Pages
Sunday, April 21, 2013
Saturday, August 18, 2012
Şeker Bayramı
Wednesday, May 6, 2009
Erguvan
İstanbul da Erguvanlar açtı ve boğaz o kadar güzel gözüküyor ki. Bu fotoğraflar Mihrabad korusundan, akşam geç saatler de çekildi. Yıldız'ın Ankaradan gelmesi bize turistik bir haftasonu yaşattı.:-) İşte böyle.
Aşağıda ki paragrafı internetten aldım ama kaynağı kayıt etmmişim. Yarın yeniden araştırırım. Şimdilik bu kadar. Bu arada dilekler dilendi mi bakayım? :-)
İngilizce adı Redbud veya Judas Tree olarak bilinen bu ağacın ana vatanı Filistin'dir. Erguvani dediğimiz renk, efsanelere göre utancın rengiymiş. Bu ağaç İstanbul'da tanınmaya başlayınca, neşenin, aşkın, coşkunun rengi olmuş. Eskilerin anlattığına göre önceleri bu ağacın çiçeği beyazmış. Filistinde Hz. İsa'nın ortaya çıkması ve havarilerinden Yahudanın İsa'yı otuz gümüş karşılığı ihbar etmesi, daha sonra da bu yaptığından pişman olup, kendini bir erguvan ağacının dalına asması üzerine, Erguvan ağacı da , bu utancı kaldıramamış ve bu ihanet yükünü dallarında taşıdığı için bembeyaz çiçekleri utancından kızarmış.
Aşağıda ki hayvan dostalarımızdan birisi İtalyan diğeride Alaçatılı :-)
Sunday, March 29, 2009
İbibik (Upupa epops),

Dünkü gezi sırasında çok değişik kuşlar gördük. Ama ibibik kuşunu görür görmez neden daha güzel bir fotoğraf makinam yok ki dedim.Yerden havalanışı ve çizgili kanatlarını açarak en yakın ağaca süzülüşü çok güzeldi. Yinede size internetten aldığım bir fotoğrafı ile bu kuşu tanıtmak istiyorum.
İbibik (Upupa epops), ibibikgiller (Upupidae) familyasında yer alan tek kuş türü. Eşleşme dönemlerinde çıkardıkları sesten dolayı Anadolu'da hüthüt adını almıştır.
Gagaları uzun ve yay şeklinde olan kuşlardır. Sivri gagaları ile toprağı eşerek çıkardığı kurtçukları havaya fırlatıp gagasını açarak havada kapmayı severler. Kırlar ve ormanlar yerleşim alanlarıdır. Haşere, böcek, salyangoz ve solucanlarla beslenirler. Her çeşit oyukta ve kovukta yuvalarını yaparlar ve insana rahatlıkla alışırlar. Açık arazide bulunabileceği gibi şehir parklarında da rastlanır.
Yuvasını ağaç kovuklarında veya yüksek toprak deliklerinde yapar. Kuluçka zamanı kuyruk bezinden ağır bir koku yayılır. Dişileri 4-12 adet açık mavi veya zeytuni kahverengi yumurtalar üzerinde 16 gün kuluçkaya yatarlar. Kuluçka sırasında erkek dişiyi besler. Yavrular dışkı atarak düşmanlarından kendilerini korurlar.
Palearktik'de ve Afrika'da bulunurlar. Sonbahar mevsiminde Afrika'ya göç eder. Baharda Asya ve Avrupa'ya tekrar döner. Göç zamanlarının dışında yalnız yaşamayı seven kuşlardır.
Bu arada Mayıs 2008 yılında da İsrailin Ulusal kuşu seçilmiş.
Kaynak :http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0bibik
Yorumlar arasında Ali Kandemir Bey’in ibibik kuşu hakkında halk arasında meşhur bir hikayesi var onu almadan edemidim :)
Zamanın birinde, bir yerlerde bir gelin varmış; nazlı mı nazlı, saf mı saf...
Gelinin bir de kaynanası varmış ki, ocaklardan ırak olsun; zalim bir kaynana imiş...
Kaynana sabahleyin evden çıkarken geline talimat vermiş:"Kız gelin, yayığı yay, yağı küleğe koy, ayranı kuyuya indir..."
Gelin yayığı yayarken nasıl olmuşsa olmuş, yayık elinden yere düşmüş, ağzı açılmış, içindeki yoğurt yere dökülmüş...
Zavallı gelin, akşam kaynanasının eve gelince kendisine neler edeceğini bildiği için, Allah’a dua etmiş:"Allahım, beni bir kuş yap da, kaynanamın zulmünden kurtar..." diye yalvarmış...
Allah mazlumun duâsını kabul eder ya; gelini bir kuş yapmış...
İbibik kuşu öterken "pışşşst" diye bir ses çıkarır ya, o ses yayığın içindekilerin döküldüğünü anlatırmış...
Hikâyemiz böyle...
Halkımızın hikâye ve masallarının, modern dünyânın sentetik-kurgularına kurban edilmemesi için...
Birde aklıma şarkısı geldi tabiki...
Kara gözlüm efkarlanma gül gayri
İbibikler öter ötmez ordayım
Mektubunda diyorsun ki gel gayri
Vatan borcu biter bitmez ordayım
Aramızda dağlar vardır koskoca
Benim derdim o dağlardan yüce
Birgün değil beş gün değil her gece
Yatağıma yatar yatmaz ordayım
Bahar geldi koyun kuzu koklaştı
İki aşık kaç senedir bekleşti
Kara gözlüm düğün dernek yaklaştı
Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım
Thursday, May 1, 2008
Gelincikler
Japonlar, gelincik için şöyle der; ’Gelincik insan ömrü gibidir. Dünü vardır. Yaşamıştır. Bugünü vardır. Yaşıyordur. Ama yarını belli değildir’.
Gelincik hafif bir yatıştırıcıdır. Özellikle taç yapraklarında rhoeadic ve papaveric asitler vardır. Tüm parçalar "rhoeadine" alkoloidi içerir.
Gelincik çiçeğinin yeşil aksamından, tohumlarından, ve kırmızı taç yapraklarından, petallerinden yararlanılır. Taç yapraklarından geleneksel olarak gelincik şerbeti yapılır. Bozcaada gelincik ve gelincikten elde edilen gelincik şerbeti ile ünlüdür.
Gelincik ismi geleneksel Türk gelinliklerinin kırmızı olmasından gelir. Kırmızı gelincikler küçük bir gelin olarak görürürler. Bir bölgede çok asker ölürse o bölgede gelincik çiçeğinin biteceğine inanılır. Gelincikler I. Dünya Savaşının da en önemli sembollerindendir.
Gelincik Temmuz ile Ağustos aylarında sabah saat beş buçuk ile on saatleri arasında tohum tozlarını (polen) yayar. Aynı saatlerde arılar ve diğer böcekler çiçeklere gelerek bu tozlara bulanırlar. Böylece, böceklerin beslenme saatleri ile bitkilerin tohum tozlarını yayma saatleri aynı zaman dilimine rastlamaktadır.
Kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Gelincik_(bitki)
Saturday, March 22, 2008
Java Studio
Sultanahmet'te arabayı park edecek yer arıyordum. Arka sokakların içinde dolanıp durdum. Bu cafe'nin (Java Studio) önünden geçtim. Arabayı park edip burada mutlaka bir kahve içmeliyim dedim. Bu arada çok güzel sokaklar keşfettim. Akşam olduğu için fotoğraflar sonraya...
Java Studio'nun sahibi İngiliz bir bayan. Burası yabancı ve Türk ressamların mekanı... Duvardaki tablolar satılık... Kütüphanesindeki kitapları okuyabiliyorsunuz.
Her masada satranç takımı var. Dilerseniz turnuva bile yapabilirsiniz...
Bu arada İznik Çinisi veya kilimde satın alabilirsiniz... İngiliz bayan çok sıcak kanlı...
Cafe'den çıkınca demir kapıların üzerinde Magnaura Sarayı tabelasını gördüm. Daha önce hiç duymamışım. İçeriye kafa uzattım ve çok üzüldüm...tarihin üzerinde çöp yığınları...

Eve gelince internette araştırdım. Meğersem Satılıkmış...!!! Satılık Bizans yazısından detayları öğrenebilirsiniz.
Sunday, March 16, 2008
14 Mart Tıp Bayramı-
EDİNİZ...(M.K.ATATÜRK)

Tıp Bayramı nedeniyle düzenlenen etkinliklere katıldım. Hepsi birbirinden farklıydı... Tabiki en anlamlısı annemin mesleğe 40 yıldır verdiği hizmetlerden dolayı plaket almasıydı...Nice yıllara...Tebrik ederim anneusum....
Bu törende ilgimi çeken şeylerden bir taneside mesleğe 50, 60 yılını veren bayan Dr.'larıın çizgilerinden hiçbirşey kaybetmemeleriydi... Lacivert döpiyesleri, gri beyaz saçları, yüzlerinde daha bugün mezun oluyormuşçasına heycanlı ifadeleri...
Barkovizyon gösterisinde yıllıktan fotoğraflar gösterildi, hepsinin 20'li yaşları... Tanıdık yüzleri görünce a Ahmet'e , Rauf'a bak gülüşmeleri... yada aralarından ayrılan birini görünce kısık sesle çıkan allah rahmet eylesin sesleri... Neyse tarih bilgisi verrmeyi severeim işte birazda olayın tarihçesi....
"Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor.
14 Mart 2005 — Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, “Sağlık Haftası” olarak kutlanıyor.
Tıbbın ilk insanla birlikte başladığı söylense de, genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius’dur. Kendisinden ilk kez İlyada’da Homeros bahsetmiştir: “Çağır Asklepios oğlunu, kusursuz hekimi” demektedir. Önce Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yer eden, temeli doğu kültürüne dayanan ve tarihi M.Ö. 3000’ lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O’nun asası ile bütünleşmiştir. Hatta Asklepios sözcüğünün grekçe “Askalabos” sözcüğünden geldiği söylenir ki, bu da yılan anlamına gelir. Ve Asklepios’un şifa veren gücünü yılandan aldığı, halkın da adaklarını Asklepios’a değil de bu yılana sunduğu söylenir. Öyle ya da böyle, yılanlı asası ile Asklepios tıp tarihinin önemli dönemeçlerinden birini tutan bir sembol olarak yerini almıştır.
Mitolojiden öte, yaşadığı kesin olarak bilinen ve hizmetleri sonucu tıbbın babası olarak kabul gören ise Hippocrates olmuştur. M.Ö. 460–450 yılları arasında Kos adasında doğan ve babası da doktor olan Hipokrat’ın tıbba katkıları ve getirdiği felsefe dünya tıp çevrelerince hâlâ kabul görür ve bu sebeple birçok ülkede hekimler mezun olurken “Hipokrat Andı” adı altında meslek yemini ederler.

KİŞİLER DEĞİL DE OLAYLAR YÖN VERMİŞ
Ülkemiz tarihine baktığımızda, bütün dünyanın kabul ettiği ve bu kadar eskilere dayanan tıp büyüklerimizin olmadığını görmekteyiz. Türk Doktorunun Bayramı’nda yer eden kişiler değil de olaylar olmuştur.
Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllara kadar İslam tıbbının etkisi altında kalmış. Bu sırada batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmış. Tıp alanında da birçok buluş ve ilerlemeler kaydedilmiş. Osmanlı’da ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp medreseleri eskisi kadar yeni bilgilerle donatılmış hekimler yetiştiremez olmuş. Ayrıca batıda yazılan Latince, İtalyanca, Almanca tıp kitaplarını hekimler takip edememişler, dil bilen sayısının az olması, matbaanın Osmanlı’ya geç giriş ve kitap basmanın 1729’da başlamasından dolayı kitaplar tercüme edilmemiş ve yeterince basılamamış. Az sayıda bazı Osmanlı hekimleri ve bilim adamları kendi çabaları ile dil öğrenerek bu yenilikleri takip etmişler ve bu bilgileri de katarak kendi kitaplarını yazmışlar. Ama bu bilgileri yine de hekim adaylarına yeterince iletememiş.
19. yüzyıla geldiğinde durum tıp eğitimi açısından pek iç açıcı değilmiş. Tıp medreseleri eski parlak dönemlerini kaybetmiş, hatta bazıları kapanmış. Bu arada ortalığı azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen, yabancı hekimler sarmış. Mütabbib (tabip olmayan sahte hekim) hekimler serbest hekimlik yaparak, orduda da görev alarak birçok insanın ölümüne sebep olmuşlar. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamış. Çünkü yeterli tıp eğitimi verilmediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyormuş. İtalyanca ve Fransızca bilen az sayıda hekim gelişmeleri takip ederek çevresinde yararlı olmaya çalışmışlar. Bunlardan Şanizade Mehmet Ataullah (1771–1826), Mustafa Behçet Efendi (1774–1834) gibi büyük hekimler bu durumdan çok rahatsız olmuşlar ve yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunmuşlar.
III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir Tıphane açılması düşünülmüş. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen III. Selim buna cesaret edememiş, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vermiş. (1805). O dönemin hekimbaşısı 21 yaşında ilk hekimbaşılığını yapan Mustafa Behçet Efendi’ymiş. Bu dönemde de yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane kurulması için çaba sarf etmiş, ama amacına ulaşamamış. Nitekim Mustafa Behçet Efendi, II. Mahmut zamanındaki hekimbaşılığı sırasında (53 yaşında) tıp eğitiminin düzeltilmesi için yeniden büyük bir çaba içine girmiş ve 1827 yılında bu amacına ulaşmış.
Sultan II. Mahmut 1826 yılında uzun zamandır uğraştığı bir meseleyi halletmiş. Düzeni tamamen bozulmuş olan yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurmuş (Askair-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni orduya bir hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekiyormuş. Bunu fırsat bilen hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a, arada da üç dilekçe vererek, yeni tıp okulunun kurulmasının amacını, bu okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklifini yapmış ve Padişah da onaylamış.
14 MART 1827’DE TIP OKULU AÇILDI
Bizde tıp bayramının ne zaman kutlanacağı, ya da hangi tarihle ilişkilendirilmesi gerektiği sorusu ancak yakın tarihimizde cevap bulabilmiş. Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış.
Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.
Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.
Yüce önder Atatürk: Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!
İLK KUTLAMA 1919’DA
İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.
1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş...
Monday, March 3, 2008
CROCUS-ÇİĞDEM
Balkonumda tarım yapmaya başlıyorum...:-)) Crocus'umun doğumundan gençliğine kadar bölümünü fotoğrafladım...:-)) İnanamıyorum bundan safran üretiliyormuş. Hmmmmm...safranlı pilavda nefis olur hani...:-)) detaylı bilgileri aşağıda....
Çiğdem insanlar tarafından çok uzun zamandır yetiştiriliyormuş. İlk ve orta çağlarda zehir şeklinde, 17. yüzyıldan beri de ilaç yapımında tüketiliyormuş.
Günümüzde Behçet ve Gut hastalıklarında, eklem ağrılarının tedavisinde ve kanser araştırmalarında kullanılıyor.
Ekonomik değeri kıymetli Safran, Çiğdem’in ilkbaharda mor çiçek açan iri soğanlı türünden elde edilebiliyor.
Safranbolu ismini bu bitkiden almış. Eğer doğru türden değillerse sakın sizinkilerden safran üretmeye kalkışmayın. Bu madde sadece bir türde var.
Gıda sanayi dışında boya sanayinde doğal boyamacılıkta sarı renk için tüketiliyor.
Murat Pilevneli.
Tuesday, February 19, 2008
Balkondan Kar manzaraları- Bir Araştırma
Bu arada fotoğrafları balkondan çektim. Laler de oy attı umarım en kısa sürede çıkarlar...
4 Şubat 1949: İki "meczup" Meclis'te ezan okuyor.
15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor.
1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılmasına Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığınca (!) halka açıldı.
Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi.
12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde gericiler dini siyasete alet ederek gövde gösterisi yapıyor.
29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sadece "Millete mal olmuş inkılaplarımızı saklı tutacağız" diyerek irticaya ilk işareti veriyor.
16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor.
5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.
21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor.
3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam
hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.
1953: Köy Enstitüleri, İlköğretmen Okulları'na dönüştürüldü.
1953: Yasa değişikliği ile "siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak,öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç" sayılmaya başladı.
1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.
1955'te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor: "Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa'yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz."
Menderes, 1956'da Konya'da halka hitap ederken "ortaokullara din dersleri konulacağını" açıklıyor.
13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.
Başbakan Menderes, 1957'de Ödemiş'te halka yaptığı konuşmasını bir kasaba imamı gibi bitiriyor: "Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun." Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor: "İstanbul'u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii'ni de ikinci bir kâbe yapacağız."
14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara'da Kocatepe Camii'nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği 'ne 100.000 TL bağış yapıyor.
19 Mayıs 1957: Kayseri'de halka yaptığı açıklama Menderes, "DP'nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye'nin 500' üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul 'a davet edileceğini" söylüyor.
1957 - 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu.
1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı.
26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, "İmam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin" müjdesini veriyor.
15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin saldırıları sürüyor.
31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri'de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor: "Bugün Türkiye'de gericiliğin yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır. "
17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor.
20 Ağustos 1967: İzmir'de İslam Enstitüsü'nün temelleri Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor.
Aralık 1967: Meclis'te iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.
21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, "Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır" diyor.
19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı emperyalizm fedaisi ABD'nin 6.nFilosu'nu protesto eden yurtsever gençler üzerine "ABD bizim kâbemiz, cihada hazır olun " sloganları ile dincileri saldırtıp o günün tarihlere "Kanlı Pazar" olarak geçmesini sağlamıştır.
1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi'nin kır atlı kuran dağıttığı haberleri basına yansıyor.
26 Ocak 1974: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor.
1974 - 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.
1975-1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor.
1976-1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor.
1977-1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor.
Kahramanmaraş'ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı?. Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş,
Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara "Allah için savaşa, Müslüman Türkiye" sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti: " Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz"
12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor: "Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla
başlamıyor? "
4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken başbakan Demirel "Çorum'u bırakın Fatsa'ya bakın!" diyerek "solun kalesi" diye anılan Fatsa'yı hedef gösteriyordu.
22 Temmuz 1980: Kemal Türker'in öldürülmesi.
7 Eylül 1980: MSP'nin Konya'da düzenlediği mitingte yobazlar tarafından şu sloganlar atılıyordu: "Dinsiz devlet yıkılacak elbet? Şeriat gelecek? Laiklik dinsizliktir? Anayasa Kuran? Ya şeriat ya ölüm? Cihada hazırız?"
Ve 12 Eylül 1980: Amerika' nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların "bizim çocuklar" dedikleri generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı topyekün bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı birikimi üzerinden silindir gibi geçildi. Bu satırların yazarı bile bundan payını alarak 92 gün işkence gördü. Ulusal birlik yerine dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale'de yaptığı konuşmada "Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz " diyordu.[1]
"Gerçekte," der Machiavelli, "hiçbir ülkede olağandışı bir yasacı yoktur ki, Tanrı 'ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse kabul etmezdi. Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık bir takım nedenler yoktur."[2]
Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı.
12 Eylül'de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü'nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendi tarikatının üyesi olan Turgut Özal'ın Çankaya 'ya kadar tırmanması
sağlandı. Nitekim Özal 'ın, "12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik " biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına yansıdı.
Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası'nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu gözardı ederek şunları söylemiştir: "Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok.?Tevhid-i Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu'dur.?Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır. "[3]
1989: TCK'nın Türkiye 'de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer öldürülmeye başlandı.
28 Aralık 1989: Üniversitelerde türban serbest bırakıldı.
31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy'un öldürülmesi.
7 Mart 1990: Çetin Emeç'in öldürülmesi.
4 Eylül 1990: Turan Dursun'un öldürülmesi.
6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok'un öldürülmesi.
24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, "İmam-Subay " başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti.
2 Temmuz 1993: Sıvas 'ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri' nin 3. gününde, Müslümanlar ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelerek Madımak Oteli' ni ateşe verenlerin attığı ortak sloganları şunlardı: " Zafer İslam' ın? Cuumhuriyet Sıvas' ta kuruldu, Sıvas' ta yıkılacak!.. Şeriat gelecek zulüm bitecek? Kahrolsun laiklik?"
27 Mart 1994: yerel seçimlerle RP'nin yükseliş ivmesi devam etti. 22 ildeki belediyelerin, Anara ve İstanbul 'daki anakent belediyelerinin tümolanakları RP'nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları olacaktı. Erbakan, "Refah iktidara gelerek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek" diyordu.
5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken "son sosyalist devleti de yıktık" sözleriyle Kemalizmin sosyal devlet alanında sağladığı cılız da olsa kazanımları kastediyordu.
10 KAsım 1994: Anıtkabir'de Atatürk' e çirkin bir saldırı yapıldı. Saldırgan, "Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kur'ana davet ediyorum." diye slogan attı.
11 Ocak 1995: Onat Kutlar'ın öldürülmesi.
9 Ocak 1996: Metin Göktepe'nin öldürülmesi.
1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, "Laiklere şeriat enjekte edilecek" diyordu.
1997: Şevket Yılmaz , "Allah'ın size soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?"
Hasan Hüseyin Ceylan, "Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!"
Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, "Bu törenlere için kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin."
Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik, "Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak." diyorlardı.
Ve Nihayet Şubat 1997? Özal'ın halefi olan Başabakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutun'da verdiği iftar yemeğine Türkiye'nin en ünlü din baronlarını davet ederek, toplumsal gerilimi tırmandırdı. Laiklikliğin tanımı bile değiştirilerek, " laiklik, din özgürlüğüdür"; "din ise birleştirici ve lâzımdır" denilmeye başlandı. Eğitim yoluyla bu ülkede, "iktidar olursak, içkinin içilip içilmeyeceğini referanduma
götürürüz" diyen Tayyip Erdoğan gibi şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu kafa sahipleri, iktidar olup cesaret ettikleri taktirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de referanduma götüreceklerinden, bir yandan uluslararası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarından, artık hiç kuşkumuz kalmadı.
21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 'nın öldürülmesi.
18 Aralık 2002: Prof Dr. Necib Hablemitoğlu 'nun öldürülmesi.
Şimdi ise Sevr kapımızın eşiğinden sırıtıyor!
Eh.... Devamını da siz biliyorsunuz.
-------------
[1]Çetin Yetkin, 12 Eylül'de İrtica, Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı, Ankara 1994, s. 77.
[2] Discorsi sopra Tite Livio, lib I, cp, XI. Aktaran: J.J.Rousseau , Toplum Sözleşmesi, Öteki Yayınevi, Üçüncü Basım, Ankara Kasım 1999, s.
82.
[3] Köprü, Mart 1987.
Sunday, October 7, 2007
Şile- Kavala Parkı
Sofular, Doğancılar, Alacalı, Sahil köy... Aslında artık bunlara köy demek imkansız. Çoğu şehir olmuş bile!!! Hemde tatil köyü şehri.. 1 hafta oturumak için ormanın içine ve denizin dibine iç içe yapılmış villalar... :-(
Alacalı köyü ile doğancılar arasında nefis bir sahil şeridi var. Yürümek için ideal. Ama biz burada yürümedik. Keşif amaçlı dolandık...
Neyse sonunda Şile'ye vardık. Şile Feneri.
Hemen fenerein altında kavala parkı var. Nefis bir yer. Aşağıda görüğünüz fotoğraf yemek yerken seyretmeye doyamayacağınız manzaranın sadece bir bölümü...
Kuzu pirzola, patates kızartması, istavrit tarafımızdan denenmiş olup geçer not almıştır... Bilginize...:-))
LR ve TW 'da burada bir kahvaltı olaynı hak etmiştir....:-))
Süt beyaz bir martıyım açıklarda
Gemilere ben yol gösteriyorum,
Buğday ve ilaç yüklü gemilere-
Bir kanat vuruşta bulutlardayım;
Bir sürülüşte vatanım dalgalar.
Cahit Sıtkı Tarancı "Bahar Sarhoşluğu" isimli şiirinde, bir martının küçücük yüreğinden kopanları bir kahraman edasıyla bu şekilde yorumluyor. Küçük martı bir kahraman, çünkü o bir kılavuz. Denizlerdeki umutları karadaki umutlara bağlayan o yüzen evlere, vuslata gidecek yolu müjdeliyor. Bir başka müjdeci daha var ki, onlar, bu gaye için varolmuş deniz fenerleri.
Şile Feneri de, diğer büyük fenerler gibi, Osmanlı imparatorluğu zamanında verilen imtiyaz neticesinde Fransız Fenerler İdaresine yaptırılmıştır.
1859 yılında yaptırılan bu fener aynı zamanda Türkiye'nin en büyük feneridir. Deniz seviyesinden 60 metre yükseklikteki kayalıklar üzerine 110 cm. kalınlığında taşkule şeklinde inşa edilmiştir.
Şile Feneri'nde ışığın görünüş mesafesi 20 deniz milidir. İlk dönemlerde ışık kaynağı 3 fitilli gaz lambası olan fener, 1968 yılında elektriğe çevrilmiştir. Arkasına Şile'nin şehir yaşamını alan bu fener 8 adet göz şeklindeki gelip geçen gemilere adeta göz kırpıyor.
Fener kurmalı devir makinesi sistemi ile çalıştığı için fener görevlisi tarafından iki saatte bir kurulması gerekiyor.
Denizlerimizin kılavuzu Fenerleri tehdit eden en önemli iki tehlikeden biri kum fırtınaları, diğeri ise bazen bilerek bazen de bilmeden fenerleri hedef alan avcılar. Böyle bir durumda fenerin ışığı yerine sis düdüğü yetişiyor gemilerin imdadına. Ve görev devam ediyor...
Bu görevin gelecekte de devam etmesi için Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü yeni projeler geliştiriyor. Bunların başında da bütün fenerleri; güneş enerjisi sistemine çevirmek geliyor.
Ülkemiz kıyılarında değişik tip ve özelliklerde 369 adet deniz feneri var, bunların 37 tanesi İstanbul boğazında...
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmamıza rağmen kendi teknolojimizle inşa ettiğimiz fener yok. O dönemler yapılan fenerlerin hemen hemen tamamı Fransız Fenerler İdaresi tarafından inşa edilmiş,
Kaynakça: denizce, trusan.virtualave.net
Wednesday, July 11, 2007
Mobbing- Duygusal Taciz
Türkiyede konu ile ilgili davalar açılmaya başlandı.
Duygusal Tacizin Özellikleri:
Antipatik kişiliklidir:
Mobbingciler, genellikle kendi itibarlarını yükseltmek ve ihtirasları uğruna, kötü niyetli ve hileli eylemlere başvurmaktan çekinmezler. Korku ve güvensizliklerini bir başkasına çamur atarak yenmeye çalışırlar.
Narsist Kişiliğe sahiptir:
Mobbing yapanlar, birine daha iyi çalıştığı, daha çok sevildiği için içerleyebilir. Performansları kendilerinden daha iyi ve daha üretken biriyle kıyaslanacağı için, yetenekli olana karşı psikolojik şiddet uygulamayı tek çıkar yol olarak görürür.

Düşmanlık yapmaktan kendini alamaz:
Yazıya uygun bir iki ünlü söz ekleyeyim dedim.
Bir insan, birisine iyilik yapmakla bir arkadaş elde edeceğinden emin olamaz, fakat bir çok düşmanlar yaratacağından emin olabilir. (Henry Fielding)
Düşmanların en büyüğü, düşmanlığını gizleyendir. (Hz.Ali r.a.)
Thursday, May 31, 2007
Sandalet ve Topuklu ayakkabı

SANDALET
İnsanın atası Neanderthal adamının, zor iklim koşullarından korunmak için yapabileceği fazla bir şey yoktu. Ayağını sert dikenlerden, keskin taşlardan korumayı ilk ne zaman düşündü tam olarak bilinmez; ama ayakkabısını ağaç kabuklarından, sert yapraklardan yaptığı biliniyor.
Sandaletin ilk olarak Asya ve Mısır’da ortaya çıktığı ve dünyaya bu uygarlıklardan yayıldığı tahmin ediliyor. Mısır, Sümer, Pers kabartmalarında ve resimlerinde görülen düz tabanlı, çapraz bantlı sandaletler papirüs yapraklarından yapılmış. Daha sonraki tarihlerde ise deri ve kösele kullanılmış.
Eski Mısır'da üretilen ilk sandaletlerin, sadece seçkinler ve önemli kişiler tarafından kullanıldığı biliniyor. Bu önemli kişilerin arasında, Kleopatra ve Nefertiti gibi Mısır'ın sembolü haline gelmiş iki önemli kraliçe de var. İyi ki de kullanmışlar; çünkü sandalet erkeklerin tekelinde kalsaydı, onlar sadece fonksiyonlarıyla ilgileneceklerdi belki de.
Romalıların sandaletleri sadece seçkinleri göstermekle kalmıyor, meslekleri de gösteriyordu. Roma’da ayakkabı kullanımı belli kurallara bağlanmıştı. Bir mahkeme üyesiyle bir tüccarın aynı ayakkabıyı giymesi mümkün değildi. Yeni gelinlerin beyaz ayakkabı giyme alışkanlığının da Eski Yunan ve Roma adetlerine dayandığı sanılıyor. Ayakkabılar, sandaletler, kullanan kişinin işine göre, kürklü, sivri, köşeli ya da yuvarlak burunlu olabiliyordu. Roma'da senatör ve patricia'ların kullandıkları kalkık burunlu ayakkabıları başka iş yapan birinin kullanması sahtekarlık sayılıyordu.

Kaynak:http://www.rdf.com.tr/AYAKKABISEKTOR/SAGLIK_SANDALET.htm
Yine araştırmalara göre, yüksek topuklu ayakkabıların şıklık amacıyla kullanıldığı tarih 1533 olarak kayıtlara geçmiş. Bu topuklu ayakkabının yaratıcısı da Leonardo da Vinci’ dir. Floransa’nın ünlü ailelerinden olan Medicis’lerin kızı Cetherine de Medicis bir dük ile evlenecektir. Cetherine, ufak tefek bir kızdır fakat tören oldukça görkemli olacaktır. Aile bir çözüm bulmak için birçok kişiye başvurur. Cetherine törenin görkemi altında kalmamalıdır. Rivayete göre çareyi Leonardo da Vinci bulur. Bu topuklu bir ayakkabıdır ve Cetherine’nin görünüşünden etkilenen kadınlar hemen taklit etmeye başlarlar. Daha sonra aynı geçmişte yaşandığı gibi topuklu ayakkabı bir statü göstergesi olur. Zira işçi sınıfı kullanışsız ve pahalı olarak niteledikleri ayakkabıyı alacak güçte değildir. Topuklu ayakkabıyla ilgili birçok belge olsa da, tarihi o kadar da net değil. Örneğin, Mısırlı kasaplar yerdeki kandan ayaklarını korumak için, Moğol atlıları da üzengilerini daha iyi kavrayabilmek gibi fonksiyonel sebepler için eklemişler ayakkabılarına topukları.
Kısa Kısa;
Eski Yunanistan’ da da sandal, aba ayakkabı, mantar tabanlı kothornos, deri kayışlı krepis, gelin ayakkabısı nymphitikon ve benzerleri kullanılmıştır.Yunan kadınları, sokakta çıplak ayakla, ya da sandaletle gezerler ev içlerinde yumuşak, kapalı ayakkabılar giyerlerdi. En popüler renkler ise beyaz ve kırmızıydı.
• İ.Ö. 5. yy kadar Etrüskler, uçları yukarıya kıvrık , yüksek ökçeli , bağcıklı ayakkabılar giydiler. • Ayakkabı loncaları kurana Romalılar, sağ ve sol ayağa göre kalıplanmış ayakkabılar geliştirerek, ayakkabıcılık tarihinde önemli bir adım attılar.
• Ortaçağ boyunca tabaklanmış deriden yapılmış makosenler popüler oldu. Bu ayakkabılara toka ve bağcık eklenerek günümüz ayakkabılarında kullanılan bazı formüller üretildi.
• 14. ve 15. yy da ayakkabıların burunları uzamaya başladı. Bu moda 15. yy ın sonlarına kadar sürdü ve daha sonra yerini yuvarlak burunlara bıraktı.
• 17 yy da Avrupa’ da çizme modası yaygındı.
• 19 yüzyılın ilk yarısında,aristokrat kadınlar kağıt inceliğinde brokerli erlikler giyerlerdi.Bu ayakkabıların tabanları öyle kırılgandı ki ,dışarıda birkaç adım bile atmak mümkün değildi.Hizmetçiler ise sağlam botlar kullanırdı.Roma prenseslerinin altın tabanlı sandaletleri ve XIV.Louıs sarayındaki kadınların kırmızı topuklu zarif ayakkabıları gücü ve sınıfı çağrıştırarak sembolleşmişlerdir.
• Mahatma Gandhi’ nin giydiği sandalet, bilgeliği, doğaya ve insana dönüşü , sadeliği, eşitliği simgeliyordu.
Kaynak:http://www.burcukapu.com/yazilar/ayakkabinin_tarihcesi.html
Tuesday, May 1, 2007
Caretta Caretta'lar
Sabahleyin yürüş yaparken gördüm. Zavallıcık ölmüştü. Ya denize giderken yolunu kaybetmişti, yada daha önce ölmüştü ve kıyıya vurmuştu.
Hemen biraz uzağında yapılan inşaat sayesinde kumlar havalanıyor kimbilir kaç türlü canlının hayatına son veriliyordu...
İnsan olarak doğaya çok zarar veriyoruz...Çok üzücü...:-(
Ortalama yaşları 100 ila 120 yıl... Bunun yaklaşık 70 yılını denizlerde dolaşarak geçiriyorlar... Ve dünyanın sadece belirli yerlerinde soylarını sürdürebilme mücadelesine girişiyorlar.
Caretta Caretta’lar dünyanın sadece belirli yerlerinde yumurtlayabiliyorlar. Yumurtlamak için çok ince kum olan sahilleri seçen Caretta Caretta’lar, rüzgarlarla Kuzey Afrika’dan gelen ince kuma sahip 20 kumsalı, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında bulmuşlar. Gelin görün ki Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın raporlarına göre bu kumsallardan 11’i oldukça kötü durumda.
Uluslararası raporlara göre Türkiye’de bu ince kumlar, inşaat sektöründe kullanılmak üzere çalınıyor. Oysa soyu tükenmekte olan Caretta Caretta’ları Türkiye taraf olduğu uluslararası anlaşmalar kapsamında korumakla yükümlü.
Fellhafer, Caretta Caretta’ların, Türkiye sahillerinde ışık, gürültü, çevre kirliliği, tehlikeli atıklar, yasal olmayan yapılar, tesadüfi avlanma, kaçak kum çıkarımı ve kıyı erozyonu gibi tehditlerle karşı karşıya bulunduğunu da söylüyor.
Geçen 5 yılda yaklaşık 250 deniz kaplumbağasını kurtardıklarını vurgulayan Fellhafer’a 'Peki bizler neler yapabiliriz?' diye soruyoruz? Yanıtına, 'Herkesin yapabileceği basit ve kolay birtakım şeyler var. Doğaya daha hassas ve daha duyarlı olunması gerekiyor.' diye başlıyor:
"Geceleri plajlarda yürüyüş yapılmaması gerekir ve kaplumbağaları gece plaja çıktıkları zaman korkutmamak, yanına yaklaşmamak fotoğraf makinası ya da kamera flaşları kullanmamak, güneş şemsiyeleri kullanmamak, çöpleri plaja atmamak, kısacası doğaya daha duyarlı olmak yeterli."
Viyana Üniversitesi biyologlarından Christine Fellhafer’a sahilin deniz kaplumbağaları için ne denli güvenli olduğunu soruyoruz. Bir diğer ifadeyle insanlar kumsalları yeteri kadar koruyor mu?
'Açıkcası hayır, pek değil. Özellikle de caretta çıktığı zaman herkes görmek ve resim çekmek istiyor; caretta'lara doğru geliyorlar... Onlar da korkup denize doğru geri dönüyorlar... Caretta 2-3 kez deneyerek yumurta bırakmak için geri döner. Eğer aynı şekilde korkup kaçarsa yumurtalarını denize bırakmak zorunda kalır ki bu da bütün yumurtaların yok olması, üreyememesi anlamına geliyor.'
Kaynak:voanews.
Caretta Carettaların boyları 115 ile 150 santim arasında değişiyor kiloları ise 70 ile 90 kilo ağırlığında, kabugu toprak, karnı ise turuncu (oranj) rengindedir.Genellikle yosun yiyerek beslenen Caretta Carettalar koloniler halinde yaşıyorlar. Ömürlerinin 70 yıl olduğu tahmin ediliyor. Normalde 2-3 yılda bir yumurta yapan Caretta Carettalar tenis topu büyüklüğündeki yumurtalarını arka ayaklarını kullanarak açtığı çukurlardan birine gömüyor. Çeşitli çukurlar açan kaplumbağa (Belki yumurtaların hangi çukurda olduğunun belli olmaması için, belki de nem oranını kontrol ederek en uygun yeri seçiyor) 80 ile 100 arasında yumurtalarını bu çukurlardan birine gömüyor. Yumurtlama süresi saatlerce sürüyor ve anne kaplumbağa çok zorlandığı için sürekli gözyaşı döküyor. İztuzu plajında kuluçka dönemi Mayıs Temmuz ayları arasındaki 55-60 günlük zaman aralığıdır. Ortalama 28.5 dereceye kadar sıcaklıkta erkek, 32 derecede ise dişilerin temmuz ayı başlarında yumurtadan çıktığı ve bu olayın eylüle kadar devam ettiği gözlenmiş. Bırakılan yumurtaların pek çok doğal düşmanı var bunların başında ise tilkiler geliyor. Koklayarak yumurtaları bulan tilkiler bu değerli yumurtaları yok ediyor. Yumurtadan çıkan yavrular doğal bir içgüdüyle denizden yansıyan ışığa doğru harekat ederek yaşayacakları yöne ilerliyorlar. Ancak yinede birçoğu yolunu şaşırıp susuzluktan ölüyor. Denize ulaşanların bir çoğu da yengeçlere, balıklara ve kuşlara yem olmaktan kurtulamıyor. Uzmanlar her yüz yumurtadan 1-2’sinin yaşamasının bu canlıların neslini sürdürmesinde yeterli olduğunu söylüyorlar. Yumurtadan çıkan yavrular eğer çevrede başka bir ışık yansıması varsa ölümlerine neden olacak yanlış hedeflere yöneliyorlar. Bu nedenle gün batımından doğuşuna kadar İztuzu kumsalına girmek belediye tarafından yasaklanmış.
Kaynak:likyapansiyon
Tuesday, April 17, 2007
Köy Enstitüleri

Konu ile ilgili kaynaklara:
http://www.koyenstituleri.de/ke_t/2006_t/2006_t_g.html
http://www.elyadal.org/
http://www.iisg.nl/today/en/16-09.php
http://www.geocities.com/ualtunay.geo/ke.html' den ulaşabilirsiniz.
Ben manevi miras olarak hiçbir nass-ı kat'i, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış düstur bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.
Mustafa Kemal Atatürk

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN DOĞUŞU ve BAŞARDIKLARI
Köy Enstitüleri fikri ( 17 Şubat- 4 Mart 1923)
1. İzmir İktisat Kongresinde kendini gösterir. Bu anlamda
İzmir İktisat Kongresinde ” liberal ekonomi” modeline uygun
olarak “ faydacı eğitim” felsefesi benimsenmiştir. Bunun
kanıtı da, faydacı eğitim felsefesi fikrinin öncüsü John Dewey’in
Türkiye’ye davet edilmesidir. ( 1924) Dewey kalkınma için
gerekli eğitim hamlesinin başlatılmasını, eğitim hizmetlerinin
köye götürülmesi ile sağlanabileceğini belirtmiştir. Köye eğitim
hizmeti 1936 da başlamış ve bu tarih de 35.000 köyde ilkokul
yoktur. 16 Milyon nüfusun 12 milyonu köylüdür. Bunlardan
erkeklerin % 76.7 sı, kadınların ise % 91.8 i okur- yazar değildir.
İlk adım 1926 da Milli Eğitim Bakanı Mustafa Nejat tarafından
atılmış “ Köy Muallim mektepleri “ açılmıştır. Daha sonra 1936
da deneme amaçlı başlayan “ Köy Enstitüleri” 1940 da yasallaşarak
Türk Eğitim tarihinde doğan reform olmuştur. 1942 de Hasanoğlan
Yüksek Köy Enstitüsü açılmış ve 1946 da sayıları 21 e ulaşmıştır.
Kuruluşu üzerinden 6 yıl sonra programları ve dersleri değiştirilmiş,
1950 yılında da kapatılma sürecine girip 1954 de kapatılmışlardır.
1950 den sonra “ Marshall yardımı” nın gelişi kapatılma süreçlerinin
hız kazanmasına neden olmuştur. Bu yardım içinde “Köy Enstitüleri”nden
vazgeçilmesini sağlayan 12 kadar eğitim projesi vardır.
KÖY ENSTİTÜLERİ’nin başardıklarını şöyle özetleyebiliriz:
- Yüzyıllardır biriken feodal toplumun üretim ve yaşam biçimini
ortadan kaldırmaya başlamıştır.
- Bilimsel ve felsefi anlamda laik eğitim başlamıştır.
- Feodal toprak rejiminin değişimi toprak ağalarının kendilerinin
ortadan kaldırılma tehdidinin hissetmelerine neden
olmuştur.
- Sanayi için eğitilmiş, nitelikli iş gücü oluşmaya başlamıştır
- Sanat, edebiyat, bilim teknoloji de olumlu beklentiler oluşmuştur.
- Atatürk’ün özlediği demokratik toplum ve kültür için kurumsal alt yapı
oluşmaya başlamıştır.
- Ataerkil toplumdan çekirdek aile toplumuna dönüş belirtilerini vermeye
başlamıştır.
- Ezberci değil, analitik düşünen- sorgulayan birey yetiştiren demokratik
ve üretici eğitim başlamıştır.
Bu bağlamda yukarıda yer alan özellikler statükoyu rahatsız etmeye
başlamıştır.
Köy Enstitülerini kuranlarda yıkanlarda statükolarını korumak ve
güçlendirmek için hareket etmişlerdir.
Bu emellerini gizlemek için de “ Köy Enstitü”lerinin üzerinden politika
yapmışlardır.
Görüldüğü gibi, demokratik kültürden, bilim ve bilimsel düşünceden yana
olmayan her birey ve kurum “ Köy Enstitü”lerinin ortadan kaldırılmasında
birinci derecede sorumluluk sahibidir.
Bu gün önemli olan ; Köy Enstitüsü ruhunun yeniden kazanabilmektir.
Mustafa Demir
Kaynak: http://www.cumok.org/html/cumok/istanbul/koyenstitu.htm
Monday, July 31, 2006
Hieroglyphic

Dün akşam NTV'de Mısır ile ilgili bir belgesel dizi izledim.
Sözü uzatmayacağım, Champillion (fransız bilim adamı) , dünyanın yaşını ve oluşumunu çok merak ediyor bunu çözmek istiyor, 8 lisan öğreniyor, bugün British Museum da olan Rosetta Stone'nun üzerindeki hieroglyphic yazıyı çözmeye uğraşıyor, en sonunda kop dilini öğreniyor, (bunu öğrenmek için bir kiliseye gidiyor, orada çıkarılan seslerle hieroglyphic'ler arasında bağlantı kuruyor) ve hieroglyphic'lerin sessiz bir simgeden ibaret olmadıklarını kanıtlıyor. Çözdüğü ilk kelime de Ramses "Güneşin oğlu".
Rosetta Stone'a gelince; taş 1799 yılında bulunmuş. Napolyon'un liderliğindeki savaşı Fransızlar, İngilizlere karşı kaybetmişler. Fransız komutan taşa sahip çıkmaya çalışmış ve bir tücardan aldığını söylemiş ama faturasını beyan edemeyince!!!! Taş İngilizlerde kalmış. Neyse Fransızlar madem taşı alamıyoruz bizde kopyasını çıkartırız demişler ve sayısız kopyasını almışlar.
Ondan sonra da Fransızlarla İngilizler arasında taşın üzerinde yazılan yazıları çözme yarışı başlamış. Okuduğum kaynaklara göre Champillion yazıyı ilk çözen kişi. Tabiki farklı idalarda olabilir.
Durum böyle oluncada sabah sabah okumak için bir yazı dizisi araştırdım ve bu linki buldum...
http://www.crystalinks.com/hieroglyphicwriting.html

Yeni linklerime gelince;
http://www.ancientegypt.co.uk/writing/rosetta.html taş hakkındaki yazı.
buda farklı bir link.
http://www.askwhy.co.uk/judaism/0470Dating.html
bu linkde fena değil...
http://school.discovery.com/lessonplans/programs/hiddenegypt/
En eğlenceliside bu oldu...:-))
İsminizin yazılışını buradan bulabilirsiniz...
www.kingtut-treasures.com/hiero.htm
Buda benim adım, soyadım... Kar ortağımın dediği gibi memnun oldum efendim...:-))
Thursday, July 6, 2006
500 Yıl Önce Neler Olmuş

Tarih'de 500 yıl önce neler olmuş diye merak ettim ve bakın neler buldum:
1500 World population 400 million.
1501 First flush toilets.
1502 Coiled springs invented.
1503 Leonardo da Vinci begins painting the Mona Lisa. Michelangelo sculpts the David (finished in 1504). First handkerchief used in Europe.
1506 The building of St Peter's Basilica started in Rome under Pope Julius II. The idea of a church for the popes was conceived by Nicholas V during his reign (1447-1455.) Walls were erected, but construction stopped when Nicholas died. Building would be completed in 1626.
1509 Michelangelo paints the ceiling of the Sistine Chapel.
1510 Leonardo da Vinci designs horizontal water wheel, an early version of the modern water turbine. Pocket watch invented by Peter Henlein, who also invents the spring-powered clock.
1515 Coffee from Arabia appears in Europe.
1516 Music printed for the first time, in Italy. Erasmus produces a Greek/Latin parallel New Testament.
1540 Potato brought to Europe from South America. Ether, an early anaesthetic, was made from alcohol and sulphuric acid.
1545 First botanical garden established, in Italy.
1548 First theatre with a roof opens in Paris.
1550 Berretta family of Italy begin making guns.
1556 The worst earthquake in history in China's Shansi Province kill 830,000 people. Tobacco imported to Europe from America by French ambassador to Lisbon, Jean Nicot (after whom nicotine is named). [A decade later, Sir Walter Raleigh took tobacco to England and became largely responsible for popularizing smoking among Europeans.]
1565 The pencil invented in England.
1578 William Bourne, a British mathematician, draw plans for a submarine.
1580 Francis Drake completes circumnavigation of earth.
1582 Gregorian calendar adopted.
1583 Galileo demonstrates that successive beats of a pendulum always take place in the same length of time, regardless of the distance through which the "pendulum do swing".
1589 William Lee invents the first knitting machine, the stocking frame.
1590 Microscope invented by Dutch spectacle maker Zacharias Janssen. Shakespeare begin his career. Galileo experiments with falling objects.
1593 Galileo invents a water thermometer.
1599 Globe Theatre built in London on the south bank of the River Thames.
Friday, June 2, 2006
Ömer Hayyam

Çocukluğum hep hastanelerde geçti. Bir bakıma ameliyathanede büyüdüm diyebilirim!:-) Sözü uzatmayalım, bir projem var ve bu proje için doktor gerekiyor, bende bugün hastaneye giderek beraber büyüdüğüm insanları ziyaret ettim ve yardımlarını istedim!!!
Hastanede çalışan doktorlarımız okadar zor şartlar altında çalışıyorlar ki, sürekli dert dinleyip, kimselere dertlerini anlatamıyorlar...
Neyse bugün, doktor abilerimden birtanesi bana Ömer Hayyamdan üç dörtlük okudu. Eeee.. dedim bunu yazmam farz oldu artık...
Geçmiş günü beyhude yad etme,
Bir gelmemiş an için de feryat etme,
Geçmiş gelecek masal bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.
Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün...
Zira senin üstünde de otlar bitecek.
Ömer Hayyam
Friday, May 12, 2006
Kağıt Paranın Tarihçesi - Kazanova

Tarihi çok seviyorum. Böyle hemen hergünde ilgimi çeken birşeyin tarihçesini araştırıyorum. Geçenlerde kağıt parayı merak etmiştim, onunla ilgili bir araştırma buldum.
Bir ay öncede "Casanova" filmini seyretmiştim. O zaman kazanovanın kim olduğunu, gerçekte nasıl biri olduğunu merak ettim ve biraz araştırdım, kısa hikayeler buldum. Bugünde her ikisinede buarada yer vermek istedim.
KAZANOVA
Giacomo Casanova 1725 yılında Venedik’te dünyaya gelir. Babası aktör, annesi ise güzelliği tüm Avrupa’da nam salan bir aktristtir. Başlangıçta sürekli burnu kanayan ve hastalıklarla savaşan bir çocukken, etrafında bulunan güçlü kadınların ona iyi bakıp, onunla yakından ilgilenmeleri sonucu güçlü kuvvetli bir delikanlı olur.
- Erken yaşta zekasını ispatlayan Casanova, Padua Üniversitesinde öğrenim gördükten sonra Saint Cyprian rahipler okuluna katılır. Ancak ayyuka çıkan aşk skandalları yüzünden buradan kovulur. 1742 yılında doktorasını tamamlar.
- 1744 yılında Roma Kardinali Acquaviva'nın sekreterliğine getirilir. Ancak patlak veren skandalları sebebiyle buradan ayrılmak zorunda kalır ve Venedik'e gider.
- Casanova kemancılıktan sekreterliğe, casusluktan askerliğe kadar birçok yerde çalıştı. Yayımlanmış oyunları ve şiirleri bulunan efsanevi kahramanın en ünlü yapıtı epik bir otobiyografi olan "History of My Life" ( Hayatımın Tarihçesi)'dir.
- 1749 yılında hayatının aşkı Henriette ile tanışan Casanova, sevdiği kadına şu satırları yazar: "Bir kadının erkeği günün 24 saati eşit derecede mutlu edebileceğine inanmayanlar, Henriette ile hiç tanışmamış demektir." Buna karşılık Henriette ise Casanova'yı kırık kalbiyle başbaşa bıraktı.
- Katolik Kilisesi Soruşturma Bürosu tarafından yıllarca kovalanan Casanova 1755 yılında büyü yapmaktan dolayı tutuklanır ve hapse atılır. Ancak Casanova zekice bir planla buradan da kaçmayı başarıp soluğu Paris'te alır. Bir kahraman gibi karşılanan Casanova piyangodan kazandığı ikramiye ile Avrupa seyahatine kaldığı yerden devam eder.
- Casanova, bugünkü Çek Cumhuriyeti sınırlarında bulunan Dux şatosunda 4 Haziran 1798'de hayata gözlerini yumar. Ölümünden sonra ise bitmeyen tutkunun ve ölümsüz cazibenin simgesi haline gelir.
KAĞIT PARANIN TARİHÇESİ
Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kağıt para ise M.S. 806 yılında yine Çin’de ortaya çıkmıştır.
Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17 nci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kağıt paranın 1690’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Massechusetts Hükümeti, İngiltere'de ise "Goldsmiths" ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir.

A) OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA KAĞIT PARA
1) Kaime
Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk banknotlar idari, sosyal ve yasal reformların gündeme geldiği tanzimat döneminde tedavüle çıkarılmıştır. Banknotlar bu dönemde esas olarak reformların finanse edilmesi amacıyla basılmıştır.
İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında “ Kaime-ı Nakdiye-ı Mutebere ” adıyla, bugünkü dille “Para Yerine Geçen Kağıt”, bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde olmak üzere çıkarılmıştır. Bu paralar matbaa baskısı olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi mühür basılmıştır. Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması ve kağıt paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren matbaada bastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi sağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1862 yılına kadar çeşitli şekil ve miktarlarda kaime ihraç edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası “Bank-ı Osmani”, 1863 yılında Fransız ve İngiliz ortaklığında “Bank-ı Osmanii Şahane” adıyla bir devlet bankası niteliğini kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sık sık Avrupa piyasalarından borçlanmak zorunda kaldığı dönemlerde İngiltere ve Fransa, devletten ziyade, kendi idaresi altındaki bu bankaya güven duymuş ve mali ilişkilerini bu banka kanalıyla yürütmeyi tercih etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Bankası’na hükümetin hiç bir biçimde kağıt para basmayacağı ve başka bir kuruma da bastırmayacağı taahhüdünde bulunarak, 30 yıl süre ile kağıt para ihracı imtiyazını vermiştir. Osmanlı Bankası ilk olarak 1863 yılında, istendiğinde altına çevrilmek üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan banknotları tedavüle çıkarmış, 1863-1914 yılları arasında da çeşitli şekil ve miktarlarda banknot ihraç etmiştir.
Yukarıda belirtilen taahhüt verilmekle birlikte, Osmanlı yönetimi Osmanlı Bankası ile anlaşarak, halk arasında "93 Harbi" olarak bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, savaş masraflarını karşılayabilmek amacıyla kaime ihraç etmiştir.
2) Evrak-ı Nakdiye
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Bankası hükümetin avans ve banknot ihraç isteğini geri çevirmiştir. Bu anlaşmazlık, Banka’nın savaş döneminde banknot ihraç ayrıcalığını kullanmayacağını açıklaması üzerine giderilmiş ve Osmanlı yönetimi, 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkarmıştır. Bu banknotlar “evrak-ı nakdiye” adı altında Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etmiştir.
B) CUMHURİYET DÖNEMİ BANKNOTLARI

Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden evrak-ı nakdiyeler, Cumhuriyetin ilk yıllarında para bastırılamadığından, 1927 yılı sonuna kadar tedavülde kalmıştır.
Bir devletin egemenlik ve bağımsızlık sembolü olması nedeniyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, 30 Aralık 1925 tarih ve 701 Sayılı “Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun” kabul edilerek ilk Türk banknotlarının bastırılmasına karar verilmiştir. Bu kanun ile, mevcut evrak-ı nakdiyenin aynı nitelik ve miktarda kağıt para ile değiştirilmesi esas alınıp, paranın şekli ve basılıp değiştirilmesi gibi konuları düzenlemek üzere, Maliye Vekaleti’nden bir temsilcininin başkanlığında Ziraat, Osmanlı, İtibar-ı Milli, İş, Akhisar, Tütüncüler ve Akşehir bankaları ile Türkiye’de faaliyet gösteren diğer başlıca bankaların birer temsilcisinden oluşan bir komisyonun görevlendirilmesi hükme bağlanmıştır.
1) Birinci Emisyon (E1) Grubu Banknotlar
Dönemin Maliye Bakanı Abdülhalik Renda başkanlığındaki komisyon 9 aylık bir çalışma sonunda 1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000 liralık kupürlerden oluşan Birinci Emisyon Grubu banknotların basılması kararını almış ve basım işi, bir İngiliz firması olan Thomas De La Rue’ya verilmiştir. Bu banknotlar, filigranlı kağıtlara kabartma olarak basılmıştır.
Bu emisyon grubundaki banknotlar 1 Kasım 1928 Harf Devrimi’nden önce bastırıldığı için ana metinleri eski yazı Türkçe, kupür değerleri ise Fransızca olarak yazılmıştır.
İlk Türkiye Cumhuriyeti banknotları olan Birinci Emisyon Grubu banknotlar 5 Aralık 1927 tarihinde dolaşıma çıkarılmıştır. Tedavülde bulunan mevcut evrak-ı nakdiyeler ise, 4 Aralık 1927 tarihinden itibaren dolaşımdan çekilerek 4 Eylül 1928 tarihinde değerlerini yitirmişlerdir.
KAYNAKÇA:
Akyıldız, A. (1996): Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası, Kağıt Para ve Sosyo-Ekonomik Etkileri - Eren Yayıncılık
Köklü, A. (1947): Türkiye’de Para Meseleleri - Milli Eğitim Basımevi
Tekeli, İ. - İlkin, S.(1997): Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası - Banknot Matbaası.
Son olarakta para ile ilgili özlüsöz:
Eflatun''a sormuşlar;İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir ?
Eflatun tek tek sıralamış, Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.
Friday, May 5, 2006
Hıdrellez neymiş?- Neler yapmak gerekiyormuş!!!
Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.
İsim olarak Hızır ve İlyas adlı peygamberlerden türetilmiştir. Ankara yöresinde hıdırellezin gözükmediğine fakat otları kamçıladığına inanılır. O yılın bereketli geçmesi umuduyla kapı söğesine para kesesi asılır. Evin avlusunda, içinde hamur olan iki kaşık kıbleye karşı konur. Bunlardan birisine bu sene kısmet var" diğerine ise "bu sene kısmet yok" diye niyet edilir. Sabaha kadar hangi kaşıktaki hamur kabarırsa onun niyetinin gerçekleşeceğine inanılır.
Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir. Törenler baharda doğanın ve tüm canlıların uyanmasıyla eş anlamlı olarak insanların da talihlerinin açılacağı inancıyla, şanslarını denemek için yapılır. Hıdrellezden bir gece önce bahtını denemek ve kısmetlerinin açılmasını sağlamak isteyen genç kızlar yeşillik bir yerde veya bir su kenarında toplanırlar. İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait yüzük, küpe, bilezik gibi şeyler koyarak ağzını tülbentle bağladıktan sonra bir gül ağacının dibine bırakırlar. Sabah erkenden çömleğin yanına giderek sütlü kahve içip ağızlarının tadının bozulmaması için dua ederler. Ardından niyet çömleğinin açılmasına geçilir. Çömlekten içindekiler çıkarılırken bir yandan da maniler söylenir. Buna göre eşyanın sahibi hakkında yorumlar yapılır. Hıdrelleze özgü bu uygulama temelde bu şekilde yapılmakla birlikte, yörelere göre bazı farklılıklar da gösterebilmektedir. Son zamanlarda ise bu tören yalnızca evde kalmış kızların kısmetini açmak amacıyla yapılmaktadır.
Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler St.Georges Günü olarak kutlamaktadırlar.
Wednesday, May 3, 2006
İtalyan Grafik Sanatı
About
Search This Blog
About Me
Translate
Popular Posts
Yasal Uyarı
Fotoğrafların korunması konusu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m.84′de düzenlenmiştir. "Bir işareti, resim veya sesi, bunları nakle yarıyan bir alet üzerine tesbit eden veya ticari maksatlarla haklı olarak çoğaltan yahut yayan kimse, aynı işaretin, resmin veya sesin 3 üncü bir kişi tarafından aynı vasıtadan faydalanılmak suretiyle çoğaltılmasını veya yayımlanmasını menedebilir.
Fotoğrafların telif hakkı acupofcaffeine aittir. İzinsiz kullanımı durumunda her türlü yasal yola başvurulacaktır.
Blog Archive
geziyorum
Labels
- adalar (34)
- adana (1)
- akyaka (1)
- alaçatı (7)
- almanya (2)
- Amsterdam-Belçika (3)
- ankara (3)
- antakya (1)
- Antalya (10)
- assos (1)
- avusturya (9)
- ayvalık (4)
- baden baden (1)
- bafa gölü (2)
- batum (2)
- bodrum (1)
- bolu (2)
- bozcaada (3)
- bulgaristan (1)
- bursa (12)
- çatalca (7)
- çeşme (2)
- chios (4)
- Çıralı (5)
- colmar (1)
- cumalıkızık (1)
- cunda (5)
- dalyan (1)
- datça (7)
- doğu karadeniz (4)
- efes (1)
- eqisheim (1)
- fethiye (4)
- foça (3)
- Fransa (21)
- geziyorum (486)
- göcek (2)
- Gökçeada (6)
- gölyazı (2)
- greece (4)
- hiç. (1)
- iğneada (4)
- ispanya (11)
- ist (1)
- İstanbul (152)
- İstek-hikaye (2)
- italya (22)
- izmir (2)
- iznik (4)
- kapadokya (12)
- karadeniz (6)
- karagöl (1)
- kıbrıs (6)
- ku (1)
- kutlama (1)
- lavanta (1)
- likya yolu (5)
- linklerim (2)
- manyas (1)
- manyas kus cenneti (4)
- marmaris (1)
- okuyalım öğrenelim (27)
- ondan bundan birazda benden (351)
- pamukkale (1)
- polonezköy (3)
- Prag (3)
- romanya (1)
- safranbolu (3)
- sanatsal etkinliklerim (51)
- sapanca (1)
- Semtler (58)
- side (4)
- sinop (6)
- şirince (1)
- sofya (1)
- taraklı (2)
- tasarım (3)
- türkiye (181)
- uçmakdere (1)
- Ukrayna (9)
- urla (1)
- yalova (1)
- yaşam (14)
- yeme içme (1)
- yemeklerim (13)
- yunanistan (10)
sevdiklerim
mutfaktan nefis kokular geliyor
Yeni Eklenenler
Search this blog
Followers
Blogger Templates, Grocery Coupons and Daily Fantasy Sports.



