Wednesday, January 9, 2008

Brüksel- 30-31 Aralık 2007

Gezimizin son durağı Brüksel'di. Son 4 gün'dür çok hastayım. O yüzden her zamanki gibi önce fotoğraflar sonra yazı diyorum... Yiyecek fotoğraflarını koyup hainlik yapmak istemiyordum ama gri ve puslu Brüksel'i sadece sevdiren bu yeme içme bölümü oldu :-) Birde son karedeki tonton teyze turistlerin arasında kendine resim çekmek için yer bulmaya çalıyordu...Süperdi...

Posted by Picasa




Posted by Picasa





 
 
 
 
Posted by Picasa

 
 
 
 
Posted by Picasa

 
 
 
 
Posted by Picasa

Saturday, January 5, 2008

Bruges- Aşıkların Kenti

 
Amsterdam'ın yazısı nihayet bitti. Sıra geldi Bruges'e.
Bruges'de ne kadar insanın yaşadığını bilmiyorum (bazıları 45 bin bazıları da 3 bin kişi diyor) ama yılda 3 milyondan fazla turistin bu şehri ziyaret ettiğini okuduğum bir kaç kaynağa dayanarak söyleyebiliyorum. Rakamlara bakınca Bruges aslında çok ufak bir şehir değil. Belçika'nın en önemli şehirleri arasında yer alıyor. Aynı zamanda West -Flanders'lerin başkenti. Bruges'e Brüksel'den her 20 dk.da bir kalkan trenlerle ulaşabiliyorsunuz. Biz de sabahın çok erken saatinde Midi/Zuid'den kalkan trene bindik ve 45-50 dk'lık bir yolculuktan sonra şehre ulaştık. Daha önceki yeni yıl gezimde Siena ve St.Gimignano'yu anlatmıştım. Bu şehirde de oraların havası var. Ortaçağ'dan kalma bir şehir deniyor. Ama bazı kaynaklar bunun tam olarak doğru olmadığını bazı yapılarda 19 yy. neo-gotik tarzının görüldüğünü belirtiyorlar.
 
Posted by Picasa

Aşıklar kenti olarak bilinen Bruges için bence bir gün yeterli değil.
2000 yıllık bir tarihi olan bu şehrin kısa bir tarihçesini vereyim.İlk olarak 9 yy. da Viking'ler Reie nehrinin sonunda buraya yerleşmiişler. Eski İskandinav kelimesi Brygga'dan Bruges ismi gelmiş. Liman anlamına geliyormuş. Liman şehri olmasından dolayı önemi gün geçtikçe artmış. 13.yy. da tüm Avrupa'ya bu liman şehrinden Flaman elbiseleri gönderiliyormuş. Tabi bu kadar kuvvetli ve ünlü olunca Fransa buraya saldırmış ama Bruges'ler tarafından püskürtülmüş. (14yy.da) . Yine bu yüzyılda Kuzey Avrupa'nın deposu olmuş ve şehirde italyanca, ispanyolca ve diğer avrupa dillerini duymak mümkünmüş. 15yy.da Antwerp limanının daha büyük olması ve tekstil endüstrisindeki durgunluk bu liman şehrini vurmuş.Yine de boş durmamışlar ve son dönem gotik tarzında inanılmaz kiliseler ve binalar yapmışlar.
 
Posted by Picasa

16 yy. da tüm bunlar hatıralarda kalmış ve onların deyişiyle kış uykusuna yatmışlar. 1800'lerin ortasında Belçika'nın en fakir şehri olmuş. 20.yy. da ise turizmi keşfetmişler ve uykudan uyanmışlar...!!! Şehrin 10 mil dışındaki yeni liman Zeebrugge çalışmaya ve hareketlenmeye başlamış. Çok sayıda kanalları, köprüleri ve taş evleriyle Bruges "Kuzey'in Venedik'i" unvanını almış...!!! Bruges UNESCO'nun World Heritage listesine alınmış.
Görülecek yerleri, Minnewater (aşıkların gölü olarak da biliniyor), Kanallar, Beguinage, Our Lady's Church, St.John's Hospital, Salvator Cathedrali, Gruuthuse, Market, Belfry, Burg square, Holy Blood, Godshuzen...
Tabi ki bir de şehrin eski kapısının oradaki yeldeğirmenleri...
 

Hepsini anlatmayacağım. Sadece bir ikisinden kısaca bahsedeceğim. Minnewater, Dutch (Flemenkçe'de) "Minne" aşk demekmiş. Bruges'ün sembollerinden biri olan kuğuları bu park alanında çokça görmeniz mümkün. Bir rivayete göre şehrin yöneticilerinden biri olan Pieter Lanchals (Uzun boyun)demekmiş. Bu ailenin arması Kuğu'ymuş. 1488 yılında Maximilian tarafından Bruges halkı sonsuza kadar kuğulara bakmakla cezalandırılmış.!!! Neyse, yazın gitmenizi ve bu güzel gölü doyasıya seyretmenizi tavsiye ederim.
 
Beguinage'den (Begijnhof) Amsterdam'da bahsetmiştim. Burada da aynı yer var. 1245 yılında kurulmuş. Yüksek ağaçların bulunduğu bahçeden buraya giriliyor. Evlerin çoğu 17-18 yy'a ait. Beguinage, anladığım kadarıyla 13 yy da Beguine movement adında bir dini akımmış. Rahibeler geleneksel yeminlerini etmiyorlarmış. Sadece bağlı kalacaklarına dair bir yemin ediyorlarmış. Beguinages denilen şehrin dışındaki bölgede yaşıyorlarmış. İsim de buradan geliyor. Hoş çoğu yeminlerini bozup tekstil işinde çalışıyormuş. Aslında zengin ailelerin kızları da bunlara katılıyormuş. Grand mistress of the Beguinage da güzel evlerde yaşıyorlarmış. Fakir beguines'lar da bir kaç rahibenin bir arada yaşadığı evlerde yaşıyormuş. Sanıyorum zenginlik yüzyıllardan beri insanlara bir ayrıcalık getiriyor.
 
Gruuthuse evi ve müzesi. İsmini Gruuthuse ailesinden alıyor. Gruut buğday (kabuksuz arpa) anlamına geliyormuş. Ortaçağ'da bira yapımındaki ana madde. Bruges lordu buğday satışında tekelmiş. Bu yüzden isim de buradan gelmiş. Gruuthuse, buğday evi. Aile fertleri ya diplomat ya da sanatsevermiş. Bahçesindeki heykelin altında ünlü fransız mottosu yazılı. Yazının sonunu o mottoyla bitirmek istiyorum.
 
Posted by Picasa

Market Place (Grote Markt) 1996 yılında trafiğe kapatılmış. Belfry kulesi var. Biz de fotoğraflarımızı bu kuleden çektik. Tüm tarihi binalar da bu meydanda.
Meydanın güneyinde gördüğünüz o şeker gibi evler Ortaçağ görünümlü ama çoğu o dönemden kalmamış. O döneme uygun olarak 19 yy da inşa edilmiş. yazın cafeler masalarını dışarıya çıkarıyorlarmış. (fotoğraflarda gördüm). Aynı Siena gibi. Ehhmm..ehhmmm... artık bu kadar bilgi verdim. Gittiğinizde benim için de bir Blanc Bruges içersiniz değil mi? :-)
 
Belfry Kulesi. 83 metre yükseekliğinde. 1240 yılında yapılmış. 1280 yılında yangında yanmış. Sonra yeniden inşa edilmiş ama 1493 ve 1741 yılında yeniden yanmmış. Zavallı kulenin kaderi işte... Şehrin en önemli dokümanları burada saklanıyormuş. 47 çanı olan bu kulenin çanlarından farklı şekilde ses çıkıyor. Her birinin de anlamı farklı (tehlikeyi haber veren çan sesi, önemli duyuru çan sesi. vb.) Biz yeni yıl çan sesini duyduk. İnsancıklar nasıl akıllarında tutuyorlar acaba bu sesleri:-)
Neyse tam 366 basamakla kuleye çıkılıyor. Yerse demek istiyorum. Biraz nefes nefese kaldıktan sonra tepe noktaya daracık merdivenlerden (sona doğru daralıyor) çıkıyorsunuz. Yanınıza ufak fotoğraf makinası alın. Çünkü elinizi telden dışarıya çıkarıp objektfinizi ancak dışarda tutabiliyorsunuz. Elinizde minik olmalı tabi ki...:-))) Bir zamanlar bu meydanda 394 stand varmış ve insanlar elbiselerini satıyormuş. Vallahi biz o dönemden birşey görmedik. Sadece bu dönemde kurulan bir buz pisti (yeni yıl için) ve kayan insanlar gördük.... Yukarı çıkmak isteyenlere bol şans diliyorum...:-)))
 
Şu dantel merakını da anlatayım da kurtulayım. Fakirlik döneminde halk bunalıma girince kadınlar evlerinde dantel örmeye başlamışlar, bu da yeni bir endüstri doğurmuş. Sanıyorum şimdi bunalımdan çıkmışlar çünkü artık dantel örmüyorlarmış (eskisi gibi)!!! Tahta çubuklara bağlanan bu yöntem epey bir zor ve sabır gerektiriyor. Hiç bana göre değil.....
 
Şehrin dış kapısında 5 tane yel değirmeni var. Görmek isterseniz. Bende güzel fotoğraflarını çektim. Bir parktan gidiyorsunuz. Bankları yeşil ve yılan figürü var.Ne anlama geldiğini öğrenemedim ne yazık ki?
Posta kutuları kırmızı.Çok canlı ve benim de çok hoşuma gitti. Bruges, Brüksel'den çok daha güzel o yüzden aynı zamanda yapacaksınız buraya daha fazla zaman ayırmanızı tavsiye ederim.
 
Posted by Picasa


Biz biraz kısa tutmak zorunda kaldık. Çünkü Bruges'e vardığımızda dönüş biletimizi alalım dedik. Biletçi panik amcam dedi ki grev var. Her an olabilir. Şimdi bilet almayın. Nasıl olsa çok kalabalık değil. Hem burada kalabilirsiniz!!! Ben sizin yerinizde olsam 12'den önce dönerim dedi.
Yaaa... olamaz. Hemen karşısındaki turizm bürosuna yollandık. Olayı anlattık. Oradaki rahat amcam da gerinerek yaaaa...öyle birşey söylendi ama merak etmeyin gidersiniz. MERAK ETMEYİN Mİ!!! (Brüksel bu arada gri havası, çukurları ve grevleri ile ünlü, adamlar dk. başı grev yapıyor...!!! )
O zaman rahat amcaya güvenelim dedik.... Saat 14:00 de geri döndüğümüzde, tam bilet aldık perona gideceğiz. Grev başladı. Haydi... şansa bak... Aslında gerçekten şansa bak... Çünkü istasyonun hemen yanıbaşında kurulan buzdan heykeller müzesini gezdik...Brüksel'i anlattıktan sonra burayı da anlatırım. Neyse bir şekilde geç de olsa trene bindik....:-)) Bu da böyle bir maceraydı. İstasyonun içi çok güzel... Duvarları resimlerle süslü...5dk. ayırın derim...

 
Son olarak diyorum ki. Bu ufak şehri doyasıya yaşayın. Sokaklarında dolaşın, kanal turu ve fayton turu yapın. Mutlaka bahar veya yazın ziyaret edin.
"PLUS EST EN VOUS" "HERE IS MORE ON YOU"....
 
 
 
 
Posted by Picasa

 
 
 
 
Posted by Picasa

Thursday, January 3, 2008

Amsterdam-Aralık2007

Turu kendim düzenlediğim için son derece güzel ve sorunsuz geçti. Otellerimiz şehrin merkezindeydi ve ekstra konforluydu!!! Bu benim Amsterdam'a ikinci gidişimdi. Bundan sonraki gidişimiz umarım bir bahar ayında olur... Lalelerden yapılmış halıyı görmeyi çok istiyorum. Amsterdam'a gittiğinizde "I am Amsterdam" almanızı tavsiye ederim. Gün be gün şehirde neler olduğunu anlatıyor. Bir de "I am Amsterdam" kartı kullanmanız yararınıza olacaktır.


Hollanda "Netherlands" yani alçak ülke anlamına geliyor. Deniz seviyesinin altında olduğundan batmaması için kanallar açılmış.Amsterdam'daki kanalların en büyükleri Singel, Herengracht, Keizersgracht, Prinsengracht. Singel kanalı şehri Ortaçağ'da tam olarak çeviriyormuş. Şimdilerde ise Muntplein meydanında Amstel nehiri ile buluşuyor. Şehrin merkezine yakın olduğu için bu kanal boyunca bir çok cafeye ve restauranta rastlayabiliyorsunuz.
 

Herengracht ile birlikte diğer iki kanalın yapımı (Keizers ve Prinzengracht) 1658 yılında tamamlanmış. 17. yüzyılda bu kanal boyunca Aristokratlar yaşamış. Çok şık evleri bu kanal boyunca görebilirsiniz. Özellikle de 464 ile 436 numaralar arasında. Bugün bu kanal üzerindeki 400'den fazla ev koruma altındaymış.Bir zamanlar bu kanal boyunca yaşamak çok ayrıcaklı olduğundan savcı evlere 8 metrekare sınırını getirmmiş. Tabi ki "Prens'in evi" dışında. (No:54). 527 nolu evde Tsar Peter yaşamış. Bir zamanlar soyluların yaşadığı bu evler bugün ofis ve müze olarak kullanılıyor. Bu kanallardaki evleri isimleri ile bilmemizin ayrı bir nedeni var tabi ki... Elimdeki Türkçe kaynaklardan birine güvenerek bu kanal boyunca bir restaurant aradık. 576 numaradan 16 numaraya kadar yürüdük. Ama 16 numarada aradığımız yer karşımıza çıkmadı. Neyse biz de soluğu Haarlemmerstraat da aldık. Buraya daha sonra geleceğim.
 
Keizersgracht "imparator kanalı" olarak biliniyor. Hendrick de Keyser tarafından tasarlanan ve ölümünden bir yıl sonra oğlu tarafından tamamlanan (1622 yılı) 6 başlı ev de burada. Apollo, Ceres, Mars, Minerva, Bacchus ve Diana. Bir zamanlar lise olarak da hizmet veren bu bina 2006 yılında satılmış. Bu kanal diğerlerine oranla daha sessiz. Ayrıca bu kanal boyunca "kanal evleri" de görmeniz mümkün.
 
Posted by Picasa


Prinsengracht "Prens kanalı". Ne yalan söyleyeyim aynı zamanda benim de kanalım!!! Burayı çok beğendim. Amsterdam'ın en uzun kanalı. Bu kanal boyunca nefis cafeler, galeriler ve kanal evler var. Kanalın batı tarafında "Jordaan" bölgesi var. Bu bölgede bir zamanlar işçiler yaşamış. Şimdilerde ise genç nüfusun çoğu ve sanatçı atölyeleri burada bulunuyor. Daracık sokakları ve minik köprüleri var. Küçük kanallarla birbirine bağlanıyor. Prinsengracht ile Brouwersgracht (no2) da Amsterdam'ın en eski cafesi var. Cafe Papeneiland. 1642 yılında kapılarını kahve severlere açmış. Bu iki sokağın birleştiği yerde "paper mill lock" köprüsü var sol tarafta. Buradan manzara gerçekten çok güzel. Köprüyü değişik açılardan izlemenizi tavsiye ederim.



Gelelim, Haarlemmerstraat'a . Gurme restaurantlarının bulunduğu sokağa. Sokak nefis kokularla dolu. Bu da nefis yemekler demek. Eldeki bilgilerimize dayanarak LOF'a gittik. Yemekleri güzeldi. Aşçısı çok zevkle yemek hazırlıyordu. Mutfak açık olduğu için herşeyi yakından görüyorduk. İç dekoru hiç güzel değil, hatta dışarıda tabelası bile yok. Ekmekleri plastik sepet içinde getiriyorlar. Menü yok. 3 ana yemeği var. 3 başlangıç ve 3 -4 tane de tatlı. Size sözlü olarak beyan edilen yemeklerden anladığınız kadarı ile spiraşinizi veriyorsunuz ve merakla bekliyorsunuz. Arka tarafı daha güzel (biz de şans eseri orada oturduk) mutlaka rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Buradan aklımda kalan anı Mr.Baston. Epey uzun boylu ve dik yürüyüşlü bir garson vardı. Tabağımızdaki yemeği bitirmezsek bize bulaşıkları yıkatır düşüncesi ile her şeyi silip süpürdük...:-)) Zaten büyük tabaklardaki küçük yemeği bitirmek hiç zor olmuyor...:-)) 62 numaradaki bu ilginç yeri isterseniz deneyebilirsiniz. (Pazar günleri kapalı). Benim aklımda buranın tam çapraz köşesindeki ufak restaurant kaldı....

 

Gelelim "SPUI" ye .... Amsterdam'da en beğendiğim meydanlardan biri de burasıydı. Etrafında küçük cafeler ve kitapçılar vardı. Bir de burada Begijnhof denilen bir yer var. Eskiden rahibelerin yaşadğı bir yermiş. Bugün de yanlız kadınların yaşadığı bir yer. Ahşap bir kapıdan içeriye giriyorsunuz ve bahçenin etrafında dizilmiş ufak tarihi evler karşınıza çıkıyor. Yolunuz Amsterdam'a düşerse benim için Spui'de oturup bir kahve için lütfen. 5 ve 24 no'lu tramvaylar geçiyor. Cuma günleri kitap pazarı, Pazar günleri de resim ve diğer sanat eserlerinin satıldığı bir pazar kuruluyor. 1882 yılında doldurularak meydan yapılmış. "Het Lieverdje"("the littledarling") heykelide burada. Genç Amsterdam'ı temsil ediyormuş...!!!

 
Şimdi de "Leidseplein" dayız. 17 yy.da çiftçiler ve köylülerin arabalarını park etmeleri için vagon park yeri olarak inşa edilmiş. Leidseplein ismini de Amsterdam'dan Leiden'e giden ana yolun sonunda olduğu için almış. İlk akşam yemeğimizi burada yedik. Cümbüşlü bir yer. Lido tiyatrosu, Paradiso ve Melkweg, tiyatrolar, sokak satıcıları ve göstericileri her şey var burada. Biftek restaurantları da burada. Burası benim için çok kalabalık. Gece hayatı ve cafeler de burada... American Hotel'de bu meydanda. Aristokratlar, sanatçılar kahvelerini bu otelin cafesinde içiyorlarmış. Önündeki minik havuz fena sayılmaz ve yeşil geniş meydan da güzel görünüyor.
 
Posted by Picasa


Müzelerin olduğu "Museumplein" deyiz. Burada Van Gogh Müzesi, Rijksmuseum ve Diamond Center müzeleri ile birlikte dünyaca ünlü Concertgebouw Konser salonu var. Geniş yeşil bir alanın etrafını çevirmişler diyebiliirim. Çok kalabalık olsalar bile müzeleri gezmenizi tavsiye ederim. Van Gogh Müzesi'nde çoğu kendisine ait çok güzel tablolar vardı. Buranın cafesinde oturup yeşil alanı seyrederek yorgunluk kahvemizi yudumladık. Ama size tavsiyem Concertgebouw'da önceden bir konsere bilet almanız ve buranın cafesinde oturup bir kahve içmeniz. Ya da konyak...!!! Buranın hemen arkasında "Fashion District" var. Doğal olarak nelerin olduğunu tahmin edersiniz. Bu sokaktan çıkmak pek kolay olmuyor.Ama hemen yanında Vondelpark var. Tamamı 3.3 km olan bu parkta yazın açık hava konserleri veriliyormuş. Bu parkın giriş kapılarının birine çok yakın bir yerde hoş bir sokakta Atlas Hotel var. Fiyatları da fena değil. Otel arıyorsanız ve müzeleri dolaşmak istiyorsanız parkın yanı başındaki bu oteli tavsiye ederim. Bizim otelimiz Apollolaan'daydı. Burası için daha çok yerleşim bölgesi diyebilirim. Zengin Amsterdamlıların yaşadığı muhteşem büyük evlerin bulunduğu geniş caddesinin kenarında yer alıyordu. Oldukça sessizdi ve yerel lokantalar vardı.
 
Albert Cuyp- Market. De Pijp bölgesinde yer alan bu pazar yerinde alışveriş 1904 yılında başlamış. 300 den fazla stand var. Alışveriş için en ucuz yer. Her şey var, çiçekten çukulataya, peynirden balığa vs... Cumartesi günü sabahın erken saatinde buraya uğradık. Sokağın ismini hatırlamamda cafenin ismini hatırlıyorum. Patisserie Kwekkeboom. Sitesinden adresini alabilirsiniz. Kahvenin yanında zencefilli-bademli kurabiye ikram ediyorlar. (Zaten Amsterdam'da bu bir gelenek). Buradakinin tadı epey lezzetliydi. Bademli çöreğini tavsiye ederim. 1900 yılından beri hizmet veriyormuş!!! Buranın yakınında Heineken bira fabrikası var. Oraya kadar gittik ama ne yazık ki içeriyi gezemedik çünkü kapalıydı. Ama tatil zamanı gitmezseniz burayı gezin derim. Biranın yapılışını gösteriyorlarmış ve gezinin sonunda da bira ikram ediyorlarmış. En güzel kanal evlere ait fotoğrafımı hemen bu fabrikanın önünden çektim. Amstel nehri şehrin içinden geçiyor. Şehir de ismini buradan almış zaten. "Aeme stelle" su ile dolu zengin bölge. Burası eskiden Amsteldam adında ufak bir balıkçı kasabasıymış, büyüyerek Amsterdam olmuş. Bu nehrin kenarında "gay parade" yapılıyormuş...
 
Singel kanalı üzerinde Koningsplein ile Muntplein arasında dünyadaki tek yüzen çiçek pazarını bulmanız mümkün. Ben buraya bayıldım. Burada çektiğiim fotoğrafı da Yıldız arkadaşım çok beğenmiş. Rengarenk her türlü laleyi burada görmeniz mümkün ve tabi ki diğer çiçekleri de. Buraya uğramanız şiddetle tavsiye edilir. Magere Brug, bu köprünün ilginç bir hikayesi var. Magere kardeşler için yapılmış. İkisi de köprünün bir tarafında yaşayacakmış ve birbirlerini köprüden geçerek ziyaret edeceklermiş. Köprü o kadar dar yapılmış ki, iki yaya zorlukla yanyana geçiyormuş. "Mager" Dutch dilinde dar anlamına geliyormuş. 1871 yılında trafiğin artmasıyla köprü genişletilmiş. Kanal turu yaptığımız zaman köprüyü görme şansı bulabildik. Ama fotoğraf çekmeyi seviyorsanız bir akşam mutlaka buraya uğrayın derim.
Gez gez bitmedi.....dediğinizi duyar gibi oluyorum...:-)) Ama az kaldı bitiyor...
Artis Zoo, burada "Dutch United East India Company Ship" var. Fotoğrafını çektim müsait bir günde yayınlar ve anlatırım detayları.
 
"Magna Plaza"- "Dam Square" II. Dünya Savaşı'nda ölen Hollandalılar için yapılan bir anıt var burada. 400 yıl kadar önce "Dam Square" balıkçılarla çevrelenmiş bir alanmış. Leylekler bu alanda balık artıklarını paylaşmak için cirit atarmış. Şimdiler de ise insanlar cirit atıyor. Yeni yıla 32 saat kala fotoğrafını burada çektim. Hareketli bir partiye hazırlanıyorlardı. Ünlülerin balmumundan heykellerinn sergilendiği, dünyada 6 tane olan ünlü Madame Tussaud müzesi de burada. Bu meydanın hemen arkasında Red Light District var. Burada en çok konuşulan dil Türkçeydi!!!!.... Gitmişken görmek lazım. Madem red light var o zaman Blue light district de olmalı değil mi... neden olmasın ki...:-))) Bu bölgenin ortasında "Oude Kerk" kilisesi var. Amsterdam'daki en eski kilise. Buradaki kuleye çıkmanızı ve şehri seyretmenizi tavsiye ederim.
 
Posted by Picasa

Son olarak central station. İstasyon olarak çok güzel, buranın önünden tüm tramvaylar ve feribotlar kalkıyor. Kanal turunu da buradan alabilirsiniz. Yeşil, Kırmızı, Mavi kanal turları dışında bir de "aşıklar" , "night" vb. kanal turları var. Yeşil tur en güzel kanalda. Hop on Hop Off Day Pass bileti alırsanız 14 duraklı bu kanal turunu yapabilirsiniz ve biletiniz 24 saatlik. Amsterdam kanal turu yapılmadan bitirilmez. Geziniz tamamlanmış olmaz...:-))
Posted by Picasa

 
Coffee Shop'ları çok ünlü. Burada 5 grama kadar hafif uyuşturucu yeşil beyaz etiketli olarak satılıyormuş. Cake, cookies adı altında... Bu shopların çoğunun tabelasında Bob Marley'in fotoğrafı ve renkleri var. Bu dükkanların önündeki kalabalıktan ve gülen suratlardan ve şiddetli kokudan içersinde çılgın partilerin döndüğünü anlamamanız mümkün değil.
Bakıyorum da anlatmadığım bir şey kaldı mı? Benden bu kadar... gerisini keşfetmek size kalmış.

About

.
 
google-site-verification: google6264df489a134469.html