Wednesday, December 2, 2009

Kaz Dağları- 2.Bölüm- Yeşilyurt Köyü

Yeşilyurt Köyü, 1355 yılında, Oğuzların 24 boyundan biri olan ÇEPNİ boy'unun Anadolu'da yayılan üç beylerinden ikisi tarafından kurulmuş ve Büyük Çetmi ismini almış. ("Büyük Çetmi" Oğuzhanlar'ın 18. kolu anlamına geliyormuş).
Büyük kardeşin kurduğu Büyük Çetmi'nin karşısına küçük kardeş de “Küçük Çetmi” köyünü kurmuş . Her iki köy de karşılıklı iki yamaçtan birbirlerine bakıyorlar.
(Tabi ki Büyük Çetmi (Yeşilyurt) çok popüler, küçük çetmi de fazla bir şey yok, tepede, duvarındaki yazıdan okudum kadarıyla Ulusoylar’ın çok çirkin beton villa inşaatı var, bir köy kahvesi, bir de taş ev, manzara tabii ki çok güzel).
Büyük Çetmi köyünde, 500 yıl kadar Rumlar ve Türkler birlikte yaşamışlar, 1924 yılındaki mübadelede Rumlar köyü terk etmiş, 1970 yılında köyün ismi Yeşilyurt köyü olarak değiştirilmiş.
Yeşilyurt Köyü meydanında bulunan caminin mimarisi değişik. Kilise görünümü andıran caminin yapımında Yunanlı ustalar çalışmış. Bu nedenle yapıda camiden daha çok kilise detayları var.
Yeşilyurt köyü, doğu-batı yönünde 40 km boyunca uzanan Kaz dağlarının en batı kısmında yer alıyor ve deniz kıyısına uzaklığı 3 kilometre... ( Bu arada, bu dağda mitolojiye göre dünyanın ilk güzellik yarışması yapılmış).
Özellikle zeytin ve badem ağaçları ile kaplı köyün yamaçları şifalı bitki ve bin bir türlü baş döndürücü güzellikte kokular saçan çiçek ve otlarla bezeli… Köyde ayrıca tavşan, tahtalı güvercini, keklik, yaban domuzu bulunuyormuş.
Yeşilyurt Köyü'nün patika yolları yürüyüş sevenler için ideal bir parkur, ancak üzülerek belirtmek istiyorum ki çok fazla inşaat yapılıyor ve yürüyüşünüz otel inşaatları nedeniyle yarım kalabiliyor.
Yeşilyurt köyünde bir çok ev yenilenmiş dekoratif özellikler kazandırılmış ve butik otele dönüştürülmüş, eeeeeee hal böyle olunca da uçan rakamlar talep edilmeye başlanmış.
Bu köyü şimdi geri de bırakıyoruz ve benim favorim köyüm olan Adatepe köyü’ne doğru ilerliyoruz.


















Tuesday, December 1, 2009

Kaz Dağları, Assos - Bölüm-1

Sevgili dostlar bu bayramda da Kaz dağlarındaydık. Rotamız, Assos, Yeşilyurt, Adatepe, Çamlıbel köyü, Tahta kuşlar, Küçük Çetmiköyü, Hasan Boğuldu, Sütüven Şelalesi, Sarıkız (yarı yolu), Bektaş köyü, Sivrice koyu,Pınar başı köyü, Arıklı, Sokakağzıydı. Dolu Dolu bir dört gün geçti.
Bu gezilerin hastayız efendim...:-)
Gezinin ve yazının ilk bölümü- Assos, 2. bölümü, Yeşilyurt, 3.Bölüm, Adatepe, 4. bölüm, kazdağları, 5. bölüm kaldığımız pansiyon ve karışık bilgiler şeklinde tarafımdan planlandı, iyi yolculuklar...:-)

ASSOS

Assos, M.Ö. VII. Yüzyıldan bugüne, yaklaşık 2700 yıldır yaşamını sürdürmeye çalışan bir yerleşim alanı.(Bana göre 5-10 yıl içinde de artık bu yaşam savaşını tamamen yitirecek ve betonlar altında yok olup gidecek!)
M.Ö. VII yüzyılda Lesbos, Midilli Adasından gelen Methymanlı’lar tarafından kurulmuş. Daha sonra bu insancıklar Athena mabedini ve tepenin eteklerine doğruda antik tiyatroyu kurmuşlar. Tiyatrolu, Gymnasiumlu, acropolisli yaşam uzun bir müddet sürmüş.
Daha sonra, 14 yüzyılda Sultan Murat Hüdavendigar zamanında Osmanlı topraklarına katılmış ve Behramkale adını almış.






Akropol Eski Yunan kentlerinde, kentlerin yanı başındaki yüksekliklere verilen admış. Yunanca akropolis "yukarıda bulunan şehir" anlamına geliyormuş. Eskiden savaş zamanında kadın ve çocukları korumak, barış zamanında da tifo, kolera, cüzam gibi ölümcül hastalıklardan onları tecrit etmek için Hellen topluluklarında krallar oturuyormuş. Erişilmez yükseklikte, çok rahat savunulabilecek, kente tepeden bakan bir kale, ekilebilir toprak arazi ve sığınakmış.
Assosta hem denize, hemde karaya egemen olan Akropol 3 km uzunluğunda bir surla çevrili.
Gelmiş geçmiş en büyük filozoflardan biri, Aristo hayatının bir dönemini burada geçirmiş. Milattan önce 347 ve 344 yılları arasında bir felsefe okulu kurmuş ve işletmiş. Amacı Eflatun'un (Platon) ünlü eseri Devlet'te (Republic) sözünü ettiği ideal devlet şeklini hayata geçirmekmiş. Bu amaçla Atina'dan kalkıp buraya gelmiş, o dönemin yöneticisinin kuzeni ile evlenmiş ve ondan bir kız çocuğu olmuş.







Athena Tapınağı
“Athena, Yunan mitolojisinde akıl, sanat, strateji, barış ve savaşın tanrıçası. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan Hikmet Tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve baykuştur. Mızrak savaşı, zeytin dalı barışı, baykuş da bilgeliği temsil eder.”
Assos’ta, M.Ö.530 ‘da Akropolün en yüksek yerine kurulmuş olan Athena tapınağı, Anadolu’daki en eski Dorik tarzdaki tapınakların başında geliyormuş. Dorik üslupta olmasına karşın, İyon üslubunun özelliği olan çatı frizi varmış. Yanlarda 13’er, ön ve arkalarda 6’şar sütunla çevrili Pepiteros planında yapılmış.
İki basamaklı podyum günümüze ulaşabilmiş ama kazılarda ana bölümde bulunan Helenistik dönem çakıl mozaik döşeme ve sunak daha sonra yok olmuş!
Tapınağın kabartmaları, Paris Boston ve Arkeoloji müzesindeymiş.
Akropol’de, Eflatun ve Sokrat dan ders aldığınızı düşünerek, bir kadeh şarap eşliğinde gün batımını seyredebilir, tepeden denize doğru Agoraları, tiyatroyu ve Gymnasiumu görebilirsiniz. Yok bunu beğenmediyseniz akşam saatlerinde tapınağın kalıntılarına vuran ay ışığını, mehtabı yada Midilli’nin ışıklarını seyrederek bir zamanlar Aristo Mantığından faydalanan insanların bugün neden bu mantığın %1’ini bile kullanamadığını düşleyebilirsiniz.







Assos- İskele Antik Liman
1950-60 yıllara kadar Palamut ormanları varmış. Denizden 50 km içeriye kadar olan bu ormanlık alanda palamut ve meyveleri toplanarak, şu anda otel olarak kullanılan yerlerde depolanıyormuş ve daha sonra da yurt dışına sevk ediliyormuş.
Bu dış satım işine İzmir de Nazlı Ailesi İşletmeleri, İstanbul da ise mahalli ağızda salama yeler denen aileler yapılıyormuş. Nazlı han da ismini herhalde bu işletmeden almış.
Daha sonra vinil boya hammaddesinin icadı ve kullanılmasının yaygınlaşması ile palamut ve iliği ekonomik değerini yitirmiş, hal böyle olunca da ağaçlar kesilmiş ve odun kömürü yapılmış.
Şu anda kurutulmuş palamut meyvesi yörede üretilen halı ve kilimlerde doğal boya maddesi olarak kullanıyormuş. Tabi ki çok az sayıda.

Thursday, November 26, 2009

Kurban Bayramı-26.11.2009

Yine bir kurban bayramı geldi. En sevmediğim bayram bu bayram. Her yer kokmaya başladı. Yarın bir de kan gövdeyi götürecek...aman aman...
Neyse umarım gittiğimiz yerde fazla görmeyiz bu olayları...
Bu bayramın en güzel yanı uzun tatil olması...:-)
iyi bayamlar ve iyi tatiller...

Tuesday, November 17, 2009

H1N1- Gündem

Bu aralar grip çok salgın. Helede benim çalıştığım yerden dolayı bu gribi kapmamam imkansızdı. Eeee..hal böyle olunca ben de kaptım. H1N1 mi bilmiyorum. Çünkü testi 250TL ve ne özel sigort nede SGK karşılamıyor. O yüzden Dr.ların çoğu soğuk algınlarının tamamında hemen malum ilaca başlıyorlar.

Bende dr.'a önce öksürük şikayeti ile gittim. 2 gün içinde geçmedi, burnum akmaya başladı. (Birde ben soğuk algını olunca göz nezlesi olurum). Sonra göz, ve şiddetli öksürük derken çöktüm.
Ama çok önemli bir denetimimiz pazartesi günü başladı. Bu yüzden değil çökmek, dimdik ayakta olmam şarttı. İlaca rağmen haftasonunda komple yattım. Bugün daha iyiyim. Umarım yarına birşeyimiz kalmaz.

Kısacası eğer bu domuz gribi ise bağışıklık kazandım.... Yuuuuppppiiiii... aşı olmama gerek kalmadı. Çünkü aşıdan da kuvvetli olan kendi kendini koruma mekanizmam çalışmaya başladı...

Herkese sağlıklı günler dileğiyle...

Sunday, November 8, 2009

Ada da Sonbahar - 08.11.2009

Ayhan Sicimoğlu'nunda dediği gibi; Ada "Hastasıyız efendim". Sevgili dostlar şimdi Prinkipodayız. Gelsin meezeeeleeeer, kalamata zeytinler, çinekoplar,biralar.
Tabi bunları hak etmek için bugün tam tamına hiç durmadan 4saat 40 dk yürüdük.Kısacası "Büyük ada turunu" yürüyerek gerçekleştirdik.
Birde üzücü bir olaya tanık olduk. Orman yolunda ilerlerken bir sürü viraj gördük. Tam ben ne tehlikeli olduklarını düşünürken 2 delikanlı bisikletleriyle virajı hızlıca döndü. Sonra tam arkamı döndüm korkunç bir fren ve yerde savrulan bir kız, hemen arkasından arkadaşının savrulduğunu gören diğer kız frene bastı ve basmasıyla oda toprak yola savrularak sürüklendi. Arkadan gelen faytoncu allahtan kenara çekti ve durdu.
Kızın suratı birkaç yerden fena çizilmişti ve kanıyodu. Faytoncudan sağlık ocağının numarasını aldım, aradım ama cevap vermiyordu, 112 yi aradam oda açınca kapattı. Son bir kez daha sağlık merkezini denedik ve ambulans istedik. Bu arada kızı yerden kaldırtmadım. Biraz su ve ıslak mendile kol ve elini sildik. Hoş diğer arkadaşı çok panik oldu ve ağlamaya başladı. Kendi düşüşünü unuttu. Halbuki ben onun için daha çok endişelenmiştim. Çünkü o yamaç aşağı yuvarlanmıştı, orada kayalar ve taşlar vardı. Allahtan başını vurmadı sadece dizi yaralandı.
Neyse erkek arkadaşlarını çağırdık... Kızı hareket ettirmemelerini söyleyerek oradan ayrıldık.
İşte böyle kaza geliyorum demiyor ve geliyor. Hayatımızda da herşey böyle değil mi her an herşey değişebiliyor.

Bugün ilk defa 18 yaşıma geri dönmek istedim...














Saturday, November 7, 2009

Şile-07.11.2009

Özellikle 07.11.2009 yazıyorum, çünkü bugün hava inanılmaz güzeldi. Bizde yola çıktık, istikamet Polonezköydü. Ama yolda Sahilköy tabelasını görünce acaba nasıl biryerdir dedik ve saptık. Ne yazık ki Sahilköy, Sahilbeton olmuş. İç içe siteler ve olmayan yolları ile kabus gibiydi. Aklımızda kalsın, Sahilköy, Doğancılı, Kiraz??, yerlere birdaha uğranılmayacak. Bu yol Şilenin eski yoluydu, en azın dan yol güzeldi diyerek kendimizi sonunda avuttuk ve oradan Şileye çıktık. Ağlayan kayaların sahilinde yürüdük. Keyif yapan adam ve 3 arkadaşı mayolarını giymiş güzel havanın tadını çıkartıyorlardı.
İşte böyle, Kasım da havanın güzel olması muhteşem bir hediye...










Saturday, October 31, 2009

Tirilye - 29.10.2009




Bu köy de hal ettiklerimizden bir tanesi. Eski evleri bir güzel yıkıp yerine sevimsiz, sıvasız estetikten yoksun çirkin dikdörtgen beton yığınlarını bir güzel dikmişiz.
Aslında yol çok güzel bir yanda deniz diğer yanda orman kıvrıla kıvrıla gidiyorsunuz, tabi ki anında karşınızda sevimli site betoncukları çıkıyor onları da görmezlikten gelin diyeceğim ne diyeyim...




Köy sokaklarında dolaşırken fotoğraftaki yaşalı adam (87 yaşında) yanımıza yaklaştı ve dedi ki ben 1 yaşından beri buralıyım size anlatayım....
“Her yıl buraya karşıdan geliyorlar. Geçen yıl şu evin eski sahipleri geldi. Ben Rumca biliyorum, konuştum onlarla. Şu kilise var ya, şimdi burada 3 aile oturuyor !!! (Evet eski kilisede 3 aile kalıyor, ayakkabılarını kapı önünde bırakan, yırtık perdeleri olan bir yaşam...) Eskiden bu önündeki çeşmeden su akardı, kadınlar toplanırdı. Onun karşısındaki ev o kadının babasına aitti, şimdi yıktılar, şu evi diktiler (pembe bir beton). Bütün evler böyle eskiydi. Benim evimin arkasında bulunan bu 5 katlı binadan bahçeme yumurta, taş, çöp atıyorlar. Bende bahçemin üzerini kapattım. Aslında bu kadar katta izin yok burada.

Bu eski taş mektebin 3 kapısı var. Biri bu yanda diğeri arkada, ana girişte önde. Rumların zamanın da okuldu. Sonradan onlar gidince yetimhaneye döndü 1980’lerde de terk edildi. (okulun binası çok güzel, ön kapısında çocuk oturan fotoğraf. Uludağ ünv. restorasyon çalışmalarına başladığı söyleniyor ama ben pek bir kıpırtı görmedim). Yaşlı amca yukarıda çamlık kahvesine gidin diyerek biraz daha anlatıyor ve yanımızdan ayrılıyor.






Meydanın orada eski kilise vardı. Oranın da iç duvarlarını beyaza boyamış, pırıl pırıl tertemiz bir yemekhane yapmışız.!!!

Tarihi bir hamam var, onu da kullanmaya pek gerek duymadığımız için kapatmışız (allahtan ahıra falan çevirmemişiz).

Aya Stefanos Kilisesi (9.yy) Osmanlılar döneminde camiye dönüştürülmüş ve Fatih Camisi ismi ile yeni unvanını ve görevini üstlenmiş. (kapısı kilitliydi, sadece ibadet saatlerinde açıyorlarmış).

4 kilisenin ve 3 manastırın hikayesini kısaca böyle özetleyebiliriz .




Meydan da birçok zeytinci var. Bende çınar altındaki İsmail Emilden söz edeyim biraz. Dükkanda çok güzel eski bir kantar var ve bir sürü futbolcu resmi. Kendisi bir zamanlar Bursaspor da Santrafor olarak oynamış. Dedesi İstiklal savaşında yaralanmış ve Fransız bir hemşire olan Emiliano hayıtını kurtarmış, soyadı kanunu çıkınca o da Emil soyadını almışlar. Eski bir dükkan ve zeytinler var. Eşi tatlı ve nazik bir bayan. Yeni ve çok daha büyük olan diğer dükkanları biraz daha ileride denize yakın bir yerde. (genç bir çocuk işletiyor oğulları olabilir).
Yukarı da Çamlık kahve var. Korkunç bir beton binanın yanında. O tarafa bakmazsanız yamacın bu yakasından nefis bir deniz ve orman manzarasını görebilirsiniz.
Son olarak, küçük balıkçı limanın orada, zeytin, zeytinyağı ve hediyelik eşyaların satıldığı küçük dükkanlar var.
Birde 200 yıllık eski bir zeytinyağı sıkma makinesi, kaderine terk edilmiş bir şekilde balıkçıları ve turistleri izliyor.






Trilye'nin kuruluşuyla ilgili üç rivayet bulunuyor. Bu 3 bilgiyi sihirli tur dan aldım.
1.Cenevizliler zamanında Sivzi, Trilye ve Kapanca da üç köy var. O yılların korsanları bu köylere sürekli saldırırlar. Köy halkı dağınık kalırlarsa korsanlarla baş edemeyeceklerini anlarlar ve üç köy şimdiki Trilye'de toplanır ve Trilye oluşur.
2.M.S. 376 Hristiyan din adamları İznik'te toplanmışlar. İznik konsülü diye tarihe geçen olaydan din adamlar arasında yorum farkları ortaya çıkmış. Aya Yani, Aya Yorgi ve Aya Satri adlarında üç papaz başpiskoposla anlaşmazlığa düşünce afaroz edilmişler. Onlarda Trilye'nin bulunduğu yere gelmişler. Bu üç papazdan ötürü (tri: üç, İlya: papaz ) buranın adı Trilya olmuş.

3.Başka bir rivayet ise Latince Trilye kırmızı balık barbunya anlamına geliyor. Dere ağzında bol miktarda barbunya balığı bulunurmuş ve buradan Doğu Roma İmparatorlarına barbunya balığı götürülmüş.
Rivayetler bir yana 1330'lu yıllara kadar Bizans kasabası olan Trilye sonraları Osmanlı kasabası olmuş, 1900 başlarında ''Mahmut Şevket Paşa'' kasabası, 1963 yılında ise Zeytinbağı ismiyle anılmaya başlamış.






TARİHİ:
Köyün antik dönemdeki adı: Caesareia veya Briyllios olarak geçmektedir. Trilye adı: Briyllius’tan gelmiş olmalı.

Bizans kasabası Tirilye, 1330 larda, Osmanlı kasabası olmuş ve Tokat, Kütahya, Kastamonu’dan gelen Müslümanlar, kasabaya yerleştirilmişler. 1900 lerin başlarında, Mahmut Şevket Paşa Kasabası adını almıştır. 1924 yıllarındaki mübadele sonrası ise, Girit ve Selanik göçmenleri kasabaya yerleştirilmiş, kiliseler dahi, gelen göçmenlere mülk olarak verilmiştir. Kasabanın Rum halkı ise, Atina yakınlarındaki Rafine ve Neon kasabalarına gitmişlerdir. Daha önceki yıllarda Tirilye’de oturanlar:turistik amaçla, sıkça beldeye geliyorlar. Zaten, Yunanistan’daki Tirilye ile, Türkiye’deki kardeş şehir ilan edilmişler.

Tirilye, 1963 yılında, Zeytinbağı adını almıştır.Zeytinbağ adı, kasabadaki zeytincilik uğraşısından gelir.

TİRİLYE ADININ KAYNAĞI: Tri (üç), ilya (papaz)’dan meydana geldiği söyleniyor. Hıristiyanlığın ilk konsili toplantısında, muhalif üç din adamı; Aya Yani, Aya Yorgi ve Aya Sotiri aforoz edilirler. Müritleriyle birlikte, Tirilyenin bulunduğu yere yerleşirler.


GEZİLECEKYERLER:


FARUK ÇELİK KÜLTÜR MERKEZİ:
Tirilye’de, 1878 yılında kilise olarak yapılmıştır. Diğer tüm kiliselerde olduğu gibi, üç dikey sıradan oluşur. Dikey sıralar, birbirlerinden sütunlar ile ayrılır. Kilisenin apsisi yıkılmış ve buradan binaya giriş verilmiştir. Girişin üstü, yanlara göre daha yüksektir.

Yemekhane binası, Ekim 1923 tarihinde,Taş Mektepte açılan “Darü-l –eytam adlı fakir ve kimsesiz çocukların okuduğu okulun, sanat bölümünün (marangozhane, demirci gibi) atölye binası olarak kullanılmıştır. Yatılı bölge okulu olan burada okuyan 400 öğrenci, okul yemekhanesinin çok küçük olması nedeniyle, yemeklerini üç posta halinde, sırayla yedikleri okula tayin olan yeni müdür, yemekhane binasındaki atölyeleri “Dündar Evi” olarak bilinen, eski kiliseye taşıtmış ve yemekhane binası, bu tarihten sonra 400 öğrencinin rahatlıkla yemek yediği, okulun yemekhanesi olarak 1927 yılının Eylül ayında, okul kapanıncaya kadar kullanılmıştır.
Evet, burası günümüzde restore edilerek, Faruk Çelik Kültür Merkezi haline getirilmiş. Bu mekanda: ayin yapılıyor.


FATİH CAMİİ-ST STEPHANOS KİLİSESİ- BÜYÜK KİLİSE (KENOLAKKOS-TRİGLEİA) :
Eski bir Bizans kilisesidir. Adı: Aya Tadori’dir. Kilisenin ilk yapılışı: 720 li yıllara kadar iner. 19 metre yüksekliğinde kubbesi bulunuyor. Buraya: 4 adet başlıkları madenden yapılmış, motiflerle süslü sütunların taşıdığı ahşap beşik bir çatı ile kapalı bir revaktan giriliyor. Kilise olarak yapılan binada: mevcut mihrabın üzeri, yarım kubbe ile örtülü. Çift kademeli kasnağa oturan konik kubbe, hakim elemandır.

Bu kilise: Mudanya’nın alınması ile birlikte, camiye çevrilip, Fatih Camii adını almıştır. Ancak: 1918 yılında, Rumlar, kasabaya tekrar gelince, cami yeniden kiliseye dönüştürülür. 1922 yılında, Kurtuluş Savaşının ardından, yeniden camiye dönüştürülür. Eski kilise, yeni cami çok iyi onarım görmüş ve eski heybetinden bir şey kaybetmemiş.


YUANNES KİLİSESİ:
Rumların bölgeyi terk etmesinden sonra, özel mülkiyetin olmuştur. Bugün, halen konut olarak kiralanıyor ve ev olarak kullanılıyor. İçinde: 3 aile oturuyor. Dündar Evi olarak biliniyor. Ana giriş: kemerli taş bir kapıdandır. Giriş bölümü: 3 katlıdır. Giriş katında: pencereler küçük ve karedir. İkinci katta, pencereler daha büyüktür ve dikdörtgendir. Üçüncü katta ise pencere üstleri kemerle tamamlanmıştır. Şaşırmamak elde değil. Eski bir kilise, nasıl bir mesken olarak kullanılır, akıl alır gibi değil.


RESİMLİ KİLİSE-KEMERLİ KİLİSE (PANAGİA PANTOBALİSSA KİLİSESİ) :
1676 yılında, Dr.J.Covel tarafından hazırlanan el yazması bir belgede: kilisenin Panagia Pantobasillissa’ya (Meryem’e) adandığı belirtiliyor. İlk yapının: duvar tekniği ve başka özellikleri göz önünde bulundurularak, 13’ncü yüzyıl sonlarında yapıldığı kabul edilmektedir. İlk tabaka freskoları: 14’ncü yüzyıl başlarına, ikinci tabaka freskoları ise, 18’nci yüzyıla (1723) tarihlenmektedir.

İlk yapıldığında: kilisenin sütunlarının, İskenderiye’den getirtildiği ve tarihte duvarına ilk resim yapılan kilise olduğu söyleniyor. Kemerli kilise de denilen bu kilise: kasabanın denize yukarıdan bakan bir mahallesinde bulunuyor. Ama, maaselef, o ününü veren duvar resimlerini görmek, içeri bile giremeyebilirsiniz. Bugün terkedilmiş durumda. Kapısı kapalı, ancak duvar deliklerinden belki resimlerin bir kısmını görebilirsiniz. Zaten: buranın kilitlenmesinin sebebini de, bu resimleri görünce anlıyacaksınız. Çünkü, resimlerin üzeri, çeşitli şekilde kazınmış, isim ve yazılarla dolu, yani resimler bozulmuş.

AYA YANİ MANASTIRI (TAŞ MEKTEP);
İskele caddesinin batısındaki tepede bulunmaktadır. Yapının üzerindeki bir taş oymadaki yazıda: “M.MYPIDHS APXITEKTWN 1909” ifadesinden, mimarı ve yapım yılı anlaşılabilir.

1909 yılında, Papaz Okulu olarak neo-klasik tarzda inşa edilen, 1988 yılına kadar, İlkokul olarak kullanılan Taş Mektep adını almış, görkemli bir yapıdır. Kıbrıs Eski Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un, bu okulda eğitim aldığı ifade edilmektedir. Bu okulun müdürü, sonradan İzmir Metropoliteni olan Chrisostomos’tur. Bu bina: 1924 yılında: şehit, öksüz ve yetim çocukların okudukları “Darel Eytam Okulu” olarak, Kazım Karabekir Paşa tarafından açılmıştır.
Günümüzde: Uludağ Üniversitesine aittir. Restorasyonu tamamlanarak, Meslek Yüksek Okulu olarak kullanılmaktadır.


TARİHİ ÇAMLI KAHVE:
Taş Mektep yanından yukarı çıkıldığında, Tirilyenin balkonu olarak tabir edilen buraya varacaksınız. Tirilye’de bulunup da, çamlı kahve’de çay-kahve içmeden ayrılmak olmaz.Yorgunluğunuzu burada gidermeyi deneyin. Burada: asırlık çınarların altında, denize ve zeytin bahçelerine bakarak çay içebilirsiniz. Daha önce kullanılmaz durumda olan bu alan, şimdi pırıl pırıl bir çay bahçesi. Püfür püfür esiyor ve manzara şahane. Tam bir tepe olduğu için çevredeki yöreler kuşbakışı görülebiliyor. Bir tek, kahvenin karşısında, önce otel olarak inşa edilen, ama şimdi site olarak kullanılan bina, göz zevkini bozuyor.

KAPANCA LİMANI:
Tirilye’de, Roma döneminden kalan Kapanca bölgesindeki antik liman; her tarih döneminde, en önemli kıyı ulaşımının stratejik odak noktası olmuştur.
Tarihsel kaynaklarda: 9’ncu yüzyıldan 14’ncü yüzyıla kadar Tirilye ve çevresinin ne durumda olduğu hakkında fazlaca bilgi yok. Ancak, 1261 yılında, Nimpheaum Antlaşması ile Mikhael Palaiologos tarafından, Cenevizlilere Marmara sahillerinde ticaret garantisi verilince, Cenevizlilerin Appolonia Gölü kuzeyinden elde edilen tuz madeni ihracında, Tirilye ve Apomeia (Mudanya) limanlarını kullandıkları belirlenmiş. Bu tarihlerde, Tirilye’nin önemli bir liman kenti olduğu varsayılıyor. Burası, ayrıca, bereketli topraklarından elde edilen ürünleri: Bizans imparatorluğunun merkezine aktaran, kendi ticareti açısından da işlevsel önemi büyük olan bir liman kentidir.

kaynak:
http://www.gezi-yorum.net/bursa-mudanya-zeytinbagitrilye/

Friday, October 30, 2009

Cumalıkızık- Halloween

Bu fotoğrafı Cumalıkızık da çektim. Günde 31 Ekim olduğuna göre yayınlamak lazım dedim.
Bu arada aklıma kabak oyduğumuz günler geldi. Kabaklarımızı birşeye benzetmek için verdiğimiz çaba ve sonucun da verdiğimiz emekle uzaktan yakından alakası olmayan sanat eserlerimiz görülmeye değerdi. Tabiki attığımız kahkahalar korku dolu gecenin ilk sinyallerini veriyordu... kehhhh...kehhhhh....



Yarında Trilye'yi anlatırım.

About

.
 
google-site-verification: google6264df489a134469.html