçların ücretleri ödettiriliyor. Ne Saçmalıktır bu.
Friday, March 31, 2006
Güneş Tutulması ile İlgili Efsaneler
Güneş tutulması ile ilgili efsaneleri merak ediyordum, internetde şöyle bir gezindim ve ilginç yazılar okudum. Bunlardan birtanesinide aynen aktarıyorum.
TÜRK MİTOLOJİSİ TÜRKLERE GÖRE UZAY ve İNSAN GÜNEŞ AY VE YILDIZLAR
GÜNEŞ Türk mitolojisinde güneş, önceleri daha büyük bir öneme sahipti. M.S. 763 de Uygurlar Mani mezhebini kabul edince, yavaş yavaş Ayda büyük bir önem kazanmağa başlamıştı. Bununla beraber Büyük Hun Devleti zamanında hem güneşe, hem de aya, ayrı ayrı saygı gösterildikten sonra, kurbanlar kesildiğini de biliyoruz. Türklerde güneş doğunun, ay da batının sembolü idiler. Tabiî olarak zaman zaman, bütün bu düşünce düzenleri değişe durmuşlardı. Meselâ, Teleüt Türklerine ait bir efsane de, Ay kuzeyin ve güneş de, güneyin sembolü idiler. Bu yönleme, göğün en üst katında duran Gök kartalının duruşuna göre yapılmıştı. Söylendiğine göre, Bu kartalın sol kanadı ayı, sağ kanadı da güneşi örtüyordu. Bu duruma göre kartalın başının doğuya bakması gerekiyordu. Bu duruş da, Türk mitolojisine uygun bir yönleme idi. Yine aynı efsaneye göre ay, karanlıklar ve geceler diyarı olan kuzeyin; güneş de aydınlığın hüküm sürdüğü ve gündüzler diyarı olan güneyin sembolü idiler. Fakat eski Türklerde, Güneş doğunun sembolü idi. Onlara göre güneşin doğduğu yön, çok önemli idi. Esasen yönlerin söylenişinde kullanılan deyimler de hep güneşle ilgili idiler. Meselâ Gün batısı Gün doğusu gibi. Göktürkler, yönlerini tayin ederlerken, yüzlerini doğuya, yani güneşin doğduğu yöne dönerlerdi. Bunun için de doğuya İlgerü, yani İleri demişlerdi. Oğuz Destanında da, sabaha, tan ağırmasına ve gün çıkmasına büyük bir önem verilmişti. Bütün hayat, o gün ve güneşle başlıyordu. Güneş battıktan sonra ise, her şey duruyordu. Böyle bir anlayış, atlı Türkler ve savaş düzeninde yaşayan kavimler için, normal görülmelidir. Altay bölgesinde yaşayan Türk Şamanlarının kapıları da, daima doğuya açılıyordu. Halbuki normal olarak Türk halkları, güneş görebilmeleri için, kapılarını güneye açarlardı. Görülüyor ki, dinî ve manevî bir görevi olan Şaman, bu umumî kaideyi bozuyor ve eski din düzenine uyuyordu. Gerek Yakut Türklerinde ve gerekse Altay yaratılış destanlarında, Cennet ile hayat ağacı da doğu bölgelerinde bulunuyorlardı. Türklerde genel olarak, Güneş-Ana ve Ay-Baba deyimleri kullanılıyordu. Bu sebeple bütün masal ve efsanelerde, güneşin dişi ve ayın de erkek olarak rol oynadığını görüyoruz. Önasya kültürlerinde de, güneş dişi ve ay da erkekti. Tabiî olarak karşılıklı tesirlerin ne zaman meydana geldiğini kestirmek çok güçtür. Mısırdaki Türklerin menşei ile ilgili olarak anlatılan efsanede de, Güneş, Saratan burcuna girdiği bir sırada, suyu ve toprağı ısıtmağa başlıyor. Bu sular ile balçıklar bir mağarada toplanıyorlar ve mağara da, onlara bir ana rahmi vazifesi görüyor. Bu balçıklardan meydana gelen Türklerin ilk atası da, Ay-Ata adını alıyor. Burada da güneş, yine anne rolünü oynar gibidir. Fakat baba ortada yoktur. Yakut Türkleri, ay ile güneşi iki ayrılmaz kardeş gibi kabul ediyorlardı. Onlara göre Güneş Tanrısı (Kün-Toyon) daha önemli idi. Yakut efsanelerinde, Ay ile güneşin aralarında kavga ettiklerini de görüyoruz. Büyük kahramanlar ve iyi insanlar, genel olarak ay ile güneşin himayesinde idiler. Kötü ruhlar ise onlarla, süresiz olarak savaş halinde idiler. Bu kötü ruhların bazan, güneşi kovalayıp yakaladıkları da oluyordu. Güneş tutulması olayı, böyle kötü ruhların güneşi mağlûp edip de, ele geçirdikleri zaman meydana geliyordu. Yakutlar, ay ve güneş bayramını da ilkbaharda yaparlardı. Altay Türklerine göre, Büyük Tanrı Ülgen, ay ile güneşe dokunan bir dağda otururdu. (Bazı hikayelere göre ise) Tanrı Ülgen, ay ile güneşin daha da ötelerinde idi. onun tahtı, çok uzaklardaki yıldızlar üzerinde kurulmuştu. Esasen, ay ve güneşi yaratan da, yine Tanrı Ülgen idi. (Altay Türklerine göre), güneşin kırıntılarından meydana gelmiş ve insanlara daima iyilik getiren, bir Tanrı da vardı. Bu Tanrının adı, Suyla idi. Bu Tanrı insanları daima korur ve onların, gök altında rahat ve huzur içinde yaşamalarını sağlardı.
Kaynak: http://www.odevsitesi.com/odevler/arsiv1/697-turk-mitolojisi-turklere-gore-uzay-ve-insan-gunes-ay-ve-yildizlar.htm
Diğer efsaneler ise;
Güneş tutulması çeşitli kültürlerde farklı biçimlerde açıklanmaya çalışılmıştır. Çin'de ejderhanın güneşi yemesi olarak düşünülmüş, Mısır'da kötü kalpli yılanın güneş tanrısı Ra ile kavgası olarak açıklanmıştır. Vietnam'da bir kurbağanın marifeti olduğuna inanılan bu duruma, Güney Amerika'da kara bir jaguarın, İskandinavya'da ise bir kurdun neden olduğu düşünülmüştür. Kızılderililerde Ay ile Güneşin savaşı olarak tanımlanan güneş tutulmasında Mezopotamyalılar meşaleler yakarak güneşi tekrar parlatmaya çalışmışlardır.
Ben ve arkadaşlarım arasında yaşanan efsaneler,
1. adam; elinde akciğer röntgeni güneş tutulmasını seyrediyor,
2. adam; abi ya iyi görünüyor mu?
3. adam; heeeeeeeeee vallahhhhhhhh iyi görünüyor....
Kanadalı prof.
1. adam; tutulmanın %97'lik görünümü ile %100'lük görünümü arasında ne fark var,
Kanadalı Prof; %97'lik bölüm, hoş bir bayanı yanağından öpmeye benzer, %100'lük görünüm ise, ÇOOOOKKK HOOOŞŞŞŞ bir bayanla tüm geceyi birlikte geçirmeye benzer.... :-))
benden güneş tutlması efsaneleri bukadar... dün akşam İstinyede, balık rakı olayı yaptığım için henüz kendime gelmiş değilim... :-))
TÜRK MİTOLOJİSİ TÜRKLERE GÖRE UZAY ve İNSAN GÜNEŞ AY VE YILDIZLAR
GÜNEŞ Türk mitolojisinde güneş, önceleri daha büyük bir öneme sahipti. M.S. 763 de Uygurlar Mani mezhebini kabul edince, yavaş yavaş Ayda büyük bir önem kazanmağa başlamıştı. Bununla beraber Büyük Hun Devleti zamanında hem güneşe, hem de aya, ayrı ayrı saygı gösterildikten sonra, kurbanlar kesildiğini de biliyoruz. Türklerde güneş doğunun, ay da batının sembolü idiler. Tabiî olarak zaman zaman, bütün bu düşünce düzenleri değişe durmuşlardı. Meselâ, Teleüt Türklerine ait bir efsane de, Ay kuzeyin ve güneş de, güneyin sembolü idiler. Bu yönleme, göğün en üst katında duran Gök kartalının duruşuna göre yapılmıştı. Söylendiğine göre, Bu kartalın sol kanadı ayı, sağ kanadı da güneşi örtüyordu. Bu duruma göre kartalın başının doğuya bakması gerekiyordu. Bu duruş da, Türk mitolojisine uygun bir yönleme idi. Yine aynı efsaneye göre ay, karanlıklar ve geceler diyarı olan kuzeyin; güneş de aydınlığın hüküm sürdüğü ve gündüzler diyarı olan güneyin sembolü idiler. Fakat eski Türklerde, Güneş doğunun sembolü idi. Onlara göre güneşin doğduğu yön, çok önemli idi. Esasen yönlerin söylenişinde kullanılan deyimler de hep güneşle ilgili idiler. Meselâ Gün batısı Gün doğusu gibi. Göktürkler, yönlerini tayin ederlerken, yüzlerini doğuya, yani güneşin doğduğu yöne dönerlerdi. Bunun için de doğuya İlgerü, yani İleri demişlerdi. Oğuz Destanında da, sabaha, tan ağırmasına ve gün çıkmasına büyük bir önem verilmişti. Bütün hayat, o gün ve güneşle başlıyordu. Güneş battıktan sonra ise, her şey duruyordu. Böyle bir anlayış, atlı Türkler ve savaş düzeninde yaşayan kavimler için, normal görülmelidir. Altay bölgesinde yaşayan Türk Şamanlarının kapıları da, daima doğuya açılıyordu. Halbuki normal olarak Türk halkları, güneş görebilmeleri için, kapılarını güneye açarlardı. Görülüyor ki, dinî ve manevî bir görevi olan Şaman, bu umumî kaideyi bozuyor ve eski din düzenine uyuyordu. Gerek Yakut Türklerinde ve gerekse Altay yaratılış destanlarında, Cennet ile hayat ağacı da doğu bölgelerinde bulunuyorlardı. Türklerde genel olarak, Güneş-Ana ve Ay-Baba deyimleri kullanılıyordu. Bu sebeple bütün masal ve efsanelerde, güneşin dişi ve ayın de erkek olarak rol oynadığını görüyoruz. Önasya kültürlerinde de, güneş dişi ve ay da erkekti. Tabiî olarak karşılıklı tesirlerin ne zaman meydana geldiğini kestirmek çok güçtür. Mısırdaki Türklerin menşei ile ilgili olarak anlatılan efsanede de, Güneş, Saratan burcuna girdiği bir sırada, suyu ve toprağı ısıtmağa başlıyor. Bu sular ile balçıklar bir mağarada toplanıyorlar ve mağara da, onlara bir ana rahmi vazifesi görüyor. Bu balçıklardan meydana gelen Türklerin ilk atası da, Ay-Ata adını alıyor. Burada da güneş, yine anne rolünü oynar gibidir. Fakat baba ortada yoktur. Yakut Türkleri, ay ile güneşi iki ayrılmaz kardeş gibi kabul ediyorlardı. Onlara göre Güneş Tanrısı (Kün-Toyon) daha önemli idi. Yakut efsanelerinde, Ay ile güneşin aralarında kavga ettiklerini de görüyoruz. Büyük kahramanlar ve iyi insanlar, genel olarak ay ile güneşin himayesinde idiler. Kötü ruhlar ise onlarla, süresiz olarak savaş halinde idiler. Bu kötü ruhların bazan, güneşi kovalayıp yakaladıkları da oluyordu. Güneş tutulması olayı, böyle kötü ruhların güneşi mağlûp edip de, ele geçirdikleri zaman meydana geliyordu. Yakutlar, ay ve güneş bayramını da ilkbaharda yaparlardı. Altay Türklerine göre, Büyük Tanrı Ülgen, ay ile güneşe dokunan bir dağda otururdu. (Bazı hikayelere göre ise) Tanrı Ülgen, ay ile güneşin daha da ötelerinde idi. onun tahtı, çok uzaklardaki yıldızlar üzerinde kurulmuştu. Esasen, ay ve güneşi yaratan da, yine Tanrı Ülgen idi. (Altay Türklerine göre), güneşin kırıntılarından meydana gelmiş ve insanlara daima iyilik getiren, bir Tanrı da vardı. Bu Tanrının adı, Suyla idi. Bu Tanrı insanları daima korur ve onların, gök altında rahat ve huzur içinde yaşamalarını sağlardı.
Kaynak: http://www.odevsitesi.com/odevler/arsiv1/697-turk-mitolojisi-turklere-gore-uzay-ve-insan-gunes-ay-ve-yildizlar.htm
Diğer efsaneler ise;
Güneş tutulması çeşitli kültürlerde farklı biçimlerde açıklanmaya çalışılmıştır. Çin'de ejderhanın güneşi yemesi olarak düşünülmüş, Mısır'da kötü kalpli yılanın güneş tanrısı Ra ile kavgası olarak açıklanmıştır. Vietnam'da bir kurbağanın marifeti olduğuna inanılan bu duruma, Güney Amerika'da kara bir jaguarın, İskandinavya'da ise bir kurdun neden olduğu düşünülmüştür. Kızılderililerde Ay ile Güneşin savaşı olarak tanımlanan güneş tutulmasında Mezopotamyalılar meşaleler yakarak güneşi tekrar parlatmaya çalışmışlardır.
Ben ve arkadaşlarım arasında yaşanan efsaneler,
1. adam; elinde akciğer röntgeni güneş tutulmasını seyrediyor,
2. adam; abi ya iyi görünüyor mu?
3. adam; heeeeeeeeee vallahhhhhhhh iyi görünüyor....
Kanadalı prof.
1. adam; tutulmanın %97'lik görünümü ile %100'lük görünümü arasında ne fark var,
Kanadalı Prof; %97'lik bölüm, hoş bir bayanı yanağından öpmeye benzer, %100'lük görünüm ise, ÇOOOOKKK HOOOŞŞŞŞ bir bayanla tüm geceyi birlikte geçirmeye benzer.... :-))
benden güneş tutlması efsaneleri bukadar... dün akşam İstinyede, balık rakı olayı yaptığım için henüz kendime gelmiş değilim... :-))
Wednesday, March 29, 2006
Güneş Tutulması- Side Apollon Tapınağı

Günün Sözü
Bir şey çirkinse gerçekten onu görmüyorsunuzdur. Henri Matisse
Aslında bugün çok işim var ve pek yazmayı düşünmüyordum. Aktarmak istediğim Tarlabaşı ve Beyoğlu Bölümlerimin sonuncusu (3.bölüm) var ancak ilerki zamanlarda diyorum.
Bugün Demet arakadaşımın bana e-mail ile gönderdiği bir link var, baktım konusuda pek bir bahar ayına uygun!!! Hazır ağaçlar çiçek açmışken, kuşlar ötüşüyorken, içiniz kıpır kıpır oluyorken, yaz geldi sokağa çıkmak lazım şarkısını söylüyorken, cafelerin dışardaki koltuklarını doldurup bakışmalara başlamışken, bir yanda bahar yorgunluğu bir yanda da bahar heycanı (aşk heycanı) yaşıyorken, neden olmasın dedim.. sadece linki vereyim sizde bakın bakalım aşk neymiş. National Geographic tarafından hazırlanmış. 10 dk'lık bir seyir. İşte linki:
http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0602/gorveisit.aspx
Monday, March 20, 2006
Yerli Malı Yurdun Malı

Eskiden Tayyare piyangosu olarak bilinen Milli Piyango’nun grafiklerini çizen ve uzun yıllarda Türkiye’nin tek grafik sanatçısı olan İlhap Hulusi Görey.
Ölümünden hemen önce Cumhurbaşkanına yazdığı bir mektup varmış, bu mektubunda; 40 yılı aşkın süre milli piyango ve 35 yıl süreylede Tekel İdaresinin grafiklerini çizdiğini ve diğer yaptığı çalışmaları anlatmış ve buna karşılık standart bir yaşam sürdürebilmesi için maaş bağlanmasını talep etmiş… ama mektubu gönderememiş ve vefat etmiş.
Bu sanatçımız çizimi bıraktıktan sonra ikinci evini satarak faizi ile yaşamını sürdürmeye çalışmış…
Neyazık ki başka ülkelerde, böylesine değerli sanatçılarn bugibi durumlara düşmesi çok nadir oluyor. Üzücü tabiki, onun için birçok şey yapılabilirdi;
Yaptığı eserlerden bir müze kurulabilirdi, yada milli piyangonun dünden bugüne her bileti (İlhap Hulusi Görey imzalı) sergilenebilir ve gelirin bir bölümü sanatçıya verilebilirdi vs. vs. neyazık ki hep geç kalıyoruz…
Yerli Malı Yurdun Malı…
Gelelim ikiciye,
1951 Mezunları/ Çağdaşlar - Şadan Bezeyiş, Adnan Çoker, Turan Erol, Abdurrahman Öztoprak ve Orhan Peker’in seçkin yapıtlarının yer aldığı İşbankası Kibele Galerindeki resim sergisine gitmenizi öneririm.
Picasso sergisini bugüne kadar 210.000 kişi izlemiş bu sergiyede aynı ilginin gösterilmesi düşlerimden bir tanesi. Nede olsa yerli malı yurdun malı…Sanatçılarımıza destek vermek lazım…
Gelelim Üçüncüye,
Yerli Malı Yurdun Malı Her Türk Bunu Kullanmalı…nımmm..nımmm hatırlamısınız bu şarkıyı… Sümerbank basmaları için söylenirdi. Yerli Malı bir imajdı. Başlı başına bir markaydı.
Bugüne kadar Türkçe aldığım CD’lerin sayısı sadece 4 veya 5’dir. Ancak bugünlerde kısıtlıda olsa sanatçılarımızı desteklemek için CD’lerini almaya başladım. En azından fena değil dediklerimi… Bunlardan biriside…
Ferhat Göçer:
Ferhat Göçer’in CD’sinde Dök Zülfünü (9 no’lu parça!!!)……. Bu şarkıyı hep trafikte dinliyorum. Acayip hareketli. Sözlerini hiç anlamıyorum ama olsun. Dinlerken, Osmanlı Dönemindeki Üsküdar’ı ve oradaki bayanların mavi, pembe, yeşil renkli çarşaflarının içinde yürüdüklerini, fırfırlı şemsiyelerini çevirerek gülüşmelerini ve arkalarından da fesli erkeklerin kur yapmalarını hayal ediyorum…Eeeee. Durum böyle olunca 25 km yolun 1,5 saatte tamamlanmasını pekte umursamıyorum…

Neyse son olarak bu haftasonu boğazda yürüyerek bir kaç fotoğraf çektim. Mimozalar çok güzeldi...Boğazın her yeri sarı incilerle kaplanmıştı. Gerçek olamayacak kadar güzel mavilikler içinde bahçelerinde mimozalar, menekşeler vardı Bebek sırtlarındaki konakların...
Wednesday, March 8, 2006
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun.
Herzaman ki gibi biraz tarihçe, biraz istatistiki bilgi, şiir veya şarkı ile noktalayacağım bu yazıyı. Bugün hakkında yazmak istediğim diğer bilgileride akşam üzeri vaktim olursa ekleyip yazımı tamamlayacağım. Bu arada Resimler Chema Madoz'un farklı bakış açısı serisinden alınmıştır. Son çiçek fotoğrafıda bana aittir.
Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.
8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur. ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür.

Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.
İLGİNÇ BİLGİLER
Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.
2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.
Türkiye’den Rakamlar
1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.
2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.
3. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.

Ve Tanju Okan'nın seslendirdiği unutulmaz Kadınım Şarkısı...
KADINIM
Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş
Ne olur terketme yalnızlık çok acı
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte
Sen kadınım
Hatırla o günü karşıki sokakta
Seni öptüğümü ilk defa hayatta
Kollarımda benim ilkbahar sabahım
Sen
Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık
O ılık aydınlık yuvamız soğumuş
Geceler bitmiyor ağlıyorum artık
Sen kadınım
Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Masamız köşede öylece duruyor
Bardaklar boşalmış herbiri bir yerde
Sanki hepsi hasret senin nefesine
Sen kadınım
Bana bıraktığın bütün bu hayatın
Yaşanan aşkların değeri yok artık
Ben sensiz olamam artık anlıyorum
Sen
Şimdi çok yalnızım
Ne olur kal benimle o kapıyı kapat
Elini ver bana
Dışarda yalnız, yalnız üşüyorum
Sen kadınım
Friday, February 3, 2006
Ustalara Saygı
Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu tarafından düzenlenen Kültür, sanat, edebiyat ve düşün dünyasındaki usta isimlerin çalıştıkları alanlara damga vuran çeşitli yönlerinin izleyici ile buluştuğu “Ustalara Saygı” etkinliklerinin onuncusu, Akatlar Kültür Merkezi’nde Haldun Dormen için gerçekleştirildi.
Ustalara Saygı etkinlikleri, 13 Şubat’ta Atıf Yılmaz, 20 Şubat’ta Cemal Reşit Rey ile sürecek. Gitemek isterseniz detaylı bilgiyi Beşiktaş Belediyesinden alabilirsiniz.
HALDUN DORMEN
1928 yılında Mersin’de doğan Haldun Dormen Yale Üniversitesinin tiyatro bölümünden masters derecesi ile mezun olduktan sonra çeşitli yaz tiyatrolarında çalıştı. 1954 yılında İstanbul'a dönerek Muhsin Ertuğrul yönetimindeki küçük sahneye girdi ve "Cinayet Var" adlı oyunla ilk kez Türk seyircisinin karşısına çıktı bu arada amatörlerle cep tiyatrosu çalışmalarını sürdürdü.
1955 yılında Papaz Kaçtı komedisi ile Dormen Tiyatrosunu kurdu. Bugüne kadar yüzün üstünde rol alan Dormen, çeşitli tiyatrolarda 32'si müzikal 140 oyun sahneye koydu. Sürç-i Lisan Ettikse ve Antrakt adlı iki otobiyografik kitap ve aralarında Hisseli Harikalar Kumpanyası, Geceye Selam, Şen Sazın Bülbülleri, Yolun Yarısı, Günaydın Mr. Weill, Amphytrion 2000 ve Bir Kış Öyküsü gibi yapıtlar bulunan dokuz müzikal yazdı. Şehir tiyatrolarında onaltı yıldır oynanan "Lüküs Hayat" ve İstanbul Operasında "Kral ve Ben" müzikallerini sahneye koydu.
Ustalara Saygı etkinlikleri, 13 Şubat’ta Atıf Yılmaz, 20 Şubat’ta Cemal Reşit Rey ile sürecek. Gitemek isterseniz detaylı bilgiyi Beşiktaş Belediyesinden alabilirsiniz.
HALDUN DORMEN
1928 yılında Mersin’de doğan Haldun Dormen Yale Üniversitesinin tiyatro bölümünden masters derecesi ile mezun olduktan sonra çeşitli yaz tiyatrolarında çalıştı. 1954 yılında İstanbul'a dönerek Muhsin Ertuğrul yönetimindeki küçük sahneye girdi ve "Cinayet Var" adlı oyunla ilk kez Türk seyircisinin karşısına çıktı bu arada amatörlerle cep tiyatrosu çalışmalarını sürdürdü.
1955 yılında Papaz Kaçtı komedisi ile Dormen Tiyatrosunu kurdu. Bugüne kadar yüzün üstünde rol alan Dormen, çeşitli tiyatrolarda 32'si müzikal 140 oyun sahneye koydu. Sürç-i Lisan Ettikse ve Antrakt adlı iki otobiyografik kitap ve aralarında Hisseli Harikalar Kumpanyası, Geceye Selam, Şen Sazın Bülbülleri, Yolun Yarısı, Günaydın Mr. Weill, Amphytrion 2000 ve Bir Kış Öyküsü gibi yapıtlar bulunan dokuz müzikal yazdı. Şehir tiyatrolarında onaltı yıldır oynanan "Lüküs Hayat" ve İstanbul Operasında "Kral ve Ben" müzikallerini sahneye koydu.
Barış Manço

Sevgili Barış Manço'yu 1 Şubat 1999 yılında kaybetmiştik. Bugün geçde olsa onu anmak istedim.
Sadece ben değil "7 den 77 programına" katılan tüm çocuklar ve bu satırları okuyan sizlerde belkide, hepimiz onun şarkılarını dinleyerek büyüdük. "Arkadaşım Eşşek"'le tempolar tuttuk, birbirimize şakalar yaptık.
Barış Manço'nun tüm şarkılarını "Gül pembe", "Kol düğmeleri","Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"... çok seviyorum. Çünkü hepsinde hayat dersi veriyor ve gerçekleri aktarıyor. Kaçımızın ilanı aşıkı sokaktan geçen "dometes, biber, patlıcan" naralarında kaybolmadı ki... Onunda dediği gibi "Tam elini tutmak üzereyken, Aşkımı itiraf edecekken, Sokaktan gelen o sesle yıkıldı dünyam, Domates, biber, patlıcan..."
Bugün bende onu bir kaç satırlada olsa anmak istiyorum. Ve en sevdiğim şarkısının sözlerini ekliyorum;
Ellerimle büyüttüğüm solarken dirilttiğim
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Dağlar dağlar Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Kuşlar ötmez güller soldu yüce dağlar duman oldu
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Friday, January 27, 2006
Uğur Mumcu Anısına
Uğur Mumcu 24 Ocak 1993 yılında bir bombalı saldırı sonucu öldürülmüştü. Ölümünden sonra gazetelerde dergilerde birçok yazılar yazıldı, özgür, aydın düşünce üzerine yorumlar yapıldı. İlk şokla yaşanan bu duygu aktarımları zamanla sakinleşti ve duruldu, bu haftada da Uğur Mumcu’yu anma haftası olduğu için yeniden bu düşünceler yazılıp çizilmeye başlandı. Bir sonraki yıl ve bir sonraki Ocak ayının üçücü haftasına kadar ara verilmek üzere…Ben kaybettiğimiz büyük değerlerin yerini dolduramadığımızı düşünüyorum. Geçmişte insanların daha inançlı olduklarını ve ellerinde var olan imkanlara (varlıklara) daha çok değer verdiklerine inanıyorum. Nedeni belkide yaşanan savaşlar ağır yaşam mücadeleri, insanların azlığı ve aile içinde birlikte yaşamanın getirdiği bütünlük olgusuydu, bilmiyorum ama kendimden biraz pay biçiyorum, bugün yaşadığım çevre, etrafımdaki insanlar, teknoloji, sahip olduğum imkanlar günden güne beni daha da bencil bir insan olmaya itiyor. Çünkü kazanmak için sarfettiğim çaba yüzünden elimdeki değerlere sahip çıkamıyorum. Sanıyorum ben kendimi mutluluğun 4. ve 5. aşamalarına gelebilmek için çok zorluyorum. İlk aşaması karınımızı doyurmak mış, 2. aşaması barınak içinde olmak mış, 3. aşaması sevmekmiş, 4. aşaması başarılı olmakmış ve son aşaması da başarılı olduğun işi sevmekmiş.
Neyse Uğur Mumcuya dönelim. Dün yaşamdan dakikaları seyrediyordum, Sunay Akın ve Hıncal Uluçtan öğrendiğim bir kaç bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Uğur Mumcu’nuın kardeşlerinin ismi Beyhan ve Ceyhanmış, aileside üçüncü çoçuklarının ismini uyak yapmamak için Uğur koymuşlar. Evlendiğinde kira kontratında herhangi bir saldırıya uğrundığında evin zarar görmesi durumunda uğranan zarar kiracıya aittir ibaresi konmuş. Sürekli tehdit altında yaşam sürdürmek nasıl bir duyguydu acaba? Son olarak da, Hıncal Uluç ozamanlar Cumhuriyete yazı yazıyormuş ve hafta da iki gün gazeteye gidiyormuş. Gazeteden telefonla kendisini arayan olunca diğerleri burda çalışmıyor derken, sadece Uğur Mumcu, Hıncal bey Salı ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki kere gazeteye gelir ve kendisi yankı dergisinde? yazmaktadır bilgisini veriyormuş. Bukadar da ince bir insanmış. Neyse bende kendisini yazdığı bir şiirle anmak istiyorum…
Sesleniş
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin
elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
..........
..........
Neyse Uğur Mumcuya dönelim. Dün yaşamdan dakikaları seyrediyordum, Sunay Akın ve Hıncal Uluçtan öğrendiğim bir kaç bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Uğur Mumcu’nuın kardeşlerinin ismi Beyhan ve Ceyhanmış, aileside üçüncü çoçuklarının ismini uyak yapmamak için Uğur koymuşlar. Evlendiğinde kira kontratında herhangi bir saldırıya uğrundığında evin zarar görmesi durumunda uğranan zarar kiracıya aittir ibaresi konmuş. Sürekli tehdit altında yaşam sürdürmek nasıl bir duyguydu acaba? Son olarak da, Hıncal Uluç ozamanlar Cumhuriyete yazı yazıyormuş ve hafta da iki gün gazeteye gidiyormuş. Gazeteden telefonla kendisini arayan olunca diğerleri burda çalışmıyor derken, sadece Uğur Mumcu, Hıncal bey Salı ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki kere gazeteye gelir ve kendisi yankı dergisinde? yazmaktadır bilgisini veriyormuş. Bukadar da ince bir insanmış. Neyse bende kendisini yazdığı bir şiirle anmak istiyorum…
Sesleniş
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin
elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
..........
..........
About
.
Search This Blog
About Me
Translate
Popular Posts
-
Evet son bölüme geldik. Eskişehir belediye başkanı gerçekten çalışıyor ve yoktan bazı şeyleri var etmiş. Aslında kendisi ne görmek istiyorsa...
-
Beylerbeyinde kahvaltı yaptıktan sonra, Kuzguncuğa uğradık. Kahve keyfinden sonra biraz dolaştık ama sıcak çok fazla izin vermedi. haberlerd...
-
Güneşli günü görünce hiç affetmem...:) Sabahın köründe yollara düştük... Kahvaltı, kahve keyfi, çay keyfi...Değişik yeni bir yer keşf etti...
-
Gittiğim her yerden en az bir mıknatıs ve bir kupa ile dönerim. Bu nerdeyse bende alışkanlık oldu ve bu alışkanlığım sayesinde de iki koleks...
-
En sevdiğim öğün kahvaltıdır. Hazırlamasıda yemeside benim için çok keyiflidir... :-) Bu seferde evdeki sofrayı boğaza taşıdık...:-) Nefis b...
-
Bu sonbahar fotoğraflarını Tijen için çektim. :-) Hafta sonları şöyle rahatça yürüyebileceğimiz, bisiklete binebileceğimiz yeşil bir alan bu...
-
Avrupa pasajı (Aynalı Pasaj) Pasaj, elektriğin henüz olmadığı dönemde içerisini aydınlatan gaz lâmbalarının sağladığı ışığı arttırmak için a...
-
Şeker bayramınız kutlu olsun... Şeker tadında güzel bir bayram geçirmenizi dilerim. Aile büyüklerinizin ellerini ve yüzlerini öpmeyi unutm...
Yasal Uyarı
Fotoğrafların korunması konusu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m.84′de düzenlenmiştir. "Bir işareti, resim veya sesi, bunları nakle yarıyan bir alet üzerine tesbit eden veya ticari maksatlarla haklı olarak çoğaltan yahut yayan kimse, aynı işaretin, resmin veya sesin 3 üncü bir kişi tarafından aynı vasıtadan faydalanılmak suretiyle çoğaltılmasını veya yayımlanmasını menedebilir.
Fotoğrafların telif hakkı acupofcaffeine aittir. İzinsiz kullanımı durumunda her türlü yasal yola başvurulacaktır.
Blog Archive
geziyorum
Labels
- adalar (34)
- adana (1)
- akyaka (1)
- alaçatı (7)
- almanya (2)
- Amsterdam-Belçika (3)
- ankara (3)
- antakya (1)
- Antalya (10)
- assos (1)
- avusturya (9)
- ayvalık (4)
- baden baden (1)
- bafa gölü (2)
- batum (2)
- bodrum (1)
- bolu (2)
- bozcaada (3)
- bulgaristan (1)
- bursa (12)
- çatalca (7)
- çeşme (2)
- chios (4)
- Çıralı (5)
- colmar (1)
- cumalıkızık (1)
- cunda (5)
- dalyan (1)
- datça (7)
- doğu karadeniz (4)
- efes (1)
- eqisheim (1)
- fethiye (4)
- foça (3)
- Fransa (21)
- geziyorum (486)
- göcek (2)
- Gökçeada (6)
- gölyazı (2)
- greece (4)
- hiç. (1)
- iğneada (4)
- ispanya (11)
- ist (1)
- İstanbul (152)
- İstek-hikaye (2)
- italya (22)
- izmir (2)
- iznik (4)
- kapadokya (12)
- karadeniz (6)
- karagöl (1)
- kıbrıs (6)
- ku (1)
- kutlama (1)
- lavanta (1)
- likya yolu (5)
- linklerim (2)
- manyas (1)
- manyas kus cenneti (4)
- marmaris (1)
- okuyalım öğrenelim (27)
- ondan bundan birazda benden (351)
- pamukkale (1)
- polonezköy (3)
- Prag (3)
- romanya (1)
- safranbolu (3)
- sanatsal etkinliklerim (51)
- sapanca (1)
- Semtler (58)
- side (4)
- sinop (6)
- şirince (1)
- sofya (1)
- taraklı (2)
- tasarım (3)
- türkiye (181)
- uçmakdere (1)
- Ukrayna (9)
- urla (1)
- yalova (1)
- yaşam (14)
- yeme içme (1)
- yemeklerim (13)
- yunanistan (10)
sevdiklerim
mutfaktan nefis kokular geliyor
Yeni Eklenenler
Search this blog
Followers
Powered by Blogger.
Copyright (c) 2010 A CUP OF CAFFEINE. Design by WPThemes Expert
Blogger Templates, Grocery Coupons and Daily Fantasy Sports.


