Keşke şöyle tüm bloglar bir araya gelsede uçurtma festivali düzenlese diyorum. Bu festivalden elde edilecek gelirde eğitim vakıflarına aktarılsa. Hatta festival gelenek haline gelse ve her Nisan ayının ilk haftasında uçurtmalar havalansa ne iyi olur değil mi?
Nerden mi aklıma geldi? Geçen gün TV'de Tayland'ta yapılan uçurtma festivalini izledim. Sonra bu festivalin neden yapıldığını merak ettim. Araştırmam devam ediyor tamamlanınca yazarım. Neyse bu festival artık onlarda bir turizm aktivitesi haline dönüşmüş ve insanlar aylar öncesinden rezervasyon yaptırıyorlar ve sanıyorum yaklaşık 20-25 gün dürüyor.
Baharın gelmesi ve toprağın renklenmesi insanda gökyüzünüde renklendirme hissini uyandırıyor...:-)
skip to main |
skip to sidebar

Cumartesi günü sonunda Sakıp Sabancı Müzesinde Picasso İstanbul’da resim sergisine gittim. 1996 yıllında Picasso’nun hayatını anlatan filmi “Surviving Picasso” seyretmiştim. Aradan tam 10 yıl geçmiş ve bu seferde sergisini gezdim.
Eğer henüz gezmediyseniz ve gezmek istiyorsanız minumum 4 saat ayırmanız gerekiyor.

Kuyrukta abartısız tam tamına bir saat on iki dakkika bekledik. Atlı köşkün manzarası nefis olduğu için insanın canı sıkılmıyor ama yinede ayakta beklemek yorucu oluyor. Bendeniz muhabeti çok sevdiği için tabiki kuyruktaki insanlarla hemen diyaloga girdi.. Önümde İzmit’den gelen anneli kızlı bir aile vardı. Neyse biraz onlarla Sakıp Sabancı’nın eşi hakkında dedikodu yaptık. Efendim bir kaşığa 40 tane mantı sığdırıyormuş ama yemeği güzel porselen bir tabak yerine, hötü bir aliminyum kapta sunmuş, olacak şey değil !!!

Neyse kuyruk iki üç dedikodu iki üç fikir alışverişi ve atlı köşkte yaşamak hevesiyle bitti. 2004 yılında Picasso’nun Barcelona’daki sergisini gezmiştim. Süperdi. Bu sergide de daha önce görmediğim heykellerini ve resimlerini gördüm. Sergi sonrası köşkün içini gezdik. Sakıp Amcamızın hat koleksiyonu varmış. Bu arada Osmanlı Turası hakkında epey bilgi edindim. Tüm bunların üzerine nefis bir cappucino içerek ve beyaz şaraplı armutlu kek yiyerek sergi gezimi tamamladım.
Picasso 1881 yılında doğmuş ve 1973 yılında ölmüş, tamtamına 92 senelik renkli hayatının 70 yılında hep yenilikler için çalışmış. Fernande Olivier, Eva Gouel, Olga Kokhlova (Çok güzel bir bayanmış, o kadar güzelmiş ki tüm güzelliğini porterisini yaparak göstermek istemiş), Marie Therese, Dora Maaer, Françoise Gilot, Jacqueline Roque hayatına giren bayanlardan bazıları.Tüm bu bayanlar onun sanat yaşamındaki farklı dönemleri yansıtıyor.

Picasso, arkadaşı Casagemas’nın intihar etmesine çok üzülüyor ve bu dönemde yaptığı eserlerin çoğunda melankolinin ve hzünün simgesi olan mavi rengini kullanıyor, bu dönemde genellikle yoksulları, çingeneleri, fahişeleri, mahkumları, sarhoşları, dilencileri ve hüzün veren görüntüler çiziyor. Onun bu dönemi “Mavi” dönem olarak biliniyor.
Daha sonra Barcelonadan, Parise taşınıyor (1904-1906) Pembe Dönem adı verilen bu dönemde Picasso'nun başlıca konusu gezgin sirkler, paletindeki baskın renkler ise pembe ve ten rengi tonlar oluyor. Bu dönem, Picasso'nun özel hayatında da önemli bir değişikliğin habercisi.
1904 sonunda yaşamına giren model Fernande Olivier ile birlikte yaşamaya başlıyorlar. Sonu kübizme varan o yıllarda "La Belle Fernande" eserini yaratıyor.
Paris'e döndükten sonra, 1906'nın sonlarına doğru, 5 fahişenin hayatını konu alan Avignonlu Kızlar "les Demoiselles d'Avignon" diye bilinen büyük kompozisyonu üzerinde çalışmaya başlıyor. Tabloda kadın bedenlerinin göğüs, kol ve bacaklarının keskin geometrik kesişmelere indirgenecek kadar sert biçimde çiziyor. Bu eserinin gerçeği değil ama halı üzerine yapılmış şekli SSM’de yer alıyor.

Picasso’nun en verimli dönemi 1907-1914 yılları arasındaymış. Bu dönemde sayısız eserler yaratmış. Picasso 13500 resim, 10,000 baskı, 34000 kitap resmi, 300 heykel ve birçok resim ve çizim yaparak en üretken sanatçılar arasında yer alıyormuş. Bu arada 1973'de eserlerinin toplam değeri 750 milyon dollar olarak hesap edilmiş. Neyse çok uzun olmaya başladı. Burada nokta koyuyorum. Bazı eserlerini görmek için http://www.malarze.walhalla.pl/galeria.php5?art=11 veya http://en.wikipedia.org/wiki/Picasso sitelerini gezebilirsiniz.

Bu arada bende, sizleri SSM sergisinde benim en çok hoşuma giden eserlerle başbaşa bırakayım.
Plajda siesta yapan kadın, Mavi elbiseli kadın, yoksullar, öpücükler...

Dün akşam Yaşamdan Dakikalar'da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, şehiriçi deniz hatların'daki vapurlara kitap koyacağını öğrendim. Haberi duyunca aynen şöyle düşündüm: “Ne yazık ki, çok okumayı seven canım insanlarım tarafından bu kitaplar evlerine götürülecek, sobalarında onlar için ateş olacak, kimbilir belkide bazılarının sayfaları karalanacak, bazılarının sayfaları da kopartılıp tuvalet kağıdı yapılacak…” .
Aslında tüm bunların yerine... Okuyan, okudukça cehaletle- bilgelik'i ayırt eden, inançla- yobazlığın farkını bilen insanların o vapurlarda yolculuk yapmasını isterdim. O zaman bu kitaplar ve bilgiler paylaşılır, paylaşıldıkça insanlar özgür olurdu.
Şiire geçmeden önce, kısaca kendi vapurumdan bahsedeyim: "benim vapurumda da zeki insanlar dostluk içinde aydın bir Türkiyeye doğru ilerliyor olurdu" ve eğer aşağıdaki vapurlardan birine binseydim sanırım buda Cemal Süreya’nın vapuru olurdu.
Şiirci Hatları Vapuru
Nazım Hikmet vapuru
deniz ile arasına
dökülen asfaltı kırar
ve özgürlüğüne kavuşturur
salacak iskelesini
batmak pahasına
Can Yücel vapuru
alaycı bir düdük çalar
savaş gemilerine
ki rakı şişeleri asılıdır
can simitlerinin yerine
Attila İlhan vapuru
keyfile yarar suları
içinde çünkü sevgililer öpüşür
ve güvertesinde
sigarasını rüzgara karşı yakan
bir katil üşür
Edip Cansever vapuru
denize yansıyan
otel ışıkları altında gider gelir
boğazın en uzak
iki iskelesi arasında
Orhan Veli vapuru
evlerine taşırken
telaş içindeki insanları
küpeştesinden atılan
simitleri kapışır
martı kuşları
Cemal Süreya vapuru
akşamüstleri giyince
ışıklı elbisesini
ince bir duman savurarak havaya
dansa kaldırır
kız kulesini
Sunay Akın

Perşembe akşam Aile Bağları’na (Family Stone) gittim. If istanbul’a bilet almak için Taksim’e gittim, gitmişkende Bir Geyşa’nın anılarını seyrederim dedim ama saati uymadığı için ve saati uyan tek bu bu film kaldığı için hadi bakalım görelim dedim. Jessica Parker’ı Sex and the City’de çok beğeniyordum. Yazar kimliği ve NY’daki yaşantısı ile çok çekici geliyordu bana.
Gelelim bu filme. Filmi beğenmedim. Öte yandan Amerikalıların aile bağlarını gerçeğe çok yakın işlediği için bir artı puan aldı benden. Sevgili olan çiftlerin filmin sonunda birbirlerinin kardeşleri ile birlikte olmaları seneryoyu çok zorlamış helede bu garip durumun mutlu sonla erdirilmesi kesinlikle anlamsızca sarf edilen bir emek olmuş.

ENRON-The Smartest Guys In The Room (Enron; İş Dünyasının Açgözleri)
Bu film gerçekten seyredilmesi gereken belgesellerden bir tanesiydi benim için. İşim gereği gittim ve çok fazla abilgi edindim. Okumak ve seyretmek birleştirince taşlar yerine daha bir oturuyor. Bu konuya meraklıysanız gidin görün derim. Film, tarihin en büyük şirket skandallarından birinin perde arkasını gözler önüne seriyor; Enron skandalında ABD’nin en büyük yedinci şirketinin üst düzey yöneticileri bir milyar dolardan fazla kârla işin içinden çıkarken, yatırımcılar ve çalışanları her şeylerini kaybettiler. Fortune dergisi gazetecileri Bethany McLean ve Peter Elkind’in ‘The Smartest Guys in the Room’ adlı kitabından yola çıkan film, bir yandan işin iç yüzünü bilen tanıkların anlatılarına yer verirken, edinmesi zor işitsel ve görsel kanıtlar da sunarak, Enron’un tepesindekilerin olağanüstü kişisel lükslerini ve şirket felsefesi kisvesi altındaki ahlaki yozluğu açığa çıkarıyor.

Good Night - Good Luck- (İyi Geceler-İyi Şanslar)
"İyi Geceler İyi Şanslar", 1950'lerin Amerikasında radyo-televizyon gazeteciliğinin ilk günlerinde geçen bir hikâyeyi konu alıyor. Televizyon haberciliğinin öncülerinden Edward R. Murrow (David Strathairn), Senatör Joseph McCarthy ve Amerikan Karşıtı Eylemler Senato Komitesi (Daimi Soruşturma Alt Komisyonu) arasındaki sürtüşmeleri, kronolojik bir perspektif içerisinde ele alıyor. Gerçekleri yazma ve kamuoyunu aydınlatma arzusuyla, CBS'in haber merkezinde çığır açan Murrow, kendini işe adamış haber şefi prodüktörü Fred Friendly (George Clooney) ve Joe Wershba (Robert Downey Jr.), 'komünist avı' yıllarında, McCarthy tarafından yayılan felâket tellâllığı ve yalanları sorgulamak üzere baskı kurmaları için şirket ve sponsorlarına başkaldırırlar. Senatör, ana haber sunucusunu komünist olmakla suçlayarak cevapladığında halkın çoğunluğunda düşmanlık duyguları gelişir. Bu misilleme ve korku ortamında, McCarthy'nin yalanları ve kabadayı taktikleri sonunda açığa çıkıp da, McCarthy'yi güçsüz bırakartığındaysa CBS elemanları ne olursa olsun görevlerine devam eder ve sonuçta azimlerinin karşılığını görürler. Yine de Murrow ve ekibi yüksek bir bedel ödeyecekler ve programları daha geç bir zamana alınacaktır.
K A N T O C U
Yazan –Yöneten: Haldun DORMEN
Müzik: Serpil GÜNSELİ
Verjin: Aslı AYBARS
Kenan:Mehmet ÇEREZCİOĞLU
Çığırtkan : Mert TURAK
Rula: Selma KUTLUĞ
Mari: Selen UÇER
Cemil: Murat COŞKUNER
Hasan: Bilge ZOBU
1923 yılının kış aylarında Türkiye’nin karmakarışık olduğu, düşman ordularının işgali altında bulunduğu günlerde var olmaya çalışan bir Çadır Tiyatrosu, Bursa’da varyete usulü gösterilerini sürdürmektedir.... Müslüman kadınların sahneye çıkmalarının yasak olduğu bu yıllarda, Verjin adlı Rum asıllı genç bir şarkıcı çadırın yıldızıdır...
Oyun Rum sanılan kızın müslüman olması, sahneye çıkamaması, sonrada Cumhuriyetin ilan edilmesiyle sahneye çıkması, Aşkını kaybettiğini sanarken bir uçuk yıl bekledikten sonra bulması şeklinde gelişti ve sona erdi. İlk bölümü sıkıcydı,ikinci bölümde biraz hareketlendi. Müzikler ve oyunuların çabası gözardı edilemez. Bu maaşa bu emek. Birde protokol olayı var bunuda yarın yazarım artık...

Yemek yemek en sevdiğim faliyetlerden bir tanesi. Hele birde sofra şöyle zevkli hazırlanmışsa, tabaklar seri şeklinde, bardakalr onları tamamlıyor, salata resim gibi, peçeteler itina ile katlanmış vs.vs. ooohhh doymam artık yemek yemeğe.Abur cubur mu işte onlar benim hayatımın bir parçası, mezeler ise benim vazgeçilmez düşlerim. Her akşam iş çıkışı yürüyorum, malum haliniz burası Kurtuluş olunca heryerde şarküteriler var. İnanılmaz birşey biri, ikisi derken hemen uzaklaşıyorum yürüdüğüm sokaktan. Daha sonrasında başka bir zorlu engel olan, Migros engeli var. Her akşam iş çıkışı mutlaka uğruyorum, insan yanlız yaşayınca alışverişini adet bazında yapıyor (çünkü buzdolabı temizlemekten ve küflenen sebzeleri atmaktan bıkıyorsun bir müddet sonra) dolayısıylada her akşam birşeyler almak zorunda kalıyorum. Gelelim engele oradaki soğuk mezeler, makarnalar ve çikolata bölümlerini teğet geçerek, bir iki sebze torbası ile dışarı atıyorum kendimi. Ama artık yorldum bu engelleri atlamaktan canım, kendimi pek bir engelci görüyorum!!! Birde üstüne üstüne bunca çabam, bedenim tarafımdan taktir edilmiyor ve kilo üstüne kilo alıyorum. Geçen gün tartının üstündeki rakamı görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hemen uzak doğulu arkadaşlarımın yaptığı gibi bir günlük meyve rejimi yaptım (Haftada sadece bir kere yapıyorlar). Zavallı obur miğdem neye uğradığını şaşırdı !!! Sonra ki günlerde çılgına döndü. Buzdolabı kapağı ile ellerim arasında ilginç ve ayrılmaz bir bağ oluştu. Bugün tam tamına 4. gün. “dayanacağım ve zaferle çıkıcağım bu pisboğazlık savaşından…”.

Bugün iki arkadaşımdan gelenlere yer veriyorum. Bir arkadaşım, özlü sözleri çok sevdiğimi bildiği için bana bugünkü takvim yaprağını verdi. O zaman hemen günün sözünü yazayım dedim:
“Bir insan sabah uyanıp, akşam yatağa girdiği zaman dilimi içinde yapmak istediği şeyi yapıyorsa, başarılı bir insandır.” Bob Dylan
Keşke bunu başaran ender insanlardan biri olsaydım. Yada, bende bunu yapmam için gerekli cesaret olsaydı. O zaman alıp başımı giderdim. Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda…!!!
Neyse en azından duygularını dile getirebilen ve sevmeyi bilen grup içersinde yer aldığıma göre o zaman kısmi olarak başarılı sayabilirim kendimi…
Diğer arkadaşımda tesadüfen yine başarı ile ilgili bir yazı göndermiş. Beğeneceğinizi ümit ediyorum.
“Başarı deyince aklımıza farklı şeyler gelir.Toplumun gözünde başarı;iyi maddi gelir getiren bir kariyer, büyük bir ev,lüks bir arabadır.Aslında bunlar basarılı olmanın tanımı değildir.Aşağıda Ralph Waldo Emerson 'ın başarı tanımına kulak verelim:”
" BAŞARI ; Sık sık gülmek ve cok sevmektir; Akıllı insanların saygısını veçocukların sevgisini kazanmaktır; Dürüst eleştirmenlerin onayını almak! ;sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır; Herkesteki en iyiyibulmaktır; Karsılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir; Gerideister sağlıklı bir cocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşilbahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesinekatkıda bulunmaktır; Gönlünce eğlenmek ve gülmektir; Tek bir kişi bile olsa,birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmek ve tekbir kişinin bile sizden kasıtlıi zarar görmediğini bilmektir; "
Son olarak bugün sevgililer günü, bence dünya sevgi günü olsaydı daha anlamlı olurdu. Hiç değilse birgünlüğüne aç çocukların karnı doyardı, tanımadıkları abileri tarafından dövülmez, işkence görmezlerdi, birgünlüğüne de olsa eğitimleri ile ilgilenilirdi, silahlar susardı, bombalar patlamazdı, erkekler kadınları hor görmez seslerini yükseltmezlerdi, otobüste herkes birbirine yer verirdi, her şeyden önemlisi kimsenin kalbi kırılmazdı, birgünlüğüne olsa bile bu dileklerimin gerçekleşmesi güzel olurdu değil mi...

Tabiki, tüm bunlar, dünyadaki herkesin sevgi kelimesini tanıdığını ve ne anlam ifade ettiğini bildiğini düşünerek dilenmiştir. Yoksa hikaye olur du değil mi efendim!!! Bugün herkesin birbirine kırmızı gül ve kalp vermesi gibi birşey işte... :-)
Neyse sevmek, sevilmek ve tüm çekim ekleri sizinle birlikte bir ömür boyu yanınızda olsun.

Cuma akşamı İstanbul Jazz Center’a gittik. Kerem Görsev’i ve yurt dışından gelen farklı konuklarını, keyifli bir şekilde dinlemek istiyorsanız, burası tam size göre bir jazz mekanı (bizim gittiğimiz akşam Allan Harris sahne aldı).
Ortaköy Caddesi üzerinde bulunan jazzcenter, gösterişten uzak, sade ama bir okadar da şık bir mekan. Büyüklük olarak çok ideal. Sahne her taraftan çok rahat bir şekilde izlenebiliyor. Salı günleri “girls night out” (kızlar dışarda) gecesi yapmışlar bu yüzden bayanlar giriş ücreti ödemiyorlar!!!
Gelelim haftasonun bir diğer güzel gününe;
Cumartesi günü Jane Austen’in kitabından sinemaya uyarlanan “Love and prejudice” (aşk ve gurur) filmine gittik.
Başrollerini Keira Knightley ve Matthew MacFayden’in oyanadığı filmi çok beğenmedim. Film aşk filmi olmasına rağmen ağır temposu yüzünden ilgimi çekmedi. Ancak filmin soundtrack’ini ve çekim yerlerini çok beğendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Klasik müzik eşliğinde şatolar ve lüks yaşam görüntüleri muhteşemdi.
Birde o devirde yaşayan bayanların iyi bir evlilik yapabilmeleri için resim yapmak, nakış işlemek veya piyano çalmak gibi yeteneklerinin bulunması gerekliymiş. Hoş başrol oyuncusunun kitap okumak ve sivri dili dışında bir yeteneği olmamasına rağmen beş kız kardeş içersinden en iyi evliliği o yaparak mutlu sona erdi. Birde filimde subay olayı vardı. Pek bir şey anlamadım. Kızkardeşlerin en küçük iki tanesi subaylar için çıldırıyorlardı. Neyse filimden anladığım kadarıyla, o dönemde evlenmek için her yolun mübah olduğu!!!

Sırada görmek istediğim iki film var, “bir geyşanın anıları” ve “kanıt” ...
Pazar günü Anadolu yakasında güzel bir kahfaltı yaptık. Dönüşte enteresan bir tablo vardı. Anadolu yakasında lapa lapa yağan kar, köprüyü geçince yerini sulu kara bıraktı ve Ataköy’e yaklaşınca güneş açtı. Tabiki burası İstanbul, büyük bir il, halkına tüm doğa olaylarını aynı anda yaşatabiliyor...!!!

Çok sevdiğim arkadaşlarımdan biri, etraftaki kırmızı kalplerin, güllerin ve pembe sayfaların tekil hayat anarşisi yarattığı düşüncesinde. Haksızlık payıda yok değil hani. Herzaman söylediğim gibi, “bir günlüğüne yalancı bir kalp verecek sevgili yerine, hergün gerçek kalbini verecek bir sevgilisi olmalı insanın” ...
Düşündümde içmizde sevgi duygusu olmasaydı, hayat nasıl olurdu? Kapımızın önüne gelen bir kedinin başını okşamaz ve çıkardığı hırıltıyı duymazdık. İçinde sevgi sözcüğü geçen şarkılarda duygulanmazdık ve hatta, bu şarkıları yazamazdık. Anne çocuğunu okşarken hiç bir şey hissetmezdi, TV seyrederken her programa aynı tepkiyi verirdik, sevdiğimiz program diye bir şey olmazdı. Şiirler yazılmazdı, romanlar olmazdı. Dostumuz, arkadaşımız, kime derdik? Bütün insanlar birbinin aynı olurdu.
Yazmak bile çok ürkütücü geldi. Ne yazık ki etrafıma baktığımda sevginin ve sevilmenin insanlar üzerinde bıraktığı etkilerin azaldığını görüyorum. Bencileşen dünyamızda insanlar kendi kabuklarına çekiliyorlar ve tekil hayatlarını yaşıyorlar.
Artık çay bahçelerinde buluşulup, çay içerken gözgöze bakıp sevgi sözükleri kullanmak yerine insanlar sanal ortamda sohbet programlarının yardımıyla birbirlerine sevdiklerini söylüyorlar. Nasıl olur ki böyle bir şey? Dokunmadan gözünün içine bakmadan seni seviyorum demek.
Sinemaya gitmek, filmi birlikte izlemek ve üzerinde yorum yapmak ve hele de İstiklal Caddesi’nde Emek sinemasına gittikten sonra üzerine birde İnci’de profiterol yemek sevmekti bizim için.
Neyse efendim, ben sevdiğim şeylerden başlayacağım ve dinlemekten çok zevk aldığım ve hatta en çok sevdiğim şarkının sözleri ile sizi başbaşa bırakacağım. Tabiki bende şimdi hemen Frank Sinatra Albumü dinleyeceğim...
MY WAY
And now, the end is near;
And so I face the final curtain.
My friend, I’ll say it clear,
I’ll state my case, of which I’m certain.
I’ve lived a life that’s full.
I’ve traveled each and ev’ry highway;
And more, much more than this,
I did it my way.
Regrets, I’ve had a few;
But then again, too few to mention.
I did what I had to do
And saw it through without exemption.
I planned each charted course;
Each careful step along the byway,
But more, much more than this,
I did it my way.
Yes, there were times, I’m sure you knew
When I bit off more than I could chew.
But through it all, when there was doubt,
I ate it up and spit it out.
I faced it all and I stood tall;
And did it my way.
I’ve loved, I’ve laughed and cried.
I’ve had my fill; my share of losing.
And now, as tears subside,
I find it all so amusing.
To think I did all that;
And may I say - not in a shy way,
No, oh no not me,
I did it my way.
For what is a man, what has he got?
If not himself, then he has naught.
To say the things he truly feels;
And not the words of one who kneels.
The record shows I took the blows -
And did it my way!

Herzaman mutlu olmak için neden ararım... Çünkü anlarda saklı olduğunu bilirim. Bu yüzden 60 dk'lığına kaybettğim mutluluğu 1 dk'lık mutluluğa çevirme niyetindeyim ve bu iki karikatürü post ediyorum...!!!
"Sinirli geçirilen her dakikayla, mutlu bir 60 saniye kaybedilmiş olunur." William Somerset Maugham

Karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı her iş'te işin büyüklüğü ve küçüklüğü önemli değildir.
"Ufak işler için kendini büyük gören kişi, genelde büyük işler için çok küçüktür." Jacques Tati

Her sabah sahil yolunu kullanarak işe gidiyorum. Bugün karın ve çamurun kirlettiği camdan bulanık da olsa söğüt ağaçları’nın dallarının sararmaya başladığını gördüm.
Demek ki bahar kapıda!!! Bu ayında sonunda yaprakları yeşermeye başlar artık.
Doğum aralıklarına göre herkesin bir ağcı varmış. Benimkisi köknar ağcıymış (Sayfamın düzenli okuyucuları olan arakadaşlarımıda unutmayıp onlarınkinide aktarmak istiyorum, 19-28 Şubat Çam ağcı, 25 Mayıs-03 Haziran Dişbudak).
Bitkiler konusunda çok bilgim yok. Sadece bilindik ağaç ve çiçek isimlerini bilirim. Bakalım bakalım bu söğüt ağcı kim miş neymiş dedim ve aşağıdaki bilgilere ulaştım.
Latince adı, Salix babylonica. İngilizcede weeping willow deniyor. Weeping ,ağlayıcı; willow willowy de, kadınlarda ince, narin, zarif anlamlarında kullanılıyor. Birleştirirsek tüm bunları Ağlayan zarif ağaç diyebiliriz. Demek ki çocukken ağlayan ağaç benzetmem doğruymuş!!!
Salkım söğüt, doğal ortamlarında genellikle su kenarlarında yetişiyor. Çabuk büyüyor (15 m’ye kadar), her yaşta eğilebiliyor, uzun yerçekimine karşı koyamayan esnek kolları daire şeklinde açılıyor ve son derece estetik görünümlü bir ağaç oluyor. Söğütün kırılan veya budanan dallarının çok hoş bir kokusu var.
Şimdi, bir bahar esintisi ile salkım söğütün nefis gölgesinde uzanıp kitap okumak istedim.En iyisi Nazım Hikmet’in bir şiiri ile bitireyim bu araştırmayı...
SALKIM SÖĞÜT
akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
ah ne yazık!
ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
atları rüzgâr kanat...
atları rüzgâr...
atları...
at...
rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
akar suyun sesi dindi.
gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!

Sabahleyin 6:45’de uyan, NTV haberleri dinlemek için TV kumandasında 5’e bas. Duş al, dişlerini fırçala, kahve makinasını aç (pazrtesileri hariç), mısır gevreğini sütle karıştır, tüm bunları başarmak ve otobüse yetişmek için saatini 7:20’ye kur (İstanbul’da artık trafik felaket olma durumundan çıktı ve felaket ötesi, rezalet gibi ön başlıkları aldı, bu yüzden 2 aydır, aracımı trafiğe sokup kendimi sinir stres sahibi yapmak istemediğim için sevgili İst.Belediyesinin araçlarını kullanıyorum) ve fırla. Ayaklarını sürükliye sürükliye durağa yürü, her sabah durakta aynı insanları gör. Gün başlıyor kolay gelsin...
İlk başlarda gözgöze geldiklerimle merhaba, günaydın anlamına gelen gülümsemeyi yapıyordum cevap alamayınca sonraları ondan da vazgeçtim. Ama hala daha, Şoföre günaydın ve inerken de iyi günler kelimelerini kullanıyorum. Birgün biliyorum “sizede iyi günler” diyecek...Azimliyim...
Gelelim Pazartesilerine tüm bu monotonluğun ağır yükü üzerine birde “Pazartesi Sendorumu” dedikleri şey biniyor. Bende araştırdım bu sendromun bilimsel açıklaması neymiş diye. En sonunda şuna karar verdim. Tempo değişikliği. Haftasonunun yoğun ve eğlenceli temposundan iş temposuna geçiş. Pazartesi günleri, sanki Cuma günü hiçbir iş yapmamışınız gibi bir sürü iş çıkar karşınıza, işler işleri türetir, birikirde birikir. Hele birde bunlara kötü haberler eklenince (mesela aylardır çalıştığınız , kabul gören , son değişiklikleri yapılan ve imza aşamasındaki projenizin iptal haberi ) daha bir çekilmez olur Pazartesileri. Uzmanlar diyor ki, sabah kahfaltınızda müzik dinleyin, gittiğiniz yolu değiştirin, öğle yemeğini sevdiğiniz dostlarınızla birlikte yiyin ve yavaş yavaş stresden uzaklaştırarak kendinizi iş temposuna sokun. Bence hikaye... Bir kere okul yıllarından beri hiç sevilmeyen bir gündür Pazartesi. Tatilde bile hissedersiniz Pazartesini. Bu kadar kötü üne sahip bir günü nasıl aklayabilirsiniz ki? Nasıl normal bir gün olarak kabul edebilirsiniz ki?

Sevgili Barış Manço'yu 1 Şubat 1999 yılında kaybetmiştik. Bugün geçde olsa onu anmak istedim.
Sadece ben değil "7 den 77 programına" katılan tüm çocuklar ve bu satırları okuyan sizlerde belkide, hepimiz onun şarkılarını dinleyerek büyüdük. "Arkadaşım Eşşek"'le tempolar tuttuk, birbirimize şakalar yaptık.
Barış Manço'nun tüm şarkılarını "Gül pembe", "Kol düğmeleri","Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"... çok seviyorum. Çünkü hepsinde hayat dersi veriyor ve gerçekleri aktarıyor. Kaçımızın ilanı aşıkı sokaktan geçen "dometes, biber, patlıcan" naralarında kaybolmadı ki... Onunda dediği gibi "Tam elini tutmak üzereyken, Aşkımı itiraf edecekken, Sokaktan gelen o sesle yıkıldı dünyam, Domates, biber, patlıcan..."
Bugün bende onu bir kaç satırlada olsa anmak istiyorum. Ve en sevdiğim şarkısının sözlerini ekliyorum;
Ellerimle büyüttüğüm solarken dirilttiğim
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Dağlar dağlar Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Kuşlar ötmez güller soldu yüce dağlar duman oldu
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem

Yazıya şimdi bir şiirle başlıyorum. Akşama doğru vaktim olunca devam edeceğim... İbrahim Sadiy'e ait Kuş Hatıraları:
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.
.......
Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
her arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de.
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum
Ama rüyalarımızın melekleri
ve sofralarımızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?

Dün akşam TV’de seyrettiğim Lütfi Özgünaydın’ın beş yıllık çalışması sonucu hazırlanan Mardin konulu fotoğraf sergisinden ve kitabından etkilenerek bugünün konusu olarak Mardin ilimizi seçtim. Turizm kaynkalarımızı iyi tanıtamadığımızı, değer bilmediğimizi ve iyi kullanmadığımızı düşünüyorum. Bunuda, bu araştırmayı yaparken, birkez daha kanıtladım kendime. Turist çeken ilerimizden birisi olan Mardin hakkında detaylı olarak hazırlanmış birçok ingilizce kaynağa rastlamama rağmen çok iyi hazırlanmış Türkçe web sitesi bulamadım. Buda bana, “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözümüzü hatırlattı. Kuş gribinin kol gezdiği şu günlerde tavuklarımızı, kaz olarak gören komşularımızdan korumalıyız !!! Nedersiniz?

MARDİN
Mardi’nin, MÖ.4500’ kadar uzanan tarihinde, Subari, Hurri, Sümer, Akad, Mitani, Hitit, Asur, İskit, Babil, Pers, Makkadonya,Abgar, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi birçok uygarlığı bünyesinde harmanlamış bir ilimiz olduğunu öğrendim.
Çoğu kaynaklarda Mardin’in gerçek adı “Merdin” diye geçiyor. Kendi halkıda böyle kullanıyormuş. Bu ad “Kaleler” anlamına geliyormuş. Şehirde bir çok kalenin varlığı, şehrin bu şekilde isimlendirilmesini sağlamış. Bunlardan bir kaçı: Mardin Kalesi(Kuşlar Yuvası, Kartal Kalesi veya Kartal Yuvası), Eskikale Köyünde bulunan Kalat’ül Mara, Deyrü’zzafaran Manastırının kuzeydoğusundaki Arur Kalesi ve Erdemeşt Kalesi.
Mardinde yapıların tamamı Mezopotamya Ovası’na bakıyormuş. Sokakları daracık ve tek yönlüymüş. Bunları öğrendiğim zaman bu yapıların birinde, Mezopotamya Ovası’nın üzerine vuran kızıl gün batımını izlediğimi ve daracık tek yönlü tarihi sokaklarında yürüdüğümü hayal ettim. Tabiki aşağıdaki şiirinde yardımı olmadı değil…
MARDİN, GÜNEŞİN NABZI
Kınalar yakılmış gökyüzüne ilmik ilmik,
Zılgıt sesleri titrer, hızmalı burunlar delik
Taşlar ruhları akseder özünde nakış...
Heybetli kalesinin hikmetidir Hakk’a yakarış.
Özünde, sözünde mertlik olanların yurdu
Ataların yadigarı ve ulu Artuklu
Kız Kalesi gülümser, çekingen, ürkek ceylani
Zaman ağır ağır işler kum saati misali
Ruhlarda derin bir huzur, doğa mütebessim
Saf tutan halaylarda medeniyetler kol kola
Türküler çeyiz sandığını, bulutları saklar
Ful çiçeklerinde avlu kokar, yıldızlar alevli,
Yakıcı güneşte altın sarısı taşların aksi
Destanların özü yansır sokakların merdivenlerinde,
Güneşin nabzı atar, duraksız sevdalı yüreklerde
Mezopotamya eğilir sadakatle Mardin’in önünde
Diz çöker cömertliğiyle yeşil enginliğinde
Güneş ışığı Nemrut’tan önce Mardin’e uğrar,
Yağmurlar bereketi müjdeler, ağlar, yağar
Musikiye aşina güvercinler takla atar
Uçurtmalarda geleceğin güzelliği, geçmişin emaneti uçar...
Mardin’de yaşam mitolojiyle dans eder,
Ezanlar, çanlarla kardeşçe ve beraber...
Karlar süslemek için işlemelerini can atar.
Çeşmelerinde su tarihle coşkun, misk akar...
Kuyular mahzen, güneş görmemiş define
Ay ışığı güleç yüzlerde gamzeler oyar...
Ne “Gondol’la” ilerlemek, rutubetli Venedik’te
Ne “Kuleler” kenti süslü Paris’te
Benim her şeyim, huzur sokağım, özüm, kaynağım...
Asil memleketimde, MARDİN’de
Sevginin adı gökyüzünde gülbin,
Şirin yüreklerde MARDİN...

“Atatürk, Mardin için Paşa olduğum diyar sözünü sürekli kullanmış. General olduğunun müjdesini Mardinde alan büyük komutan bu olayı bir çok yerde ve zamanda dile getirmiştir.
Mardinliler bir gece önce aralarında Albay olarak gördükleri Mustafa Kemal 'ni ertesi gün pırıl pırıl General apoletleriyle Mustafa Kemal Paşa olarak selamlamışlardır. Hem de 35 yaşında genç, heyecanlı bir paşa olarak.”…
En kısa sürede eşi benzeri olmayan bu ilimizi görmek ve Mezopotamya Ovası’nda gün batımını seyretmek üzere…



Cumartesi günü bir müze ve iki fotoğraf sergisi gezdim. Bu kültürel etkinliği, Galata’nın arka sokaklarında dolaşarak, gidilecek yerleri not alarak ve son olarak da Roberto Benigni'nin Kar ve Kaplan filmini seyrederek tamamladım. Öncellikle Pera Müzesinden başlamak İstiyorum. Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın katkılarıyla Pera Müzesi 2005 Haziran ayında açılmıştı. Pera Müzesi, Tepebaşında, Odakule’nin hemen arakasında yakın zamana kadar Bristol oteli olarak bilinen (yok etmediğimiz!)tarihi binalarımızdan birsidir. Bu bina, 1893 yılında mimar Achille Manoussos tarafından yapılmış. Sonrada Mimar Sinan Genim tarafından elden geçirilerek müzeye dönüştürülmüştür.
Gelelim içerideki sergilere bunlardan ilki;
İMPARATORLUKTAN PORTRELER
Müzenin 3. kattında "batılı ressamlar gözüyle Osmanlı ve Harem yaşantısını" ele alan tablolar ile "Sultanların potreleri" yer alıyor. Avrupalı ressamlar, 19. yüzyılda Avrupa’daki Romantizim akımına paralel olarak ortaya çıkan ve Oryantalizm adını alan akımla birlikte Osmanlı ile ilişkilerin yarattığı Turquerie (türk tarzı yaşam) dünyasını resimlemişler. Yine Ayrıca, "Boğaziçi Ressamları" diye adlandırılan bir grup Avrupalı ressam da, 18. yüzyıldan başlayarak iki yüzyıl boyunca İmparatorluk topraklarında resim yapmışlar. İşte bizlerde bugün bu Avrupalı ressamlara ait eserleri bu sergide görebiliyoruz.
1906 yılında
Osman Hamdi tarafından yapılan Kaplumbağ terbiyecesi
ençok dikkatimi çeken tablo oldu. Tablo'nun çok ünlü olmasından dolayı değildi bu merakım. Açıkçası, Yaşamdan dakikalarda, ............... tarafından bu tablo’nun birebir kopya edildiğini öğrenmiştim ve bu ressamın neden bu tablo’yu kopya ettiğini görmek istedim. Ben ressam olsaydım böyle bir eser yaptım diye asla ortaya çıkmazdım herhalde.
Bu tablo’da beni en çok etkileyen pencereden içeriye süzülen ışığın gücü oldu.
Diğer tablolara gelince hepsi birbirinden etkileyiciydi.
Elçilerin kabulü o zamanlar törenlerle yapılırmış. Bunuda burada gördüğüm birkaç tablo sayesinde öğrendim. Bu Türk tarzı yaşamdan (Turquerie)sadece avrupalı ressamlar etkilenmemiş, yabancı elçiler ve eşler Osmanlı kıyafetlerini giyerek potrelerini yaptırtmışlardı. Ne garip onlar bizim kıyafetlerimizden etkilenmişler bende onların kıyafetlerinden etkilendim. Atların üzerindeki suvarilerin şapkaları, eğerlerin altındaki o kumaşların üzerindeki işleri ve ince detayı izlerken gözlerim kamaştı doğrusu.
II. Mahmud’un yaptığı kıyafet devriminden sonra giydiği kostümle kendi potresini yaptırmış ve devlet dairelerine astırmış. Bu potrede çok heybetliydi doğrusu.
Gelelim burada ki bir diğer sergiye;
ANADOLU AĞIRLIK VE ÖLÇÜLERİ
"Tartı ve ölçü sistemleri, tarım ürünlerinin tartılması, arazilerin ölçülmesi ya da ticaret işlemlerinin standartlaştırılması amacıyla önce Mısır ve Babil'de geliştirilmiş." İlk terazi İ.Ö. 3500'lerde Mısırlılar tarafından kullanılmış.
Serginin bu bölümünde eski Yunan ve Roma dönemlerinde de kullanılan terazi, kantar, ölçek ve cetvel gibi aygıtları ve ağırlıkları görebiliyorsunuz.
Özellikle Eczacılıkta kullanılan ağırlık ölçülerine hayran oldum.Kaşık şeklindeki ölçütler boy boydu. Toplu iğne başı büyüklüğünde olan kaşığın hangi ilaçın ölçülmesinde kullanıldığını merak etmiyor değilim doğrusu.
Sarrafların kullandığı küçük cep terazileride ayrı bir güzelliktiydi. Üzerlerindeki küçük işlemleri ve detayları anlatacak kelime bulamıyorum.
Ahşap bir terzai vardı ki şekli itibariyle beni büyüledi. Neyse bunlara bakınca eskiden sokaklarımızda gezen yoğurtçılarımız geldi aklıma… “yoğurtiçi geldi hannnnııııııııııımmm” diye bağırırlar bir yandan da ellerindeki zili çalarlardı. Anneannem "camdan yoğurtçuya seslende bize yoğurt getirsin" derdi. Yoğurtçu gelir, tepsisinden elindeki spatulayla yoğurdu keser ve terazisinde ölçükten sonra yoğurdumuzu verirdi. Bizde akşam üzeri beş çayında böreğin yanında bir güzel bu yoğurtan yapılmış ayranı içerdik.
Gördüğüm, ağırlıkların, kantarların, kurşun sikkelerin, dirhemlerin herbirinin üzerinde ayrı ayrı işler vardı. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini merak ediyorsanız bu sergiyi kaçırmayın derim.

Pera Müzesinden çıktıktan sonra İstiklal Caddesinde Yapı Kredi’yi biraz geçince
Küçükçekmece Beledeiye’sine ait fotoğraf sergisini gördüm. Sergide belediyenin 2006 yılı takvimi için açtığı fotoraf yarışmasında ödül almış fotoğraflar yer alıyordu.
İkinci gezdiğim sergi RECEP DÖNMEZ'e ait sualtı fotoğraf sergisiydi.Bu sergiyide vaktiniz olursa gezin derim. Nefis sualtı fotoğrafları vardı. Ben en çok denizatlarını beğendim.
Neyse gelelim Galatadaki gezimize.
DOĞAN APARTMANI
İstanbul'un en güzel manzarasına sahip yapılarından biri Doğan Apartmanı 20 yüzyıl başlarında yapılmış birçok ünlüye ev sahipliği yapmış muhteşem bir yapı. Kamondo iş hanı ile bitişik ve kuledibi Serdarı Ekrem caddesinde bulunuyor. Şarkıcı Teoman'ın da küçüklüğü burada geçmiş kamondo Hanı'nın en üst katında ise bir zamanlar Abidin Dino'nun resim atölyesi varmış.

Geniş bir avlusu olan bu apartmanın sokak girişindeki ilk kapısından ayağımı atar atmaz kendimi, Avrupa’da hayran olduğum o binalardan birisine girmiş gibi hissettim. Tabiki dairelerin birinden muhteşem boğaz manzarasını göremediğim için olsa gerek! En azından artık ev arama derdinden kurtuldum! Kazancım bir gün dollar veya euro bazında olursa artık nerede oturacağımı biliyorum…
Son olarak da gelelim,

KAR ve KAPLAN filmine Roberto Benigniyi
ben çok seviyorum. Kendisi için çok abartılı, filimlerde hoplayıp zıplıyor densede ben tüm bu söylentilere kulak kapatıyorum. Çünkü hareketleri, acıyı, korkuyu, üzüntüyü ve sevinci youmlaması hepsi kişiliğinin bir parçası. Onun kadar duygularını çoşkuyla dile getirebilen insan sayısı bence çok azdır. Vita e bella, La’da bir çocuğun savaştan korkmaması için gösterdiği çabayı unutamıyorum doğrusu.
Bu filiminde de savaş sırasında aşkı ve sevdiği kadını kurtarmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Bence savaşın tüm kötü yönlerini aktarmak yerine sadece savaş sırasında insanların ilaç bulamadıkları zamanki çaresizliğini anlatmış.
Film hem ağlattı hem güldürdü beni. Hele bir sahne vardı ki, Bağdat’ın 50 km dışında İtalyan Kızılhaçından ilaç bulması, üzerine, motosikletine bunları yüklemesi ve tam Bağdat’a girerken Amerikan askerleri tarafından durduldması ve bu sahnede geçen konuşmalar. Neyse filmi anlatmayayım, gerisini merak ediyorsanız ve Roberto Benigninin tarzını seviyorsanız eğer gidin izleyin derim.

Salzburg yolculuğumuza Viyana Westbanhof’dan başladık. 2 saat 50 dk.’lık konforlu tren yolculuğundan sonra festivaller şehri Salzburg'a vardık. (Dilerseniz bu yolculuğu araba ile de yapabilirsiniz hem ozaman göller bölgesinide görmüş olursunuz.)
Salzburg ismini, şehrin içinden geçen Salzach nehrinden alıyormuş. Su her canlıya hayat verdiği gibi her şehre de ayrı bir güzellik katıyor, siz nedersiniz? Örneğin, Prag, Budapeşte, Floransa, Venedik, Sanfrancisco, İstanbul ve diğerleri....
Dağlarla çevrili bu güzel şehri sanıyorum doğanın yemyeşil olduğu ve toprağın çiçeklerle süslendiği bahar aylarında görmek lazım...Ayrıca, Nisan ayından itibaren festivaller başlıyormuş bilginiz olsun... Salzburg’un ünlü “Getreidegasse” ve “Steingasse” sokaklarında yürümek çok keyifliydi. Helede benim gibi arnavut kaldırımlarını seviyorsanız, veya her minik pasajın içindeki sanat galerisi veya çeşmeyi görmek için dalıp sonrasında da büyük bir keyifle karşılaştığınız görüntüyü seyrediyorsanız bu şehir tam size göre.
Yorulduktan sonra “Hagenauer Square” de bir cafe melange arası verebilirsiniz. Baharda tüm bu yerler masalarını dışarı çıkardıkları için sokak keyfi tabiki bambaşka oluyordur herhalde...

Şehrin en güzel panoromik görüntüsünü tepedeki kaleden seyredebilirsiniz. Arakadaşımın anlattığı hikayeye göre St. Peter Cemetery’inin (mezarlığının) bulunduğu yere yakın bir yerde bir kulübe varmış ve eskiden şehrin celadı burada yaşarmış ve kimse tarafından da pek sevilmezmiş. Ne zaman bir idam kararı verilse kaleye bayrak çekilirmiş, ozaman bizim celad kendisine görev verildiğini anlar kaleye çıkar ve görevini yerine getirirmiş. Zaman hiçbir şeyi değiştirmiyor sanki, eskiden görevleri yüzünden sevilmeyen insanlar varmış, bugünde görevlerini sevmeyen insanlar var!!! Kısacası ortada görev ve sevgisizlik durumu var bunuda görev eşittir sevgisizlik diye tanımlayabilirim kendi adıma.!!!
Kale’den sonra, Salzburg’a gelip de Mozartın doğduğu ve yaşadığı evi görmeden dönmek olmaz dedik. Bugün Mozart vakfı tarafından müze haline dönüştürülen evde, Mozarta ait pianoları ve el yazması mektupları görebiliyorsunuz. Benim en çok ilgimi çeken babası ile karşılıklı mektup dialogları sonucunda yapılan üç tane dart ve Mozart’ın çocukluğunda kullandığı piyanosuydu.
Birde bu müzeyi gezerken bize verilen info kullaklıktan Mozart’ın eserlerini dinlemek çok hoşuma gitti doğrusu (bunuda atlamayayım dedimJ) Bu şehirden ayrılma vakti geldiğinde şunu söyledim... “bir bahar mevsiminde görüşmek üzere...”
Sıra geldi Maceristan- Budapeşteye....!!!

Opera binasının içine girince etkilenmemek mümkün değildi. Sahne önündeki alanı saymazsak eğer kenarlardan 5 kat şeklinde yükselen, bordo renginin ve altının hakim olduğu sade ama çok ihtişamlı bir yer hayal edin. Bu katlarda sahnenin hemen iki kenarında bulunan alanlarda localar var. Tam ortada ki bölümde de imparatorun seyretmesi için bir loca var.
(Macarların da opera binası en az Viyanda Devlet Opera binası kadar güzel hatta daha ihtişamlı ama İmparator parasını ödediği için demiş ki Viyana Devlet Operasından daha ufak olacak. Neyse Macarlar kendi opera binalarına çok sahip çıkıyorlar ve imparatorun otrduğu alana bugün temizleyici değilseniz veya 3 devlet büyüğünden izniniz yoksa oturamıyorsunuz!!!)
Staatsopera da sahneyi gören en iyi yer tabiki eskiden imparatorun oturduğu loca imiş. Şimdilerde biraz daha fazla para ödeyerek burada oturmanız mümkün olabiliyor. Eğer bir gün yolunuz buraya düşerde ve Mozartın eserlerinden birisini dinlemek isterseniz, size tavsiyem hangi katta olduğuna bakmadan orta bölümünden yer almanız, kenar bölümlerde sahneyi görme zorluğunuz var. Şunuda belirtmeden edemeyeceğim; Opera binasında ki aralarda ŞAMPANYA İÇİLİYOR VE HAVYAR YENİLİYOR. Altın yaldızlı vazolardaki kırmızı güller eşliğinde!!! Bilmem anlatabiliyormuyum...
Birde bazı önemli galalarda erkeklerin smokin ve bayanlarında tuvalet giyme zorunluluğu var benden hatırlatması.

Birazda teknik bilgi vereyim, Viyana Devlet Operasının yapımına 1861 yılında başlanmış ve 1869 yılında tamamlanmış. 2276 kişilik kapasitesi varmış. Sahneside Avrupa daki en büyük sahnelerden biriymiş. Ring Bulvarına doğru bakan açık galeri, Opera Binasının halka açık olduğunu vurgulamak için yapılmış. Bu alanda Moritz von Schwind tarafından yapılmış bir çok süsleme var. Mozartın “magic flute” tüde buna dahil tabiki. İçeride ve dışarıda da festivalleri simgileyen sayısız heykeller (ünlü tüm bestecilerinin heykelleride dahil olmak üzere) ve resimler var. Bu arada ilk opera 16 yüzyılda İtalyada yazılmış.
Bir diğer önemli olayda İspanyol atlarının gösteri yaptığı yer. Bu enstitü 1572 yılında kurulmuş. Dünayda ki en eski at eğitim merkeziymiş. İsmini İspanyol atlarından alıyor. Lipizzanerler dünayadaki en eski yarış atı ırkıymış. Bu atlar eskiden Slovenyada Lipizer denilen bir yerde eğitiliyorlarmış. Şimdilerde Grazın yakınlarında bulunan Piper diye bir yerde yetiştiriliyorlar. Büyüdükleri zaman Viyanaya getirliyolar ve gösteriye hazırlanıyorlar.
Bu atlar ilk doğdukların da siyahlarmış, büyüdüklerinde beyaz oluyorlarmış deniyor, inanmayın bence çünkü İmparator gösteri yapan tüm atların beyaz renk olmasını arzu etmiş ve yavaş yavaş renkleri dönüştürülmüş. Hoş bugün ahırda atların bulunduğu yerde mutlaka 3 tane koyu renkli atın olması gerekiyormuş aksi halde uğursuzluk olurmuş. Neden acaba!!!

En çok ilgimi çeken bir iki şeyden bahs edeceğim sadece, bir tanesi atların isimleri. Her atın kendi alanı var ve üzerinde de ismlerinin yazılı olduğu bir tabela. Burada iki ismi ve yaşı yazıyor. İlk isim kullanıcıları tarafndan veriliyor. Komik isimler bunlar, ikinci isimde atın annesinin ismi. Babasının adı verilmiyor. Çünkü gösteri yapan tüm atların erkek olma zorunlulukları var. Dolayısıyla babalarının isimleri çok kullanıldığı için sıkıcı olmaya başlıyormuş o yüzden bunun yerine annelerinin ismi veriliyormuş. (“çorbada tuzunuz olsun” misali ödüllendirmek amaçlı olsa gerek!!!) Ha bu arada bir de yıldız at var. Kendileri 27 yıldır gösteri dünyasındaymış. Bir de hareketleri çok iyi yaptığı için onun bulunduğu alan diğer atlara göre daha büyük. Ve VIP bakım alıyor zati muhteremleri.!!! İsmini birkaç dafa sormama rağmen hatılamıyorum. Ama yelelerinde ki örgüleri unutmam mümkün değil...!!!
Yarın Festivallerin şehri Salzburg var sırada...!!!

Viyana da kaybolmak mümkün değil.Yönünüzü hatırlamıyorsanız eğer,haritada bulmak için çok çaba sarf etmeyin bence. Çünkü, bulunduğunuz noktadan uzağa baktığınız zaman Stephansdom’u (St.Stephen’s Cathedral) görmemeniz mümkün değil . 12 yüzyılda inşa edilmiş olan bu cathedral günümüze kadar birçok yangınlar ve affetler atlatmış ama bugün yıkılmadım ayaktayım der gibi kendisini heryerden gösteriyor. Adamlar düşünmüşler ve demişler ki, yüzyıllar boyunca avrupanın en yüksek binası olarak hüküm süren Stephen Cathedralinin kulesi bugünde Viyanın en yüksek noktası olmalı ve o yüzdende merkezde buradan daha yüksek bina yapılmasına izin vermemişler. Avrupa da en çok buna özeniyorum zaten. Biryelerin tamamı ülkesine sahip çıkıyor, yöneticileri tarihi korumak için çaba sarf ediyor, ilgili hikayeleri kulaktan kulağa aktarıyorlar ki tarihleri unutlmasın. Türkiyem de aynı durumun olması dileğiyle... Hoş koruyacak pek fazla birşeyimiz kalmadı ya neyse…
Stephansdom hakkında birkaç hikaye var. Bir inanışa göre tatmin olmayan müşteriler ekmeklerinin uzunluğunu hemen kapının sol tarafında bulunan duvarda ölçüyorlarmış. Diğer bir inanışda, Türklerin saldırılarına para ayırmak için gotik olan bölümü tamamlamadıkları ile ilgili. En alt katta mezarlar var, Savoy prensininkide burada bulunuyor. Size tavsiyem kulesine çıkın. İçerde asansör var dediler (ben görmedim)ama biz tırmanmayı tercih ettik ve tam tamına 343 basamak çıktık.

Basamakların sonunda gördüğümüz manzara tüm yorgunluğa değerdi doğrusu. Ayrıca tırmanırken parçalanan çanıda görebiliyorsunuz. Bu arada yeni yıl akşamı 12:00 gongu buradan çalınıyormuş bilginize…
Viyananın, kalbinin bu noktada attığını söyleyebilirim. Her şeyin başlangıç noktası burası. Müzik, eğlence, bar, restaurant, alışveriş… Bu merkezden bir cadde yürüyorsunuz operadasınız, bir cadde yürüyorsunuz tiyatrodasınız veya diğer bir caddesinin sonunda İspanyol atlarının gösterilerini izliyebiliyorsunuz.
Bu gezinin bir ay öncesinden opera biletimi internetden almıştım. Çünkü doğum günümde opera dinlemek istiyordum. O yüzden operya doğru yürüdük ve biletlerimizi elimize aldık. Ben olayın büyüsüne iyicene kapılmaya başlamıştım bile. Neyse gün bitti.
Ertesi gün turistik gezimizi yaptık. Sırada İspanyol Atları ve ünlü Vienna operası var…

Yandaki binanın planı Üniversite prof. Mimar Prof.Dr.Krawina ve Maler F. HunderWasser'e ait. Hunder Wasser, Almanyalı ünlü bir ressam. Şu anda 74 yaşında olan bu ressam bence çok renkli bir kişilik. Diğer yapıtlarına bakınca bundan kesinlikle emin oldum. Binaların yapımına 1980 yılında başlanmış ve 1986 yılında tamamlanmış. Bu binaların yapımı için toplam 6 milyon Euro harcanmış. Şu anda da metrekare hesabı ile kiralanıyorlar. Zeminleri düz değil kıvrımlı.
Bu ressamın tarzı bana Barcelonadaki Gaudi'nin yapıtlarını hatırlattı biraz. Casa Mila (la Pedrera) veya Manzana de la Discordia bakınca ikisininde Hunderwasserhaudaki gibi o bükümlü, eğlenceli ve renkli hareketliliği görebiliyorsunuz. Eğer yolunuz düşerde bu renkli Almanın yapıtını görmeye giderseniz, mutlaka karşısındaki pasaja girin derim. Pasaj da en az bu binalar kadar renkli ve bu pasajın tam ortasında açık bir bar var. Bu barın taş taburelerine oturarak bir cafe melange içmenizi öneririm. Sütlü kremalı bir kahfe. Çok keskin olmadığı için kahfe aşıkları pek sevmeyebilir.
Buradan ayrıldıktan sonraki durağımız Belvedere Sarayı oldu. Ünlü mümar J.L von Hildebrandt tarafından Savoy Prensi Eugene için baroque tarzında yapılmış bir saray. Aşağı ve yukarı Belvedere olarak iki binadan oluşuyor. Yukarı bölümünde bulunan Avusturya galerisini gezmeniz mümkün. Bizim gittiğimiz zaman inşaat vardı buyüzden ne yazıkki gezemedik. İki binanın arasındaki alana baharda 4000 farklı çiçek ekiyorlarmış. O yüzden baharda gitmekte fayda var. Tabiki bazı insanlar!!! burada bulan bayan heykellerin göğüslerini tutarak poz verdi... İlginiz varsa benden söylemesi.
Madem bahçeyi ve çiçekleri gösteremiyorum, bende size yukarı bölümünün arkasında bulunan havuzu göstereceğim.Hava o kadar soğuktuki, martılar havuzun üzerinde buz pateni yapıyorlardı. Devam edecek...!!

Belvedere Sarayında martıları buz pateni yaparken bıraktık ve Schönbrunn Sarayına doğru yol aldık. Sarayı görünce çok etkilenmedim. Ama bahçesi kış olmasına rağmen çok etkileyiciydi. Paris deki Versailles’ın bahçesini aratmıyordu. En az onun kadar büyüktü. Mevsimlerden bahar olsaydı karşılaştırmayı daha iyi yapabilirdim ama ne yazık ki toprak karların altındaydı ve ağaçlar da yazlıklarını giymemişti. Versailles’ın bahçesi için dünyada insan elliyle yaratılan ilk harika diyorlar!!! Doğrumudur bilmiyorum ama gerçekten uçsuz bucaksız bir bahçe ve her şey milim milim aynı ölçüde sıralanıyordu. Ağaçların kesiminden tutunda karelerdeki çiçeklerin sayısına kadar. Bahçenin ortasına yürümem tam bir saat sürmüştü. Schönbrunn’un bahçeside UNESCO’nun listesine 1996 yılında alınmış.
Sarayın içini gezmedik.Sabahın beşinden beri yolculuk yaptığımız için karnımız çok açtı ve bir an önce Avusturyalıların ünlü şinitzelini tatmak istiyorduk.
Bu amacımızada nihayet öğleden sonra dört gibi ulaşabildik. Viyana’ya gidip de Figlmüller’e uğramadan ve şinitzel yemeden gezinizi tamamlamış olmuyormuşsunuz. Bizde klasik olarak hemen kendimize bir şinitzel ısmarladık.
1905 yılından beri hizmet veriyorlamış. Minik bir pasajın içinde.İki bölmeden oluşuyor gibi, dışarıda sokağın içinde olan bölümün üstünü kış olduğu için kapatmışlardı. Biz burada oturmayı tercih ettik. Hem böylece sokakdan gelen geçen insanlarla daha samimi olabiliyorsunuz!!! İçerisinin de dekarasyonu fena değildi. Ahşap sıralar ve üzerinde menü’nün yazılı olduğu bir tahta vardı. Tabiki yoğun bir cigar ve bira kokusuda...
Şinitzel’in tabakdan taştığını söylemeden edemeyeceğim. Yanında dilerseniz patates püresi veya salata söyleyebiliyorunuz. House wine’larını tavsiye ederim. Zira aromatik tadıyla nefis gidiyor şinitzel’in yanında.
Devam edecek... Günün bitmesine az kaldı...!!!

Avrupa'nın kütüphanesi ve en yaşlı başkenti olarak bilinen Viyanayı mavi gökyüzü ve sıfırın altında 7 derecede gezdik! Şehrin iki sokağındaki tarihi eserler İstanbul daki tüm tarihi eserlerin iki katından daha fazlaymış.
İspanyol Atları, Sisi müzesi, Mozartın 250 yıl (doğum günü) etkinlikleri, operada doğum günü kutlaması ve dahası...

Yeni yıl sabahı çok keyifliydi bizim için... Herkes uyurken sabahın köründe kalktık. Bu arada sabahın körü 8:30... Boğazda akşamcılar olmadığı için her yer tertemizdi... Hem çöplük anlamında hemde insanların olmadığı bir temizlikten bahs ediyorum...!!! Boğaz masmaviydi ve güneş üzerinde altın sarısı gibi parlıyordu... Vapurlar düdüklerini çalıyorlardı, hatta bazen büyük tankerlerde onlara eşlik ediyordu. Küçük balıkçı tekneleri ağlarını çoktan atmış, balıklarını çekmeye başlamışlardı bile... Gazetimizi okuduk, kaşarlı tostumuzu yedik ve ince belli çay bardağımızda demli çaylarımızı içtik. Hoş ben yine bir Amerikanlık yapıp öncesinde Starbucks dan havuçlu kek almıştım. Kahfaltı tabaklarımıza onu da ekledik...!!! içindeki o cevizler, o havuç tatıdı, hhhmmmmmmmmmmm nefis.....!!! yani reklamını yapıyorum burada ama yemenizi şiddetle tavsiye ederim. Topkapı Sarayının bahçesi ve arkeloji müzesinde geziyi tamamladık... Bu arada arkeloji müzesinin bahçesini ve tarihini bir başka yazı dizime saklamayı planlıyorum bilginize... GÜZEL GÜNLERİ BOL, ACILARI VE ÜZÜNTÜLERİ AZ OLAN, İYİ BİR YIL DİLİYORUM... SEVGİLER...
Pages
Tuesday, February 28, 2006
Monday, February 27, 2006
Picasso İstanbul'da

Cumartesi günü sonunda Sakıp Sabancı Müzesinde Picasso İstanbul’da resim sergisine gittim. 1996 yıllında Picasso’nun hayatını anlatan filmi “Surviving Picasso” seyretmiştim. Aradan tam 10 yıl geçmiş ve bu seferde sergisini gezdim.
Eğer henüz gezmediyseniz ve gezmek istiyorsanız minumum 4 saat ayırmanız gerekiyor.
Kuyrukta abartısız tam tamına bir saat on iki dakkika bekledik. Atlı köşkün manzarası nefis olduğu için insanın canı sıkılmıyor ama yinede ayakta beklemek yorucu oluyor. Bendeniz muhabeti çok sevdiği için tabiki kuyruktaki insanlarla hemen diyaloga girdi.. Önümde İzmit’den gelen anneli kızlı bir aile vardı. Neyse biraz onlarla Sakıp Sabancı’nın eşi hakkında dedikodu yaptık. Efendim bir kaşığa 40 tane mantı sığdırıyormuş ama yemeği güzel porselen bir tabak yerine, hötü bir aliminyum kapta sunmuş, olacak şey değil !!!

Neyse kuyruk iki üç dedikodu iki üç fikir alışverişi ve atlı köşkte yaşamak hevesiyle bitti. 2004 yılında Picasso’nun Barcelona’daki sergisini gezmiştim. Süperdi. Bu sergide de daha önce görmediğim heykellerini ve resimlerini gördüm. Sergi sonrası köşkün içini gezdik. Sakıp Amcamızın hat koleksiyonu varmış. Bu arada Osmanlı Turası hakkında epey bilgi edindim. Tüm bunların üzerine nefis bir cappucino içerek ve beyaz şaraplı armutlu kek yiyerek sergi gezimi tamamladım.
Picasso 1881 yılında doğmuş ve 1973 yılında ölmüş, tamtamına 92 senelik renkli hayatının 70 yılında hep yenilikler için çalışmış. Fernande Olivier, Eva Gouel, Olga Kokhlova (Çok güzel bir bayanmış, o kadar güzelmiş ki tüm güzelliğini porterisini yaparak göstermek istemiş), Marie Therese, Dora Maaer, Françoise Gilot, Jacqueline Roque hayatına giren bayanlardan bazıları.Tüm bu bayanlar onun sanat yaşamındaki farklı dönemleri yansıtıyor.
Picasso, arkadaşı Casagemas’nın intihar etmesine çok üzülüyor ve bu dönemde yaptığı eserlerin çoğunda melankolinin ve hzünün simgesi olan mavi rengini kullanıyor, bu dönemde genellikle yoksulları, çingeneleri, fahişeleri, mahkumları, sarhoşları, dilencileri ve hüzün veren görüntüler çiziyor. Onun bu dönemi “Mavi” dönem olarak biliniyor.
Daha sonra Barcelonadan, Parise taşınıyor (1904-1906) Pembe Dönem adı verilen bu dönemde Picasso'nun başlıca konusu gezgin sirkler, paletindeki baskın renkler ise pembe ve ten rengi tonlar oluyor. Bu dönem, Picasso'nun özel hayatında da önemli bir değişikliğin habercisi.
1904 sonunda yaşamına giren model Fernande Olivier ile birlikte yaşamaya başlıyorlar. Sonu kübizme varan o yıllarda "La Belle Fernande" eserini yaratıyor.
Paris'e döndükten sonra, 1906'nın sonlarına doğru, 5 fahişenin hayatını konu alan Avignonlu Kızlar "les Demoiselles d'Avignon" diye bilinen büyük kompozisyonu üzerinde çalışmaya başlıyor. Tabloda kadın bedenlerinin göğüs, kol ve bacaklarının keskin geometrik kesişmelere indirgenecek kadar sert biçimde çiziyor. Bu eserinin gerçeği değil ama halı üzerine yapılmış şekli SSM’de yer alıyor.

Picasso’nun en verimli dönemi 1907-1914 yılları arasındaymış. Bu dönemde sayısız eserler yaratmış. Picasso 13500 resim, 10,000 baskı, 34000 kitap resmi, 300 heykel ve birçok resim ve çizim yaparak en üretken sanatçılar arasında yer alıyormuş. Bu arada 1973'de eserlerinin toplam değeri 750 milyon dollar olarak hesap edilmiş. Neyse çok uzun olmaya başladı. Burada nokta koyuyorum. Bazı eserlerini görmek için http://www.malarze.walhalla.pl/galeria.php5?art=11 veya http://en.wikipedia.org/wiki/Picasso sitelerini gezebilirsiniz.

Bu arada bende, sizleri SSM sergisinde benim en çok hoşuma giden eserlerle başbaşa bırakayım.
Plajda siesta yapan kadın, Mavi elbiseli kadın, yoksullar, öpücükler...
Friday, February 24, 2006
VAPURLAR...

Dün akşam Yaşamdan Dakikalar'da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, şehiriçi deniz hatların'daki vapurlara kitap koyacağını öğrendim. Haberi duyunca aynen şöyle düşündüm: “Ne yazık ki, çok okumayı seven canım insanlarım tarafından bu kitaplar evlerine götürülecek, sobalarında onlar için ateş olacak, kimbilir belkide bazılarının sayfaları karalanacak, bazılarının sayfaları da kopartılıp tuvalet kağıdı yapılacak…” .
Aslında tüm bunların yerine... Okuyan, okudukça cehaletle- bilgelik'i ayırt eden, inançla- yobazlığın farkını bilen insanların o vapurlarda yolculuk yapmasını isterdim. O zaman bu kitaplar ve bilgiler paylaşılır, paylaşıldıkça insanlar özgür olurdu.
Şiire geçmeden önce, kısaca kendi vapurumdan bahsedeyim: "benim vapurumda da zeki insanlar dostluk içinde aydın bir Türkiyeye doğru ilerliyor olurdu" ve eğer aşağıdaki vapurlardan birine binseydim sanırım buda Cemal Süreya’nın vapuru olurdu.
Şiirci Hatları Vapuru
Nazım Hikmet vapuru
deniz ile arasına
dökülen asfaltı kırar
ve özgürlüğüne kavuşturur
salacak iskelesini
batmak pahasına
Can Yücel vapuru
alaycı bir düdük çalar
savaş gemilerine
ki rakı şişeleri asılıdır
can simitlerinin yerine
Attila İlhan vapuru
keyfile yarar suları
içinde çünkü sevgililer öpüşür
ve güvertesinde
sigarasını rüzgara karşı yakan
bir katil üşür
Edip Cansever vapuru
denize yansıyan
otel ışıkları altında gider gelir
boğazın en uzak
iki iskelesi arasında
Orhan Veli vapuru
evlerine taşırken
telaş içindeki insanları
küpeştesinden atılan
simitleri kapışır
martı kuşları
Cemal Süreya vapuru
akşamüstleri giyince
ışıklı elbisesini
ince bir duman savurarak havaya
dansa kaldırır
kız kulesini
Sunay Akın
Tuesday, February 21, 2006
Haftasonu- 2 film bir tiyatro Hafta arası- 1film
Perşembe akşam Aile Bağları’na (Family Stone) gittim. If istanbul’a bilet almak için Taksim’e gittim, gitmişkende Bir Geyşa’nın anılarını seyrederim dedim ama saati uymadığı için ve saati uyan tek bu bu film kaldığı için hadi bakalım görelim dedim. Jessica Parker’ı Sex and the City’de çok beğeniyordum. Yazar kimliği ve NY’daki yaşantısı ile çok çekici geliyordu bana.
Gelelim bu filme. Filmi beğenmedim. Öte yandan Amerikalıların aile bağlarını gerçeğe çok yakın işlediği için bir artı puan aldı benden. Sevgili olan çiftlerin filmin sonunda birbirlerinin kardeşleri ile birlikte olmaları seneryoyu çok zorlamış helede bu garip durumun mutlu sonla erdirilmesi kesinlikle anlamsızca sarf edilen bir emek olmuş.

ENRON-The Smartest Guys In The Room (Enron; İş Dünyasının Açgözleri)
Bu film gerçekten seyredilmesi gereken belgesellerden bir tanesiydi benim için. İşim gereği gittim ve çok fazla abilgi edindim. Okumak ve seyretmek birleştirince taşlar yerine daha bir oturuyor. Bu konuya meraklıysanız gidin görün derim. Film, tarihin en büyük şirket skandallarından birinin perde arkasını gözler önüne seriyor; Enron skandalında ABD’nin en büyük yedinci şirketinin üst düzey yöneticileri bir milyar dolardan fazla kârla işin içinden çıkarken, yatırımcılar ve çalışanları her şeylerini kaybettiler. Fortune dergisi gazetecileri Bethany McLean ve Peter Elkind’in ‘The Smartest Guys in the Room’ adlı kitabından yola çıkan film, bir yandan işin iç yüzünü bilen tanıkların anlatılarına yer verirken, edinmesi zor işitsel ve görsel kanıtlar da sunarak, Enron’un tepesindekilerin olağanüstü kişisel lükslerini ve şirket felsefesi kisvesi altındaki ahlaki yozluğu açığa çıkarıyor.

Good Night - Good Luck- (İyi Geceler-İyi Şanslar)
"İyi Geceler İyi Şanslar", 1950'lerin Amerikasında radyo-televizyon gazeteciliğinin ilk günlerinde geçen bir hikâyeyi konu alıyor. Televizyon haberciliğinin öncülerinden Edward R. Murrow (David Strathairn), Senatör Joseph McCarthy ve Amerikan Karşıtı Eylemler Senato Komitesi (Daimi Soruşturma Alt Komisyonu) arasındaki sürtüşmeleri, kronolojik bir perspektif içerisinde ele alıyor. Gerçekleri yazma ve kamuoyunu aydınlatma arzusuyla, CBS'in haber merkezinde çığır açan Murrow, kendini işe adamış haber şefi prodüktörü Fred Friendly (George Clooney) ve Joe Wershba (Robert Downey Jr.), 'komünist avı' yıllarında, McCarthy tarafından yayılan felâket tellâllığı ve yalanları sorgulamak üzere baskı kurmaları için şirket ve sponsorlarına başkaldırırlar. Senatör, ana haber sunucusunu komünist olmakla suçlayarak cevapladığında halkın çoğunluğunda düşmanlık duyguları gelişir. Bu misilleme ve korku ortamında, McCarthy'nin yalanları ve kabadayı taktikleri sonunda açığa çıkıp da, McCarthy'yi güçsüz bırakartığındaysa CBS elemanları ne olursa olsun görevlerine devam eder ve sonuçta azimlerinin karşılığını görürler. Yine de Murrow ve ekibi yüksek bir bedel ödeyecekler ve programları daha geç bir zamana alınacaktır.
K A N T O C U
Yazan –Yöneten: Haldun DORMEN
Müzik: Serpil GÜNSELİ
Verjin: Aslı AYBARS
Kenan:Mehmet ÇEREZCİOĞLU
Çığırtkan : Mert TURAK
Rula: Selma KUTLUĞ
Mari: Selen UÇER
Cemil: Murat COŞKUNER
Hasan: Bilge ZOBU
1923 yılının kış aylarında Türkiye’nin karmakarışık olduğu, düşman ordularının işgali altında bulunduğu günlerde var olmaya çalışan bir Çadır Tiyatrosu, Bursa’da varyete usulü gösterilerini sürdürmektedir.... Müslüman kadınların sahneye çıkmalarının yasak olduğu bu yıllarda, Verjin adlı Rum asıllı genç bir şarkıcı çadırın yıldızıdır...
Oyun Rum sanılan kızın müslüman olması, sahneye çıkamaması, sonrada Cumhuriyetin ilan edilmesiyle sahneye çıkması, Aşkını kaybettiğini sanarken bir uçuk yıl bekledikten sonra bulması şeklinde gelişti ve sona erdi. İlk bölümü sıkıcydı,ikinci bölümde biraz hareketlendi. Müzikler ve oyunuların çabası gözardı edilemez. Bu maaşa bu emek. Birde protokol olayı var bunuda yarın yazarım artık...
Friday, February 17, 2006
Diyet

Yemek yemek en sevdiğim faliyetlerden bir tanesi. Hele birde sofra şöyle zevkli hazırlanmışsa, tabaklar seri şeklinde, bardakalr onları tamamlıyor, salata resim gibi, peçeteler itina ile katlanmış vs.vs. ooohhh doymam artık yemek yemeğe.Abur cubur mu işte onlar benim hayatımın bir parçası, mezeler ise benim vazgeçilmez düşlerim. Her akşam iş çıkışı yürüyorum, malum haliniz burası Kurtuluş olunca heryerde şarküteriler var. İnanılmaz birşey biri, ikisi derken hemen uzaklaşıyorum yürüdüğüm sokaktan. Daha sonrasında başka bir zorlu engel olan, Migros engeli var. Her akşam iş çıkışı mutlaka uğruyorum, insan yanlız yaşayınca alışverişini adet bazında yapıyor (çünkü buzdolabı temizlemekten ve küflenen sebzeleri atmaktan bıkıyorsun bir müddet sonra) dolayısıylada her akşam birşeyler almak zorunda kalıyorum. Gelelim engele oradaki soğuk mezeler, makarnalar ve çikolata bölümlerini teğet geçerek, bir iki sebze torbası ile dışarı atıyorum kendimi. Ama artık yorldum bu engelleri atlamaktan canım, kendimi pek bir engelci görüyorum!!! Birde üstüne üstüne bunca çabam, bedenim tarafımdan taktir edilmiyor ve kilo üstüne kilo alıyorum. Geçen gün tartının üstündeki rakamı görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hemen uzak doğulu arkadaşlarımın yaptığı gibi bir günlük meyve rejimi yaptım (Haftada sadece bir kere yapıyorlar). Zavallı obur miğdem neye uğradığını şaşırdı !!! Sonra ki günlerde çılgına döndü. Buzdolabı kapağı ile ellerim arasında ilginç ve ayrılmaz bir bağ oluştu. Bugün tam tamına 4. gün. “dayanacağım ve zaferle çıkıcağım bu pisboğazlık savaşından…”.
Wednesday, February 15, 2006
Değişik Linkler
Önceleri internet den alışveriş yapmayı pek sevmiyordum. Ürünü elime almadan, dokunmadan alışveriş yapmış gibi hissetmiyordum. Ama şimdi web üzerinden alışverişlerimi yapıyorum. Hem araştırması kolay hemde zahmetsiz. Elektronik ürünler konusunda aşağıdaki websitesini tavsiye ederim. Kaliteli ve çok iyi tasarlanmış bir websitesi. Iyi alışverişler ...
http://www.webdenal.com
Gelelim bir diğer websitesine... Bilgisayarımı çok seviyorum. Ayrı bir bağ var armızda!!! Bilgisayar ve internet olmadan ne yaparım bilemiyorum. Sadece tatillerde bir hafta boyunca bilgisayarı unutuyorum. İşte tüm buları da aşağıdaki linkte duvar kağıtları var demek için söyledim. Nasıl ama...
http://www.pixelgirlpresents.com/desktops.php?page=3&cat=&res=
http://www.webdenal.com
Gelelim bir diğer websitesine... Bilgisayarımı çok seviyorum. Ayrı bir bağ var armızda!!! Bilgisayar ve internet olmadan ne yaparım bilemiyorum. Sadece tatillerde bir hafta boyunca bilgisayarı unutuyorum. İşte tüm buları da aşağıdaki linkte duvar kağıtları var demek için söyledim. Nasıl ama...
http://www.pixelgirlpresents.com/desktops.php?page=3&cat=&res=
Tuesday, February 14, 2006
Başarı

Bugün iki arkadaşımdan gelenlere yer veriyorum. Bir arkadaşım, özlü sözleri çok sevdiğimi bildiği için bana bugünkü takvim yaprağını verdi. O zaman hemen günün sözünü yazayım dedim:
“Bir insan sabah uyanıp, akşam yatağa girdiği zaman dilimi içinde yapmak istediği şeyi yapıyorsa, başarılı bir insandır.” Bob Dylan
Keşke bunu başaran ender insanlardan biri olsaydım. Yada, bende bunu yapmam için gerekli cesaret olsaydı. O zaman alıp başımı giderdim. Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda…!!!
Neyse en azından duygularını dile getirebilen ve sevmeyi bilen grup içersinde yer aldığıma göre o zaman kısmi olarak başarılı sayabilirim kendimi…
Diğer arkadaşımda tesadüfen yine başarı ile ilgili bir yazı göndermiş. Beğeneceğinizi ümit ediyorum.
“Başarı deyince aklımıza farklı şeyler gelir.Toplumun gözünde başarı;iyi maddi gelir getiren bir kariyer, büyük bir ev,lüks bir arabadır.Aslında bunlar basarılı olmanın tanımı değildir.Aşağıda Ralph Waldo Emerson 'ın başarı tanımına kulak verelim:”
" BAŞARI ; Sık sık gülmek ve cok sevmektir; Akıllı insanların saygısını veçocukların sevgisini kazanmaktır; Dürüst eleştirmenlerin onayını almak! ;sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır; Herkesteki en iyiyibulmaktır; Karsılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir; Gerideister sağlıklı bir cocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşilbahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesinekatkıda bulunmaktır; Gönlünce eğlenmek ve gülmektir; Tek bir kişi bile olsa,birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmek ve tekbir kişinin bile sizden kasıtlıi zarar görmediğini bilmektir; "
Son olarak bugün sevgililer günü, bence dünya sevgi günü olsaydı daha anlamlı olurdu. Hiç değilse birgünlüğüne aç çocukların karnı doyardı, tanımadıkları abileri tarafından dövülmez, işkence görmezlerdi, birgünlüğüne de olsa eğitimleri ile ilgilenilirdi, silahlar susardı, bombalar patlamazdı, erkekler kadınları hor görmez seslerini yükseltmezlerdi, otobüste herkes birbirine yer verirdi, her şeyden önemlisi kimsenin kalbi kırılmazdı, birgünlüğüne olsa bile bu dileklerimin gerçekleşmesi güzel olurdu değil mi...
Tabiki, tüm bunlar, dünyadaki herkesin sevgi kelimesini tanıdığını ve ne anlam ifade ettiğini bildiğini düşünerek dilenmiştir. Yoksa hikaye olur du değil mi efendim!!! Bugün herkesin birbirine kırmızı gül ve kalp vermesi gibi birşey işte... :-)
Neyse sevmek, sevilmek ve tüm çekim ekleri sizinle birlikte bir ömür boyu yanınızda olsun.
Labels:
ondan bundan birazda benden
Monday, February 13, 2006
İstanbul da Jazz Keyfi

Cuma akşamı İstanbul Jazz Center’a gittik. Kerem Görsev’i ve yurt dışından gelen farklı konuklarını, keyifli bir şekilde dinlemek istiyorsanız, burası tam size göre bir jazz mekanı (bizim gittiğimiz akşam Allan Harris sahne aldı).
Ortaköy Caddesi üzerinde bulunan jazzcenter, gösterişten uzak, sade ama bir okadar da şık bir mekan. Büyüklük olarak çok ideal. Sahne her taraftan çok rahat bir şekilde izlenebiliyor. Salı günleri “girls night out” (kızlar dışarda) gecesi yapmışlar bu yüzden bayanlar giriş ücreti ödemiyorlar!!!
Gelelim haftasonun bir diğer güzel gününe;
Cumartesi günü Jane Austen’in kitabından sinemaya uyarlanan “Love and prejudice” (aşk ve gurur) filmine gittik.
Başrollerini Keira Knightley ve Matthew MacFayden’in oyanadığı filmi çok beğenmedim. Film aşk filmi olmasına rağmen ağır temposu yüzünden ilgimi çekmedi. Ancak filmin soundtrack’ini ve çekim yerlerini çok beğendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Klasik müzik eşliğinde şatolar ve lüks yaşam görüntüleri muhteşemdi.
Birde o devirde yaşayan bayanların iyi bir evlilik yapabilmeleri için resim yapmak, nakış işlemek veya piyano çalmak gibi yeteneklerinin bulunması gerekliymiş. Hoş başrol oyuncusunun kitap okumak ve sivri dili dışında bir yeteneği olmamasına rağmen beş kız kardeş içersinden en iyi evliliği o yaparak mutlu sona erdi. Birde filimde subay olayı vardı. Pek bir şey anlamadım. Kızkardeşlerin en küçük iki tanesi subaylar için çıldırıyorlardı. Neyse filimden anladığım kadarıyla, o dönemde evlenmek için her yolun mübah olduğu!!!
Sırada görmek istediğim iki film var, “bir geyşanın anıları” ve “kanıt” ...
Pazar günü Anadolu yakasında güzel bir kahfaltı yaptık. Dönüşte enteresan bir tablo vardı. Anadolu yakasında lapa lapa yağan kar, köprüyü geçince yerini sulu kara bıraktı ve Ataköy’e yaklaşınca güneş açtı. Tabiki burası İstanbul, büyük bir il, halkına tüm doğa olaylarını aynı anda yaşatabiliyor...!!!
Friday, February 10, 2006
Sevmemek

Çok sevdiğim arkadaşlarımdan biri, etraftaki kırmızı kalplerin, güllerin ve pembe sayfaların tekil hayat anarşisi yarattığı düşüncesinde. Haksızlık payıda yok değil hani. Herzaman söylediğim gibi, “bir günlüğüne yalancı bir kalp verecek sevgili yerine, hergün gerçek kalbini verecek bir sevgilisi olmalı insanın” ...
Düşündümde içmizde sevgi duygusu olmasaydı, hayat nasıl olurdu? Kapımızın önüne gelen bir kedinin başını okşamaz ve çıkardığı hırıltıyı duymazdık. İçinde sevgi sözcüğü geçen şarkılarda duygulanmazdık ve hatta, bu şarkıları yazamazdık. Anne çocuğunu okşarken hiç bir şey hissetmezdi, TV seyrederken her programa aynı tepkiyi verirdik, sevdiğimiz program diye bir şey olmazdı. Şiirler yazılmazdı, romanlar olmazdı. Dostumuz, arkadaşımız, kime derdik? Bütün insanlar birbinin aynı olurdu.
Yazmak bile çok ürkütücü geldi. Ne yazık ki etrafıma baktığımda sevginin ve sevilmenin insanlar üzerinde bıraktığı etkilerin azaldığını görüyorum. Bencileşen dünyamızda insanlar kendi kabuklarına çekiliyorlar ve tekil hayatlarını yaşıyorlar.
Artık çay bahçelerinde buluşulup, çay içerken gözgöze bakıp sevgi sözükleri kullanmak yerine insanlar sanal ortamda sohbet programlarının yardımıyla birbirlerine sevdiklerini söylüyorlar. Nasıl olur ki böyle bir şey? Dokunmadan gözünün içine bakmadan seni seviyorum demek.
Sinemaya gitmek, filmi birlikte izlemek ve üzerinde yorum yapmak ve hele de İstiklal Caddesi’nde Emek sinemasına gittikten sonra üzerine birde İnci’de profiterol yemek sevmekti bizim için.
Neyse efendim, ben sevdiğim şeylerden başlayacağım ve dinlemekten çok zevk aldığım ve hatta en çok sevdiğim şarkının sözleri ile sizi başbaşa bırakacağım. Tabiki bende şimdi hemen Frank Sinatra Albumü dinleyeceğim...
MY WAY
And now, the end is near;
And so I face the final curtain.
My friend, I’ll say it clear,
I’ll state my case, of which I’m certain.
I’ve lived a life that’s full.
I’ve traveled each and ev’ry highway;
And more, much more than this,
I did it my way.
Regrets, I’ve had a few;
But then again, too few to mention.
I did what I had to do
And saw it through without exemption.
I planned each charted course;
Each careful step along the byway,
But more, much more than this,
I did it my way.
Yes, there were times, I’m sure you knew
When I bit off more than I could chew.
But through it all, when there was doubt,
I ate it up and spit it out.
I faced it all and I stood tall;
And did it my way.
I’ve loved, I’ve laughed and cried.
I’ve had my fill; my share of losing.
And now, as tears subside,
I find it all so amusing.
To think I did all that;
And may I say - not in a shy way,
No, oh no not me,
I did it my way.
For what is a man, what has he got?
If not himself, then he has naught.
To say the things he truly feels;
And not the words of one who kneels.
The record shows I took the blows -
And did it my way!
Thursday, February 9, 2006
Sinirli insanlar-küçük işler

Herzaman mutlu olmak için neden ararım... Çünkü anlarda saklı olduğunu bilirim. Bu yüzden 60 dk'lığına kaybettğim mutluluğu 1 dk'lık mutluluğa çevirme niyetindeyim ve bu iki karikatürü post ediyorum...!!!
"Sinirli geçirilen her dakikayla, mutlu bir 60 saniye kaybedilmiş olunur." William Somerset Maugham

Karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı her iş'te işin büyüklüğü ve küçüklüğü önemli değildir.
"Ufak işler için kendini büyük gören kişi, genelde büyük işler için çok küçüktür." Jacques Tati
Labels:
ondan bundan birazda benden
Wednesday, February 8, 2006
Salkım Söğüt

Her sabah sahil yolunu kullanarak işe gidiyorum. Bugün karın ve çamurun kirlettiği camdan bulanık da olsa söğüt ağaçları’nın dallarının sararmaya başladığını gördüm.
Demek ki bahar kapıda!!! Bu ayında sonunda yaprakları yeşermeye başlar artık.
Doğum aralıklarına göre herkesin bir ağcı varmış. Benimkisi köknar ağcıymış (Sayfamın düzenli okuyucuları olan arakadaşlarımıda unutmayıp onlarınkinide aktarmak istiyorum, 19-28 Şubat Çam ağcı, 25 Mayıs-03 Haziran Dişbudak).
Bitkiler konusunda çok bilgim yok. Sadece bilindik ağaç ve çiçek isimlerini bilirim. Bakalım bakalım bu söğüt ağcı kim miş neymiş dedim ve aşağıdaki bilgilere ulaştım.
Latince adı, Salix babylonica. İngilizcede weeping willow deniyor. Weeping ,ağlayıcı; willow willowy de, kadınlarda ince, narin, zarif anlamlarında kullanılıyor. Birleştirirsek tüm bunları Ağlayan zarif ağaç diyebiliriz. Demek ki çocukken ağlayan ağaç benzetmem doğruymuş!!!
Salkım söğüt, doğal ortamlarında genellikle su kenarlarında yetişiyor. Çabuk büyüyor (15 m’ye kadar), her yaşta eğilebiliyor, uzun yerçekimine karşı koyamayan esnek kolları daire şeklinde açılıyor ve son derece estetik görünümlü bir ağaç oluyor. Söğütün kırılan veya budanan dallarının çok hoş bir kokusu var.
Şimdi, bir bahar esintisi ile salkım söğütün nefis gölgesinde uzanıp kitap okumak istedim.En iyisi Nazım Hikmet’in bir şiiri ile bitireyim bu araştırmayı...
SALKIM SÖĞÜT
akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
ah ne yazık!
ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
atları rüzgâr kanat...
atları rüzgâr...
atları...
at...
rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
akar suyun sesi dindi.
gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!
Labels:
ondan bundan birazda benden
Monday, February 6, 2006
Pazartesi Sendromu Nedir?

Sabahleyin 6:45’de uyan, NTV haberleri dinlemek için TV kumandasında 5’e bas. Duş al, dişlerini fırçala, kahve makinasını aç (pazrtesileri hariç), mısır gevreğini sütle karıştır, tüm bunları başarmak ve otobüse yetişmek için saatini 7:20’ye kur (İstanbul’da artık trafik felaket olma durumundan çıktı ve felaket ötesi, rezalet gibi ön başlıkları aldı, bu yüzden 2 aydır, aracımı trafiğe sokup kendimi sinir stres sahibi yapmak istemediğim için sevgili İst.Belediyesinin araçlarını kullanıyorum) ve fırla. Ayaklarını sürükliye sürükliye durağa yürü, her sabah durakta aynı insanları gör. Gün başlıyor kolay gelsin...
İlk başlarda gözgöze geldiklerimle merhaba, günaydın anlamına gelen gülümsemeyi yapıyordum cevap alamayınca sonraları ondan da vazgeçtim. Ama hala daha, Şoföre günaydın ve inerken de iyi günler kelimelerini kullanıyorum. Birgün biliyorum “sizede iyi günler” diyecek...Azimliyim...
Gelelim Pazartesilerine tüm bu monotonluğun ağır yükü üzerine birde “Pazartesi Sendorumu” dedikleri şey biniyor. Bende araştırdım bu sendromun bilimsel açıklaması neymiş diye. En sonunda şuna karar verdim. Tempo değişikliği. Haftasonunun yoğun ve eğlenceli temposundan iş temposuna geçiş. Pazartesi günleri, sanki Cuma günü hiçbir iş yapmamışınız gibi bir sürü iş çıkar karşınıza, işler işleri türetir, birikirde birikir. Hele birde bunlara kötü haberler eklenince (mesela aylardır çalıştığınız , kabul gören , son değişiklikleri yapılan ve imza aşamasındaki projenizin iptal haberi ) daha bir çekilmez olur Pazartesileri. Uzmanlar diyor ki, sabah kahfaltınızda müzik dinleyin, gittiğiniz yolu değiştirin, öğle yemeğini sevdiğiniz dostlarınızla birlikte yiyin ve yavaş yavaş stresden uzaklaştırarak kendinizi iş temposuna sokun. Bence hikaye... Bir kere okul yıllarından beri hiç sevilmeyen bir gündür Pazartesi. Tatilde bile hissedersiniz Pazartesini. Bu kadar kötü üne sahip bir günü nasıl aklayabilirsiniz ki? Nasıl normal bir gün olarak kabul edebilirsiniz ki?
Friday, February 3, 2006
Ustalara Saygı
Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu tarafından düzenlenen Kültür, sanat, edebiyat ve düşün dünyasındaki usta isimlerin çalıştıkları alanlara damga vuran çeşitli yönlerinin izleyici ile buluştuğu “Ustalara Saygı” etkinliklerinin onuncusu, Akatlar Kültür Merkezi’nde Haldun Dormen için gerçekleştirildi.
Ustalara Saygı etkinlikleri, 13 Şubat’ta Atıf Yılmaz, 20 Şubat’ta Cemal Reşit Rey ile sürecek. Gitemek isterseniz detaylı bilgiyi Beşiktaş Belediyesinden alabilirsiniz.
HALDUN DORMEN
1928 yılında Mersin’de doğan Haldun Dormen Yale Üniversitesinin tiyatro bölümünden masters derecesi ile mezun olduktan sonra çeşitli yaz tiyatrolarında çalıştı. 1954 yılında İstanbul'a dönerek Muhsin Ertuğrul yönetimindeki küçük sahneye girdi ve "Cinayet Var" adlı oyunla ilk kez Türk seyircisinin karşısına çıktı bu arada amatörlerle cep tiyatrosu çalışmalarını sürdürdü.
1955 yılında Papaz Kaçtı komedisi ile Dormen Tiyatrosunu kurdu. Bugüne kadar yüzün üstünde rol alan Dormen, çeşitli tiyatrolarda 32'si müzikal 140 oyun sahneye koydu. Sürç-i Lisan Ettikse ve Antrakt adlı iki otobiyografik kitap ve aralarında Hisseli Harikalar Kumpanyası, Geceye Selam, Şen Sazın Bülbülleri, Yolun Yarısı, Günaydın Mr. Weill, Amphytrion 2000 ve Bir Kış Öyküsü gibi yapıtlar bulunan dokuz müzikal yazdı. Şehir tiyatrolarında onaltı yıldır oynanan "Lüküs Hayat" ve İstanbul Operasında "Kral ve Ben" müzikallerini sahneye koydu.
Ustalara Saygı etkinlikleri, 13 Şubat’ta Atıf Yılmaz, 20 Şubat’ta Cemal Reşit Rey ile sürecek. Gitemek isterseniz detaylı bilgiyi Beşiktaş Belediyesinden alabilirsiniz.
HALDUN DORMEN
1928 yılında Mersin’de doğan Haldun Dormen Yale Üniversitesinin tiyatro bölümünden masters derecesi ile mezun olduktan sonra çeşitli yaz tiyatrolarında çalıştı. 1954 yılında İstanbul'a dönerek Muhsin Ertuğrul yönetimindeki küçük sahneye girdi ve "Cinayet Var" adlı oyunla ilk kez Türk seyircisinin karşısına çıktı bu arada amatörlerle cep tiyatrosu çalışmalarını sürdürdü.
1955 yılında Papaz Kaçtı komedisi ile Dormen Tiyatrosunu kurdu. Bugüne kadar yüzün üstünde rol alan Dormen, çeşitli tiyatrolarda 32'si müzikal 140 oyun sahneye koydu. Sürç-i Lisan Ettikse ve Antrakt adlı iki otobiyografik kitap ve aralarında Hisseli Harikalar Kumpanyası, Geceye Selam, Şen Sazın Bülbülleri, Yolun Yarısı, Günaydın Mr. Weill, Amphytrion 2000 ve Bir Kış Öyküsü gibi yapıtlar bulunan dokuz müzikal yazdı. Şehir tiyatrolarında onaltı yıldır oynanan "Lüküs Hayat" ve İstanbul Operasında "Kral ve Ben" müzikallerini sahneye koydu.
Barış Manço

Sevgili Barış Manço'yu 1 Şubat 1999 yılında kaybetmiştik. Bugün geçde olsa onu anmak istedim.
Sadece ben değil "7 den 77 programına" katılan tüm çocuklar ve bu satırları okuyan sizlerde belkide, hepimiz onun şarkılarını dinleyerek büyüdük. "Arkadaşım Eşşek"'le tempolar tuttuk, birbirimize şakalar yaptık.
Barış Manço'nun tüm şarkılarını "Gül pembe", "Kol düğmeleri","Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"... çok seviyorum. Çünkü hepsinde hayat dersi veriyor ve gerçekleri aktarıyor. Kaçımızın ilanı aşıkı sokaktan geçen "dometes, biber, patlıcan" naralarında kaybolmadı ki... Onunda dediği gibi "Tam elini tutmak üzereyken, Aşkımı itiraf edecekken, Sokaktan gelen o sesle yıkıldı dünyam, Domates, biber, patlıcan..."
Bugün bende onu bir kaç satırlada olsa anmak istiyorum. Ve en sevdiğim şarkısının sözlerini ekliyorum;
Ellerimle büyüttüğüm solarken dirilttiğim
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Çiçeğimi kopardın sen ellere verdin
Dağlar dağlar Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Kuşlar ötmez güller soldu yüce dağlar duman oldu
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Belli ki gittiğin yerden kara haber var
Dağlar dağlar
Kurban olam yol ver geçem
sevdiğimi son bir olsun yakından görem
Thursday, February 2, 2006
Kuşlar

Yazıya şimdi bir şiirle başlıyorum. Akşama doğru vaktim olunca devam edeceğim... İbrahim Sadiy'e ait Kuş Hatıraları:
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.
.......
Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
her arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de.
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum
Ama rüyalarımızın melekleri
ve sofralarımızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?
Labels:
ondan bundan birazda benden
Mardin
Dün akşam TV’de seyrettiğim Lütfi Özgünaydın’ın beş yıllık çalışması sonucu hazırlanan Mardin konulu fotoğraf sergisinden ve kitabından etkilenerek bugünün konusu olarak Mardin ilimizi seçtim. Turizm kaynkalarımızı iyi tanıtamadığımızı, değer bilmediğimizi ve iyi kullanmadığımızı düşünüyorum. Bunuda, bu araştırmayı yaparken, birkez daha kanıtladım kendime. Turist çeken ilerimizden birisi olan Mardin hakkında detaylı olarak hazırlanmış birçok ingilizce kaynağa rastlamama rağmen çok iyi hazırlanmış Türkçe web sitesi bulamadım. Buda bana, “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözümüzü hatırlattı. Kuş gribinin kol gezdiği şu günlerde tavuklarımızı, kaz olarak gören komşularımızdan korumalıyız !!! Nedersiniz?

MARDİN
Mardi’nin, MÖ.4500’ kadar uzanan tarihinde, Subari, Hurri, Sümer, Akad, Mitani, Hitit, Asur, İskit, Babil, Pers, Makkadonya,Abgar, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi birçok uygarlığı bünyesinde harmanlamış bir ilimiz olduğunu öğrendim.
Çoğu kaynaklarda Mardin’in gerçek adı “Merdin” diye geçiyor. Kendi halkıda böyle kullanıyormuş. Bu ad “Kaleler” anlamına geliyormuş. Şehirde bir çok kalenin varlığı, şehrin bu şekilde isimlendirilmesini sağlamış. Bunlardan bir kaçı: Mardin Kalesi(Kuşlar Yuvası, Kartal Kalesi veya Kartal Yuvası), Eskikale Köyünde bulunan Kalat’ül Mara, Deyrü’zzafaran Manastırının kuzeydoğusundaki Arur Kalesi ve Erdemeşt Kalesi.
Mardinde yapıların tamamı Mezopotamya Ovası’na bakıyormuş. Sokakları daracık ve tek yönlüymüş. Bunları öğrendiğim zaman bu yapıların birinde, Mezopotamya Ovası’nın üzerine vuran kızıl gün batımını izlediğimi ve daracık tek yönlü tarihi sokaklarında yürüdüğümü hayal ettim. Tabiki aşağıdaki şiirinde yardımı olmadı değil…
MARDİN, GÜNEŞİN NABZI
Kınalar yakılmış gökyüzüne ilmik ilmik,
Zılgıt sesleri titrer, hızmalı burunlar delik
Taşlar ruhları akseder özünde nakış...
Heybetli kalesinin hikmetidir Hakk’a yakarış.
Özünde, sözünde mertlik olanların yurdu
Ataların yadigarı ve ulu Artuklu
Kız Kalesi gülümser, çekingen, ürkek ceylani
Zaman ağır ağır işler kum saati misali
Ruhlarda derin bir huzur, doğa mütebessim
Saf tutan halaylarda medeniyetler kol kola
Türküler çeyiz sandığını, bulutları saklar
Ful çiçeklerinde avlu kokar, yıldızlar alevli,
Yakıcı güneşte altın sarısı taşların aksi
Destanların özü yansır sokakların merdivenlerinde,
Güneşin nabzı atar, duraksız sevdalı yüreklerde
Mezopotamya eğilir sadakatle Mardin’in önünde
Diz çöker cömertliğiyle yeşil enginliğinde
Güneş ışığı Nemrut’tan önce Mardin’e uğrar,
Yağmurlar bereketi müjdeler, ağlar, yağar
Musikiye aşina güvercinler takla atar
Uçurtmalarda geleceğin güzelliği, geçmişin emaneti uçar...
Mardin’de yaşam mitolojiyle dans eder,
Ezanlar, çanlarla kardeşçe ve beraber...
Karlar süslemek için işlemelerini can atar.
Çeşmelerinde su tarihle coşkun, misk akar...
Kuyular mahzen, güneş görmemiş define
Ay ışığı güleç yüzlerde gamzeler oyar...
Ne “Gondol’la” ilerlemek, rutubetli Venedik’te
Ne “Kuleler” kenti süslü Paris’te
Benim her şeyim, huzur sokağım, özüm, kaynağım...
Asil memleketimde, MARDİN’de
Sevginin adı gökyüzünde gülbin,
Şirin yüreklerde MARDİN...

“Atatürk, Mardin için Paşa olduğum diyar sözünü sürekli kullanmış. General olduğunun müjdesini Mardinde alan büyük komutan bu olayı bir çok yerde ve zamanda dile getirmiştir.
Mardinliler bir gece önce aralarında Albay olarak gördükleri Mustafa Kemal 'ni ertesi gün pırıl pırıl General apoletleriyle Mustafa Kemal Paşa olarak selamlamışlardır. Hem de 35 yaşında genç, heyecanlı bir paşa olarak.”…
En kısa sürede eşi benzeri olmayan bu ilimizi görmek ve Mezopotamya Ovası’nda gün batımını seyretmek üzere…
Monday, January 30, 2006
İstanbulda Bir Cumartesi



Cumartesi günü bir müze ve iki fotoğraf sergisi gezdim. Bu kültürel etkinliği, Galata’nın arka sokaklarında dolaşarak, gidilecek yerleri not alarak ve son olarak da Roberto Benigni'nin Kar ve Kaplan filmini seyrederek tamamladım. Öncellikle Pera Müzesinden başlamak İstiyorum. Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın katkılarıyla Pera Müzesi 2005 Haziran ayında açılmıştı. Pera Müzesi, Tepebaşında, Odakule’nin hemen arakasında yakın zamana kadar Bristol oteli olarak bilinen (yok etmediğimiz!)tarihi binalarımızdan birsidir. Bu bina, 1893 yılında mimar Achille Manoussos tarafından yapılmış. Sonrada Mimar Sinan Genim tarafından elden geçirilerek müzeye dönüştürülmüştür.
Gelelim içerideki sergilere bunlardan ilki;
İMPARATORLUKTAN PORTRELER
Müzenin 3. kattında "batılı ressamlar gözüyle Osmanlı ve Harem yaşantısını" ele alan tablolar ile "Sultanların potreleri" yer alıyor. Avrupalı ressamlar, 19. yüzyılda Avrupa’daki Romantizim akımına paralel olarak ortaya çıkan ve Oryantalizm adını alan akımla birlikte Osmanlı ile ilişkilerin yarattığı Turquerie (türk tarzı yaşam) dünyasını resimlemişler. Yine Ayrıca, "Boğaziçi Ressamları" diye adlandırılan bir grup Avrupalı ressam da, 18. yüzyıldan başlayarak iki yüzyıl boyunca İmparatorluk topraklarında resim yapmışlar. İşte bizlerde bugün bu Avrupalı ressamlara ait eserleri bu sergide görebiliyoruz.
1906 yılında
Osman Hamdi tarafından yapılan Kaplumbağ terbiyecesi
ençok dikkatimi çeken tablo oldu. Tablo'nun çok ünlü olmasından dolayı değildi bu merakım. Açıkçası, Yaşamdan dakikalarda, ............... tarafından bu tablo’nun birebir kopya edildiğini öğrenmiştim ve bu ressamın neden bu tablo’yu kopya ettiğini görmek istedim. Ben ressam olsaydım böyle bir eser yaptım diye asla ortaya çıkmazdım herhalde.
Bu tablo’da beni en çok etkileyen pencereden içeriye süzülen ışığın gücü oldu.
Diğer tablolara gelince hepsi birbirinden etkileyiciydi.
Elçilerin kabulü o zamanlar törenlerle yapılırmış. Bunuda burada gördüğüm birkaç tablo sayesinde öğrendim. Bu Türk tarzı yaşamdan (Turquerie)sadece avrupalı ressamlar etkilenmemiş, yabancı elçiler ve eşler Osmanlı kıyafetlerini giyerek potrelerini yaptırtmışlardı. Ne garip onlar bizim kıyafetlerimizden etkilenmişler bende onların kıyafetlerinden etkilendim. Atların üzerindeki suvarilerin şapkaları, eğerlerin altındaki o kumaşların üzerindeki işleri ve ince detayı izlerken gözlerim kamaştı doğrusu.
II. Mahmud’un yaptığı kıyafet devriminden sonra giydiği kostümle kendi potresini yaptırmış ve devlet dairelerine astırmış. Bu potrede çok heybetliydi doğrusu.
Gelelim burada ki bir diğer sergiye;
ANADOLU AĞIRLIK VE ÖLÇÜLERİ
"Tartı ve ölçü sistemleri, tarım ürünlerinin tartılması, arazilerin ölçülmesi ya da ticaret işlemlerinin standartlaştırılması amacıyla önce Mısır ve Babil'de geliştirilmiş." İlk terazi İ.Ö. 3500'lerde Mısırlılar tarafından kullanılmış.
Serginin bu bölümünde eski Yunan ve Roma dönemlerinde de kullanılan terazi, kantar, ölçek ve cetvel gibi aygıtları ve ağırlıkları görebiliyorsunuz.
Özellikle Eczacılıkta kullanılan ağırlık ölçülerine hayran oldum.Kaşık şeklindeki ölçütler boy boydu. Toplu iğne başı büyüklüğünde olan kaşığın hangi ilaçın ölçülmesinde kullanıldığını merak etmiyor değilim doğrusu.
Sarrafların kullandığı küçük cep terazileride ayrı bir güzelliktiydi. Üzerlerindeki küçük işlemleri ve detayları anlatacak kelime bulamıyorum.
Ahşap bir terzai vardı ki şekli itibariyle beni büyüledi. Neyse bunlara bakınca eskiden sokaklarımızda gezen yoğurtçılarımız geldi aklıma… “yoğurtiçi geldi hannnnııııııııııımmm” diye bağırırlar bir yandan da ellerindeki zili çalarlardı. Anneannem "camdan yoğurtçuya seslende bize yoğurt getirsin" derdi. Yoğurtçu gelir, tepsisinden elindeki spatulayla yoğurdu keser ve terazisinde ölçükten sonra yoğurdumuzu verirdi. Bizde akşam üzeri beş çayında böreğin yanında bir güzel bu yoğurtan yapılmış ayranı içerdik.
Gördüğüm, ağırlıkların, kantarların, kurşun sikkelerin, dirhemlerin herbirinin üzerinde ayrı ayrı işler vardı. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini merak ediyorsanız bu sergiyi kaçırmayın derim.

Pera Müzesinden çıktıktan sonra İstiklal Caddesinde Yapı Kredi’yi biraz geçince
Küçükçekmece Beledeiye’sine ait fotoğraf sergisini gördüm. Sergide belediyenin 2006 yılı takvimi için açtığı fotoraf yarışmasında ödül almış fotoğraflar yer alıyordu.
İkinci gezdiğim sergi RECEP DÖNMEZ'e ait sualtı fotoğraf sergisiydi.Bu sergiyide vaktiniz olursa gezin derim. Nefis sualtı fotoğrafları vardı. Ben en çok denizatlarını beğendim.
Neyse gelelim Galatadaki gezimize.
DOĞAN APARTMANI
İstanbul'un en güzel manzarasına sahip yapılarından biri Doğan Apartmanı 20 yüzyıl başlarında yapılmış birçok ünlüye ev sahipliği yapmış muhteşem bir yapı. Kamondo iş hanı ile bitişik ve kuledibi Serdarı Ekrem caddesinde bulunuyor. Şarkıcı Teoman'ın da küçüklüğü burada geçmiş kamondo Hanı'nın en üst katında ise bir zamanlar Abidin Dino'nun resim atölyesi varmış.

Geniş bir avlusu olan bu apartmanın sokak girişindeki ilk kapısından ayağımı atar atmaz kendimi, Avrupa’da hayran olduğum o binalardan birisine girmiş gibi hissettim. Tabiki dairelerin birinden muhteşem boğaz manzarasını göremediğim için olsa gerek! En azından artık ev arama derdinden kurtuldum! Kazancım bir gün dollar veya euro bazında olursa artık nerede oturacağımı biliyorum…
Son olarak da gelelim,

KAR ve KAPLAN filmine Roberto Benigniyi
ben çok seviyorum. Kendisi için çok abartılı, filimlerde hoplayıp zıplıyor densede ben tüm bu söylentilere kulak kapatıyorum. Çünkü hareketleri, acıyı, korkuyu, üzüntüyü ve sevinci youmlaması hepsi kişiliğinin bir parçası. Onun kadar duygularını çoşkuyla dile getirebilen insan sayısı bence çok azdır. Vita e bella, La’da bir çocuğun savaştan korkmaması için gösterdiği çabayı unutamıyorum doğrusu.
Bu filiminde de savaş sırasında aşkı ve sevdiği kadını kurtarmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Bence savaşın tüm kötü yönlerini aktarmak yerine sadece savaş sırasında insanların ilaç bulamadıkları zamanki çaresizliğini anlatmış.
Film hem ağlattı hem güldürdü beni. Hele bir sahne vardı ki, Bağdat’ın 50 km dışında İtalyan Kızılhaçından ilaç bulması, üzerine, motosikletine bunları yüklemesi ve tam Bağdat’a girerken Amerikan askerleri tarafından durduldması ve bu sahnede geçen konuşmalar. Neyse filmi anlatmayayım, gerisini merak ediyorsanız ve Roberto Benigninin tarzını seviyorsanız eğer gidin izleyin derim.
Friday, January 27, 2006
Uğur Mumcu Anısına
Uğur Mumcu 24 Ocak 1993 yılında bir bombalı saldırı sonucu öldürülmüştü. Ölümünden sonra gazetelerde dergilerde birçok yazılar yazıldı, özgür, aydın düşünce üzerine yorumlar yapıldı. İlk şokla yaşanan bu duygu aktarımları zamanla sakinleşti ve duruldu, bu haftada da Uğur Mumcu’yu anma haftası olduğu için yeniden bu düşünceler yazılıp çizilmeye başlandı. Bir sonraki yıl ve bir sonraki Ocak ayının üçücü haftasına kadar ara verilmek üzere…Ben kaybettiğimiz büyük değerlerin yerini dolduramadığımızı düşünüyorum. Geçmişte insanların daha inançlı olduklarını ve ellerinde var olan imkanlara (varlıklara) daha çok değer verdiklerine inanıyorum. Nedeni belkide yaşanan savaşlar ağır yaşam mücadeleri, insanların azlığı ve aile içinde birlikte yaşamanın getirdiği bütünlük olgusuydu, bilmiyorum ama kendimden biraz pay biçiyorum, bugün yaşadığım çevre, etrafımdaki insanlar, teknoloji, sahip olduğum imkanlar günden güne beni daha da bencil bir insan olmaya itiyor. Çünkü kazanmak için sarfettiğim çaba yüzünden elimdeki değerlere sahip çıkamıyorum. Sanıyorum ben kendimi mutluluğun 4. ve 5. aşamalarına gelebilmek için çok zorluyorum. İlk aşaması karınımızı doyurmak mış, 2. aşaması barınak içinde olmak mış, 3. aşaması sevmekmiş, 4. aşaması başarılı olmakmış ve son aşaması da başarılı olduğun işi sevmekmiş.
Neyse Uğur Mumcuya dönelim. Dün yaşamdan dakikaları seyrediyordum, Sunay Akın ve Hıncal Uluçtan öğrendiğim bir kaç bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Uğur Mumcu’nuın kardeşlerinin ismi Beyhan ve Ceyhanmış, aileside üçüncü çoçuklarının ismini uyak yapmamak için Uğur koymuşlar. Evlendiğinde kira kontratında herhangi bir saldırıya uğrundığında evin zarar görmesi durumunda uğranan zarar kiracıya aittir ibaresi konmuş. Sürekli tehdit altında yaşam sürdürmek nasıl bir duyguydu acaba? Son olarak da, Hıncal Uluç ozamanlar Cumhuriyete yazı yazıyormuş ve hafta da iki gün gazeteye gidiyormuş. Gazeteden telefonla kendisini arayan olunca diğerleri burda çalışmıyor derken, sadece Uğur Mumcu, Hıncal bey Salı ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki kere gazeteye gelir ve kendisi yankı dergisinde? yazmaktadır bilgisini veriyormuş. Bukadar da ince bir insanmış. Neyse bende kendisini yazdığı bir şiirle anmak istiyorum…
Sesleniş
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin
elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
..........
..........
Neyse Uğur Mumcuya dönelim. Dün yaşamdan dakikaları seyrediyordum, Sunay Akın ve Hıncal Uluçtan öğrendiğim bir kaç bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Uğur Mumcu’nuın kardeşlerinin ismi Beyhan ve Ceyhanmış, aileside üçüncü çoçuklarının ismini uyak yapmamak için Uğur koymuşlar. Evlendiğinde kira kontratında herhangi bir saldırıya uğrundığında evin zarar görmesi durumunda uğranan zarar kiracıya aittir ibaresi konmuş. Sürekli tehdit altında yaşam sürdürmek nasıl bir duyguydu acaba? Son olarak da, Hıncal Uluç ozamanlar Cumhuriyete yazı yazıyormuş ve hafta da iki gün gazeteye gidiyormuş. Gazeteden telefonla kendisini arayan olunca diğerleri burda çalışmıyor derken, sadece Uğur Mumcu, Hıncal bey Salı ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki kere gazeteye gelir ve kendisi yankı dergisinde? yazmaktadır bilgisini veriyormuş. Bukadar da ince bir insanmış. Neyse bende kendisini yazdığı bir şiirle anmak istiyorum…
Sesleniş
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin
elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
..........
..........
Wednesday, January 25, 2006
Karlı İstanbul
Dün akşam TV'de haberleri seyrediyordum, her kanalda kar yağışı, trafik ve yol durumu vardı. Spikerler büyük bir gururla İstanbul belediyesi'nin ve İstanbulluların nasıl başarılı şekilde bu "Beyaz Savaş'la" mücadele ettiklerini anlatıyorlardı. Bir İstanbullu olarak bendenizde durumdan kendime pay çıkartmıyor değildim hani.Zira üç gündür otomobilimle trafiğe çıkmayarak üzerime düşen görevi yerine getiriyorum.
Vücüdum, Doğu Avrupa'da yaşadığım soğuğa alışık ama saatte 80 km esen poyraz rüzğarına değil!!! Öyle bir rüzğarki mantonuzdan içeriye giriyor, vücud derinizden geçerek kemiklerinize kadar ilerliyor ve onlara çarpmasıyla dişlerinizde ve beyninizde takırtı dalgaları oluşturuyor. Bilmem anlatabiliyormuyum...
Ben baharları severim. İlkbahar'daki canlılığı ve sonbahar'daki hüznü seviyorum. Kış beni ürkütüyor herzaman. Neyse efendim herkese bol güneşli günler dilerim. Bir kar şarkısı söyleyip de öyle gideyim bari...
Karda zordur yürümek
Anladım gelmeyecek
Dünya oldu bana dar
Neden yağdın söyle kar
Dünya oldu bana dar
Neden yağdın söyle kar...?
Laaay la lay la lay la lay
Laaay la lay la lay la lay
Laaay la lay la lay la lay
Vücüdum, Doğu Avrupa'da yaşadığım soğuğa alışık ama saatte 80 km esen poyraz rüzğarına değil!!! Öyle bir rüzğarki mantonuzdan içeriye giriyor, vücud derinizden geçerek kemiklerinize kadar ilerliyor ve onlara çarpmasıyla dişlerinizde ve beyninizde takırtı dalgaları oluşturuyor. Bilmem anlatabiliyormuyum...
Ben baharları severim. İlkbahar'daki canlılığı ve sonbahar'daki hüznü seviyorum. Kış beni ürkütüyor herzaman. Neyse efendim herkese bol güneşli günler dilerim. Bir kar şarkısı söyleyip de öyle gideyim bari...
Karda zordur yürümek
Anladım gelmeyecek
Dünya oldu bana dar
Neden yağdın söyle kar
Dünya oldu bana dar
Neden yağdın söyle kar...?
Laaay la lay la lay la lay
Laaay la lay la lay la lay
Laaay la lay la lay la lay
Labels:
ondan bundan birazda benden
Monday, January 23, 2006
Budapeşte
Viyana’dan 3-4 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Budapeşte’ye vardık. Neyazık ki, sınırı geçerken Macar güvenlik görevlilerinin sempatik ve güleryüzlü tutumları ile karşılaşmadık Zaten sizi kenara çekiyorlar, otobüsden indirmiyorlar ve bir güvenlik görevlisi gelip tak tak pasaportunuzu damgalıyor, suratınıza bakmadığı gibi, konuşmanıza bile izin vermiyor. Neyse sınırı geçince ihtiyaç molası için durduk. Bu arada yeni bir şey daha öğrendim, Macersistan’da tuvaletler paralıymış. Sınırdaki hariç, girdiğim tüm tuvaletler tertimizdi, metrolardaki de buna dahildir. (Su çekme ve kullandığın yeri temiz bırakma kültürünün neden bizlerde de olmadığını anlamış değilim!) Neyse Budapeşte, Buda ve Peşte olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Buda bölümü eski şehrin bulunduğu bölge, Peşte ise yeni şehrin. Hoş yeni dediğime bakmayın, buradaki binaların en genci bile nerdeyse 200 yaşındaydı. Diyorlar ki II. Dünya Savaşında bizi o kadar çok bombalamasalardı bugün daha çok görecek eserimiz olurdu. “Hmmmmm” diyebildim sadece!!! Çünkü yolda yeni bir şey görmek için epey çaba sarf ediyordum. Şehre Buda bölümünden girdik, şehrin girişi çok kötüydü ama itiraf etmeliyim ki şehri görünce tüm bu kötü düşüncelerimi geri aldım. Bu arada şehrin en güzel bölümü Buda trafı... Buda bölümünde Kale var ve Citadel denilen yüksek bir tepevar...Oradan Tuna’yı ve nehirde gezen tekneleri seyredebiliyorsunuz. Peşte’de oteller karesi diye bir bölge var. Hatta for season square diye de söyleniyor. Önemli 4 otel burada yer alıyor. Savoy, For Season ve diğerleri... (güzel bir kare hem oradan zincirli köprüden kaleyede geçebilirsiniz).
Peşte’de bir de Parlamento Square’i olarak bilinen bir alan var. Dünaya’da 3 tane parlamento binası bulunan tek şehir burası sanıyorum. Proje ihalesi açmışlar, üç projeyi de çok beğenmişler ve üçünün de yapılmasına izin vermişler, bugün bir tanesi tarım bakanlığı olarak kullanıyor (1956 yılında ki Sovyet ayaklanmasında halkı burada kurşuna dizmişler, ibreti alem olsun diye kurşun deliklerini kapatmamışlar ve hatta bugün o günleri hatırlatsın ve bu delikler daha çok gözüksün diye kahferengi demir tokmaklar takmışlar), diğeride devlet ile ilgili bir işte, en görkemlisi de kendi asli görevini yerine getiriyor ve Parlamento binası olarak kullanılıyor. Bu binanın bir kısmını bugün gezebiliyorsunuz.
Budapeştede sokaklar çok geniş ve uzun tıpkı Madrid ‘teki gibiiki ışıkta geçebiliyorsunuz.
Metrosu çok kullanışlı.1 no’lu metrosu (sarı renk) görülmeye değer. Ahşap kaplamalı ve hemen yerin bir basamak altında. Hatta burada Budapeşte Metrosu’nun tarihi hakkında da dilerseniz bilgi edinebilirsiniz.
Parlamento Binası:
Yapımına 1885 yılında başlanmış ve 1904 yılında tamamlanmış. 18000 metrekare üzerine kurulmuş heybetli bir yapı. Macersitanın en pahalı binasıymış. İçindeki altın döşemelerin ağırlığından olsa gerek! Bu kadar da olmaz canım detircesine her yer altın kaplı! Üç bölümü gezmemize izin veriyorlar, ana merdivenler girişinden sonra, “ Kubbe salonu (dome hall) ” , “Taç giyme törenin de takılan mücevherat (the Coronation Jewels)”, ve “ Parlamento görüşmelerinin yapıldığı odanın aynısı olan fakat yüksek bölümde ve isteyen kişilere kiralanan oda (the Deputy Council Chamber or the former session room of the Upper House)”. Buradaki, kırmızı halı kaplı merdivenlerden çıkmak bile kendimi kraliçe gibi hisstmeme yeti doğrusu. Burada imparatorun tacı bulunuyor. Tac’ın tepeindeki hac’ın neden yamuk durduğunu ise kimse bilmiyor. Dolayısyla bende bilmiyorum!!! Macarlar eskiden budistlermiş. …………… hiristiyanlığı getirmiş. Neyse Macaristana faydası dokunan tüm kişiliklerin heykelleri bu bölümde ve duvarda yer alıyorlar ve hepsi de tac’a bakıyorlar sadece bir tanesi dışında, onuda hanımsı buldukları için suratını çevirmişler sanıyorum! Hasburg imparatorluğundan 3 kişininde heykeli var burada ve neden var, inanın Macarlarda bilmiyor. Unutmadan, Maria Terresada burada. Neyse gelelim bugün kiralık olan parlamento toplantı odasına, 4 düğmeli elektirikli sandalyeleri var, “evet”, “hayır”, “kararsızım”, “cevabım yok”. Nasıl ama. Bu binanın havalandırma sistemini anlatıcağım çünkü gittiğim her yerde anlattılar. Önemli olsa gerek! Eskiden tonlarca buzu dışarıya koyuyorlamış , pervaneyi çalıştırıyorlarmış ve havayı içeri veriyorlarmış. Temiz hava şeklinde. Yaaaaaaaaaa… Buz fabrikası iflas edince!!! Onlarda elektrikli olan soğutmayı tercih etmişler!!!
Burası, Ankara’nın ceylan derisinden koltukları olan parlamento binasından çok farklı! Bir kere sarı ve her yer altın. Aman bizimkiler duymasın! Şimdi burada birde siyasi sistemi anlatıp da canınızı sıkmak istemiyorum en iyi ben eski siyasetçilerin “dinleme bölümünü” anlatayım. Eskiden bu kişilikler puro içiyorlarmış, camın önünde uzun küllükler var böyle bir kaç puro dizebileceğiniz türden, üzerinde de numaralar yazıyor. Nedeni, Puroların karışmaması içinmiş efendim. Yani 24 numaralı puroya sahipseniz ve bitmek üzere ise hemen yandakine sulanamıyorsunuz!!! Düşünmüşler diyeyim ne diyeyim!!! 629 odası olan, bir sürü çıkış noktası olan ve 500.000 kitap barındıran birde kütüphanesi var. Kuaför, yemekhaneyide dahil edelim bari bunların içine. Asıl buradan çıktıktıktan sonra arkanızı bu binaya verin, yönünüzü Tuna’ya çevirin ve yürüyün nedeni ni yürüyünce anlayacaksınız. Ama yinede ben sizi merakta bırakmayım, sizde okumaya devam edin bakalım…
Peşte’de Tuna kenarı:
Arkamızda parlamento binasını bıraktık ve zincirli köprüye doğru Tuna boyunca yürümeye başladık. Demirden yapılmış eski ayakkabı heykelleri karşısında birden bire durup kaldık. Tüyleri ürperten bir görüntüdüydü. Yahudileri oraya dizmişler ve ayakkabılarını çıkarttırarak kurşuna dizmişler, bugünde onların anısına bu demirden yapılmış ayakkabı heykelleri var.
Peşte’de bir de Parlamento Square’i olarak bilinen bir alan var. Dünaya’da 3 tane parlamento binası bulunan tek şehir burası sanıyorum. Proje ihalesi açmışlar, üç projeyi de çok beğenmişler ve üçünün de yapılmasına izin vermişler, bugün bir tanesi tarım bakanlığı olarak kullanıyor (1956 yılında ki Sovyet ayaklanmasında halkı burada kurşuna dizmişler, ibreti alem olsun diye kurşun deliklerini kapatmamışlar ve hatta bugün o günleri hatırlatsın ve bu delikler daha çok gözüksün diye kahferengi demir tokmaklar takmışlar), diğeride devlet ile ilgili bir işte, en görkemlisi de kendi asli görevini yerine getiriyor ve Parlamento binası olarak kullanılıyor. Bu binanın bir kısmını bugün gezebiliyorsunuz.
Budapeştede sokaklar çok geniş ve uzun tıpkı Madrid ‘teki gibiiki ışıkta geçebiliyorsunuz.
Metrosu çok kullanışlı.1 no’lu metrosu (sarı renk) görülmeye değer. Ahşap kaplamalı ve hemen yerin bir basamak altında. Hatta burada Budapeşte Metrosu’nun tarihi hakkında da dilerseniz bilgi edinebilirsiniz.
Parlamento Binası:
Yapımına 1885 yılında başlanmış ve 1904 yılında tamamlanmış. 18000 metrekare üzerine kurulmuş heybetli bir yapı. Macersitanın en pahalı binasıymış. İçindeki altın döşemelerin ağırlığından olsa gerek! Bu kadar da olmaz canım detircesine her yer altın kaplı! Üç bölümü gezmemize izin veriyorlar, ana merdivenler girişinden sonra, “ Kubbe salonu (dome hall) ” , “Taç giyme törenin de takılan mücevherat (the Coronation Jewels)”, ve “ Parlamento görüşmelerinin yapıldığı odanın aynısı olan fakat yüksek bölümde ve isteyen kişilere kiralanan oda (the Deputy Council Chamber or the former session room of the Upper House)”. Buradaki, kırmızı halı kaplı merdivenlerden çıkmak bile kendimi kraliçe gibi hisstmeme yeti doğrusu. Burada imparatorun tacı bulunuyor. Tac’ın tepeindeki hac’ın neden yamuk durduğunu ise kimse bilmiyor. Dolayısyla bende bilmiyorum!!! Macarlar eskiden budistlermiş. …………… hiristiyanlığı getirmiş. Neyse Macaristana faydası dokunan tüm kişiliklerin heykelleri bu bölümde ve duvarda yer alıyorlar ve hepsi de tac’a bakıyorlar sadece bir tanesi dışında, onuda hanımsı buldukları için suratını çevirmişler sanıyorum! Hasburg imparatorluğundan 3 kişininde heykeli var burada ve neden var, inanın Macarlarda bilmiyor. Unutmadan, Maria Terresada burada. Neyse gelelim bugün kiralık olan parlamento toplantı odasına, 4 düğmeli elektirikli sandalyeleri var, “evet”, “hayır”, “kararsızım”, “cevabım yok”. Nasıl ama. Bu binanın havalandırma sistemini anlatıcağım çünkü gittiğim her yerde anlattılar. Önemli olsa gerek! Eskiden tonlarca buzu dışarıya koyuyorlamış , pervaneyi çalıştırıyorlarmış ve havayı içeri veriyorlarmış. Temiz hava şeklinde. Yaaaaaaaaaa… Buz fabrikası iflas edince!!! Onlarda elektrikli olan soğutmayı tercih etmişler!!!
Burası, Ankara’nın ceylan derisinden koltukları olan parlamento binasından çok farklı! Bir kere sarı ve her yer altın. Aman bizimkiler duymasın! Şimdi burada birde siyasi sistemi anlatıp da canınızı sıkmak istemiyorum en iyi ben eski siyasetçilerin “dinleme bölümünü” anlatayım. Eskiden bu kişilikler puro içiyorlarmış, camın önünde uzun küllükler var böyle bir kaç puro dizebileceğiniz türden, üzerinde de numaralar yazıyor. Nedeni, Puroların karışmaması içinmiş efendim. Yani 24 numaralı puroya sahipseniz ve bitmek üzere ise hemen yandakine sulanamıyorsunuz!!! Düşünmüşler diyeyim ne diyeyim!!! 629 odası olan, bir sürü çıkış noktası olan ve 500.000 kitap barındıran birde kütüphanesi var. Kuaför, yemekhaneyide dahil edelim bari bunların içine. Asıl buradan çıktıktıktan sonra arkanızı bu binaya verin, yönünüzü Tuna’ya çevirin ve yürüyün nedeni ni yürüyünce anlayacaksınız. Ama yinede ben sizi merakta bırakmayım, sizde okumaya devam edin bakalım…
Peşte’de Tuna kenarı:
Arkamızda parlamento binasını bıraktık ve zincirli köprüye doğru Tuna boyunca yürümeye başladık. Demirden yapılmış eski ayakkabı heykelleri karşısında birden bire durup kaldık. Tüyleri ürperten bir görüntüdüydü. Yahudileri oraya dizmişler ve ayakkabılarını çıkarttırarak kurşuna dizmişler, bugünde onların anısına bu demirden yapılmış ayakkabı heykelleri var.
Friday, January 20, 2006
Salzburg

Salzburg yolculuğumuza Viyana Westbanhof’dan başladık. 2 saat 50 dk.’lık konforlu tren yolculuğundan sonra festivaller şehri Salzburg'a vardık. (Dilerseniz bu yolculuğu araba ile de yapabilirsiniz hem ozaman göller bölgesinide görmüş olursunuz.)
Salzburg ismini, şehrin içinden geçen Salzach nehrinden alıyormuş. Su her canlıya hayat verdiği gibi her şehre de ayrı bir güzellik katıyor, siz nedersiniz? Örneğin, Prag, Budapeşte, Floransa, Venedik, Sanfrancisco, İstanbul ve diğerleri....
Dağlarla çevrili bu güzel şehri sanıyorum doğanın yemyeşil olduğu ve toprağın çiçeklerle süslendiği bahar aylarında görmek lazım...Ayrıca, Nisan ayından itibaren festivaller başlıyormuş bilginiz olsun... Salzburg’un ünlü “Getreidegasse” ve “Steingasse” sokaklarında yürümek çok keyifliydi. Helede benim gibi arnavut kaldırımlarını seviyorsanız, veya her minik pasajın içindeki sanat galerisi veya çeşmeyi görmek için dalıp sonrasında da büyük bir keyifle karşılaştığınız görüntüyü seyrediyorsanız bu şehir tam size göre.
Yorulduktan sonra “Hagenauer Square” de bir cafe melange arası verebilirsiniz. Baharda tüm bu yerler masalarını dışarı çıkardıkları için sokak keyfi tabiki bambaşka oluyordur herhalde...
Şehrin en güzel panoromik görüntüsünü tepedeki kaleden seyredebilirsiniz. Arakadaşımın anlattığı hikayeye göre St. Peter Cemetery’inin (mezarlığının) bulunduğu yere yakın bir yerde bir kulübe varmış ve eskiden şehrin celadı burada yaşarmış ve kimse tarafından da pek sevilmezmiş. Ne zaman bir idam kararı verilse kaleye bayrak çekilirmiş, ozaman bizim celad kendisine görev verildiğini anlar kaleye çıkar ve görevini yerine getirirmiş. Zaman hiçbir şeyi değiştirmiyor sanki, eskiden görevleri yüzünden sevilmeyen insanlar varmış, bugünde görevlerini sevmeyen insanlar var!!! Kısacası ortada görev ve sevgisizlik durumu var bunuda görev eşittir sevgisizlik diye tanımlayabilirim kendi adıma.!!!
Kale’den sonra, Salzburg’a gelip de Mozartın doğduğu ve yaşadığı evi görmeden dönmek olmaz dedik. Bugün Mozart vakfı tarafından müze haline dönüştürülen evde, Mozarta ait pianoları ve el yazması mektupları görebiliyorsunuz. Benim en çok ilgimi çeken babası ile karşılıklı mektup dialogları sonucunda yapılan üç tane dart ve Mozart’ın çocukluğunda kullandığı piyanosuydu.
Birde bu müzeyi gezerken bize verilen info kullaklıktan Mozart’ın eserlerini dinlemek çok hoşuma gitti doğrusu (bunuda atlamayayım dedimJ) Bu şehirden ayrılma vakti geldiğinde şunu söyledim... “bir bahar mevsiminde görüşmek üzere...”
Sıra geldi Maceristan- Budapeşteye....!!!
Thursday, January 19, 2006
Wiener Staatsoper – Vienna Opera House

Opera binasının içine girince etkilenmemek mümkün değildi. Sahne önündeki alanı saymazsak eğer kenarlardan 5 kat şeklinde yükselen, bordo renginin ve altının hakim olduğu sade ama çok ihtişamlı bir yer hayal edin. Bu katlarda sahnenin hemen iki kenarında bulunan alanlarda localar var. Tam ortada ki bölümde de imparatorun seyretmesi için bir loca var.
(Macarların da opera binası en az Viyanda Devlet Opera binası kadar güzel hatta daha ihtişamlı ama İmparator parasını ödediği için demiş ki Viyana Devlet Operasından daha ufak olacak. Neyse Macarlar kendi opera binalarına çok sahip çıkıyorlar ve imparatorun otrduğu alana bugün temizleyici değilseniz veya 3 devlet büyüğünden izniniz yoksa oturamıyorsunuz!!!)
Staatsopera da sahneyi gören en iyi yer tabiki eskiden imparatorun oturduğu loca imiş. Şimdilerde biraz daha fazla para ödeyerek burada oturmanız mümkün olabiliyor. Eğer bir gün yolunuz buraya düşerde ve Mozartın eserlerinden birisini dinlemek isterseniz, size tavsiyem hangi katta olduğuna bakmadan orta bölümünden yer almanız, kenar bölümlerde sahneyi görme zorluğunuz var. Şunuda belirtmeden edemeyeceğim; Opera binasında ki aralarda ŞAMPANYA İÇİLİYOR VE HAVYAR YENİLİYOR. Altın yaldızlı vazolardaki kırmızı güller eşliğinde!!! Bilmem anlatabiliyormuyum...
Birde bazı önemli galalarda erkeklerin smokin ve bayanlarında tuvalet giyme zorunluluğu var benden hatırlatması.

Birazda teknik bilgi vereyim, Viyana Devlet Operasının yapımına 1861 yılında başlanmış ve 1869 yılında tamamlanmış. 2276 kişilik kapasitesi varmış. Sahneside Avrupa daki en büyük sahnelerden biriymiş. Ring Bulvarına doğru bakan açık galeri, Opera Binasının halka açık olduğunu vurgulamak için yapılmış. Bu alanda Moritz von Schwind tarafından yapılmış bir çok süsleme var. Mozartın “magic flute” tüde buna dahil tabiki. İçeride ve dışarıda da festivalleri simgileyen sayısız heykeller (ünlü tüm bestecilerinin heykelleride dahil olmak üzere) ve resimler var. Bu arada ilk opera 16 yüzyılda İtalyada yazılmış.
Bir diğer önemli olayda İspanyol atlarının gösteri yaptığı yer. Bu enstitü 1572 yılında kurulmuş. Dünayda ki en eski at eğitim merkeziymiş. İsmini İspanyol atlarından alıyor. Lipizzanerler dünayadaki en eski yarış atı ırkıymış. Bu atlar eskiden Slovenyada Lipizer denilen bir yerde eğitiliyorlarmış. Şimdilerde Grazın yakınlarında bulunan Piper diye bir yerde yetiştiriliyorlar. Büyüdükleri zaman Viyanaya getirliyolar ve gösteriye hazırlanıyorlar.
Bu atlar ilk doğdukların da siyahlarmış, büyüdüklerinde beyaz oluyorlarmış deniyor, inanmayın bence çünkü İmparator gösteri yapan tüm atların beyaz renk olmasını arzu etmiş ve yavaş yavaş renkleri dönüştürülmüş. Hoş bugün ahırda atların bulunduğu yerde mutlaka 3 tane koyu renkli atın olması gerekiyormuş aksi halde uğursuzluk olurmuş. Neden acaba!!!

En çok ilgimi çeken bir iki şeyden bahs edeceğim sadece, bir tanesi atların isimleri. Her atın kendi alanı var ve üzerinde de ismlerinin yazılı olduğu bir tabela. Burada iki ismi ve yaşı yazıyor. İlk isim kullanıcıları tarafndan veriliyor. Komik isimler bunlar, ikinci isimde atın annesinin ismi. Babasının adı verilmiyor. Çünkü gösteri yapan tüm atların erkek olma zorunlulukları var. Dolayısıyla babalarının isimleri çok kullanıldığı için sıkıcı olmaya başlıyormuş o yüzden bunun yerine annelerinin ismi veriliyormuş. (“çorbada tuzunuz olsun” misali ödüllendirmek amaçlı olsa gerek!!!) Ha bu arada bir de yıldız at var. Kendileri 27 yıldır gösteri dünyasındaymış. Bir de hareketleri çok iyi yaptığı için onun bulunduğu alan diğer atlara göre daha büyük. Ve VIP bakım alıyor zati muhteremleri.!!! İsmini birkaç dafa sormama rağmen hatılamıyorum. Ama yelelerinde ki örgüleri unutmam mümkün değil...!!!
Yarın Festivallerin şehri Salzburg var sırada...!!!
Wednesday, January 18, 2006
Stephansdom – St.Stephen’s Cathedral

Viyana da kaybolmak mümkün değil.Yönünüzü hatırlamıyorsanız eğer,haritada bulmak için çok çaba sarf etmeyin bence. Çünkü, bulunduğunuz noktadan uzağa baktığınız zaman Stephansdom’u (St.Stephen’s Cathedral) görmemeniz mümkün değil . 12 yüzyılda inşa edilmiş olan bu cathedral günümüze kadar birçok yangınlar ve affetler atlatmış ama bugün yıkılmadım ayaktayım der gibi kendisini heryerden gösteriyor. Adamlar düşünmüşler ve demişler ki, yüzyıllar boyunca avrupanın en yüksek binası olarak hüküm süren Stephen Cathedralinin kulesi bugünde Viyanın en yüksek noktası olmalı ve o yüzdende merkezde buradan daha yüksek bina yapılmasına izin vermemişler. Avrupa da en çok buna özeniyorum zaten. Biryelerin tamamı ülkesine sahip çıkıyor, yöneticileri tarihi korumak için çaba sarf ediyor, ilgili hikayeleri kulaktan kulağa aktarıyorlar ki tarihleri unutlmasın. Türkiyem de aynı durumun olması dileğiyle... Hoş koruyacak pek fazla birşeyimiz kalmadı ya neyse…
Stephansdom hakkında birkaç hikaye var. Bir inanışa göre tatmin olmayan müşteriler ekmeklerinin uzunluğunu hemen kapının sol tarafında bulunan duvarda ölçüyorlarmış. Diğer bir inanışda, Türklerin saldırılarına para ayırmak için gotik olan bölümü tamamlamadıkları ile ilgili. En alt katta mezarlar var, Savoy prensininkide burada bulunuyor. Size tavsiyem kulesine çıkın. İçerde asansör var dediler (ben görmedim)ama biz tırmanmayı tercih ettik ve tam tamına 343 basamak çıktık.

Basamakların sonunda gördüğümüz manzara tüm yorgunluğa değerdi doğrusu. Ayrıca tırmanırken parçalanan çanıda görebiliyorsunuz. Bu arada yeni yıl akşamı 12:00 gongu buradan çalınıyormuş bilginize…
Viyananın, kalbinin bu noktada attığını söyleyebilirim. Her şeyin başlangıç noktası burası. Müzik, eğlence, bar, restaurant, alışveriş… Bu merkezden bir cadde yürüyorsunuz operadasınız, bir cadde yürüyorsunuz tiyatrodasınız veya diğer bir caddesinin sonunda İspanyol atlarının gösterilerini izliyebiliyorsunuz.
Bu gezinin bir ay öncesinden opera biletimi internetden almıştım. Çünkü doğum günümde opera dinlemek istiyordum. O yüzden operya doğru yürüdük ve biletlerimizi elimize aldık. Ben olayın büyüsüne iyicene kapılmaya başlamıştım bile. Neyse gün bitti.
Ertesi gün turistik gezimizi yaptık. Sırada İspanyol Atları ve ünlü Vienna operası var…
Tuesday, January 17, 2006
Hundertwasserhaus-09.01.2006

Yandaki binanın planı Üniversite prof. Mimar Prof.Dr.Krawina ve Maler F. HunderWasser'e ait. Hunder Wasser, Almanyalı ünlü bir ressam. Şu anda 74 yaşında olan bu ressam bence çok renkli bir kişilik. Diğer yapıtlarına bakınca bundan kesinlikle emin oldum. Binaların yapımına 1980 yılında başlanmış ve 1986 yılında tamamlanmış. Bu binaların yapımı için toplam 6 milyon Euro harcanmış. Şu anda da metrekare hesabı ile kiralanıyorlar. Zeminleri düz değil kıvrımlı.
Bu ressamın tarzı bana Barcelonadaki Gaudi'nin yapıtlarını hatırlattı biraz. Casa Mila (la Pedrera) veya Manzana de la Discordia bakınca ikisininde Hunderwasserhaudaki gibi o bükümlü, eğlenceli ve renkli hareketliliği görebiliyorsunuz. Eğer yolunuz düşerde bu renkli Almanın yapıtını görmeye giderseniz, mutlaka karşısındaki pasaja girin derim. Pasaj da en az bu binalar kadar renkli ve bu pasajın tam ortasında açık bir bar var. Bu barın taş taburelerine oturarak bir cafe melange içmenizi öneririm. Sütlü kremalı bir kahfe. Çok keskin olmadığı için kahfe aşıkları pek sevmeyebilir.
Buradan ayrıldıktan sonraki durağımız Belvedere Sarayı oldu. Ünlü mümar J.L von Hildebrandt tarafından Savoy Prensi Eugene için baroque tarzında yapılmış bir saray. Aşağı ve yukarı Belvedere olarak iki binadan oluşuyor. Yukarı bölümünde bulunan Avusturya galerisini gezmeniz mümkün. Bizim gittiğimiz zaman inşaat vardı buyüzden ne yazıkki gezemedik. İki binanın arasındaki alana baharda 4000 farklı çiçek ekiyorlarmış. O yüzden baharda gitmekte fayda var. Tabiki bazı insanlar!!! burada bulan bayan heykellerin göğüslerini tutarak poz verdi... İlginiz varsa benden söylemesi.
Madem bahçeyi ve çiçekleri gösteremiyorum, bende size yukarı bölümünün arkasında bulunan havuzu göstereceğim.Hava o kadar soğuktuki, martılar havuzun üzerinde buz pateni yapıyorlardı. Devam edecek...!!
Schönbrunn-09,01,2006

Belvedere Sarayında martıları buz pateni yaparken bıraktık ve Schönbrunn Sarayına doğru yol aldık. Sarayı görünce çok etkilenmedim. Ama bahçesi kış olmasına rağmen çok etkileyiciydi. Paris deki Versailles’ın bahçesini aratmıyordu. En az onun kadar büyüktü. Mevsimlerden bahar olsaydı karşılaştırmayı daha iyi yapabilirdim ama ne yazık ki toprak karların altındaydı ve ağaçlar da yazlıklarını giymemişti. Versailles’ın bahçesi için dünyada insan elliyle yaratılan ilk harika diyorlar!!! Doğrumudur bilmiyorum ama gerçekten uçsuz bucaksız bir bahçe ve her şey milim milim aynı ölçüde sıralanıyordu. Ağaçların kesiminden tutunda karelerdeki çiçeklerin sayısına kadar. Bahçenin ortasına yürümem tam bir saat sürmüştü. Schönbrunn’un bahçeside UNESCO’nun listesine 1996 yılında alınmış.
Sarayın içini gezmedik.Sabahın beşinden beri yolculuk yaptığımız için karnımız çok açtı ve bir an önce Avusturyalıların ünlü şinitzelini tatmak istiyorduk.
Bu amacımızada nihayet öğleden sonra dört gibi ulaşabildik. Viyana’ya gidip de Figlmüller’e uğramadan ve şinitzel yemeden gezinizi tamamlamış olmuyormuşsunuz. Bizde klasik olarak hemen kendimize bir şinitzel ısmarladık.
1905 yılından beri hizmet veriyorlamış. Minik bir pasajın içinde.İki bölmeden oluşuyor gibi, dışarıda sokağın içinde olan bölümün üstünü kış olduğu için kapatmışlardı. Biz burada oturmayı tercih ettik. Hem böylece sokakdan gelen geçen insanlarla daha samimi olabiliyorsunuz!!! İçerisinin de dekarasyonu fena değildi. Ahşap sıralar ve üzerinde menü’nün yazılı olduğu bir tahta vardı. Tabiki yoğun bir cigar ve bira kokusuda...
Şinitzel’in tabakdan taştığını söylemeden edemeyeceğim. Yanında dilerseniz patates püresi veya salata söyleyebiliyorunuz. House wine’larını tavsiye ederim. Zira aromatik tadıyla nefis gidiyor şinitzel’in yanında.
Devam edecek... Günün bitmesine az kaldı...!!!
Monday, January 16, 2006
VİYANA- 09-14/2005
Avrupa'nın kütüphanesi ve en yaşlı başkenti olarak bilinen Viyanayı mavi gökyüzü ve sıfırın altında 7 derecede gezdik! Şehrin iki sokağındaki tarihi eserler İstanbul daki tüm tarihi eserlerin iki katından daha fazlaymış.
İspanyol Atları, Sisi müzesi, Mozartın 250 yıl (doğum günü) etkinlikleri, operada doğum günü kutlaması ve dahası...
Thursday, January 5, 2006
Günün Sözü- 05 Ocak 2006
"İnsanlarla yaşamak için biricik yol sabırdır.",Platen Hallermund
Bu sözü görünce dayanamadım...Ne güzel söylemiş Sn.Hallermund değil mi?... Eeee... "Sabrın sonu selamettir" dediklerine göre, ve TDK'ya göre Selamet;"Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu" olduğuna göre, İnsanlarla yaşamanın sonu, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumunu doğruyor...!!!! :-)) ayyyy..... vallahi bugünkü sentezlerime ben bile inanamıyorum...!!! Bugün, Serra arkadaşımın dediği gibi halkımla çok haşır neşir oldum sanırım...!!! :-))
Bu sözü görünce dayanamadım...Ne güzel söylemiş Sn.Hallermund değil mi?... Eeee... "Sabrın sonu selamettir" dediklerine göre, ve TDK'ya göre Selamet;"Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu" olduğuna göre, İnsanlarla yaşamanın sonu, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumunu doğruyor...!!!! :-)) ayyyy..... vallahi bugünkü sentezlerime ben bile inanamıyorum...!!! Bugün, Serra arkadaşımın dediği gibi halkımla çok haşır neşir oldum sanırım...!!! :-))
Labels:
ondan bundan birazda benden
Wednesday, January 4, 2006
Pera-Beyoğlu (Bölüm-2)
Yıldız arakadaşım (benim sadık okuyucum), “kardeşim,maymun iştahlılıktan vazgeç ve şu Beyoğlu hikayene geri dön, anladık yeni yıl postunu, yeni yılın ilk günüydü kabul ettik ama yazı dizine geri dön Beyoğlunu merak ediyoruz olmuyor böyle...” dedi.
eee...Hal böyle olunca bende yazı dizime devam edeyim dedim.
Tepebaşın daki eski Tüyap, şimdiki TRT binası
Şimdilerde Tepebaşı’nın o eski tarihi dokusuyla hiç mi hiç uyuşmayan, çok sevdiğim Pera Palas Oteli’nin ve İtalyan Konsolosluğu’nun tam karşısındaki herbir demiri kırmızı, mavi, yeşil gibi farklı renklerde boyalı korkunç görünümlü ve zevksizlik abidesi TRT binasının bulunduğu alanın eskiden Dar-ül Bedai'nin ,Fransız Tiyatrosu’nun ve Açıkhava Amfitiatrı’sının bulunduğu bir kültür kompleksi olduğunu biliyormuydunuz. Şimdilerde hiç bir eser kalmayan, eski zamanda gece hayatında büyük bir iz bırakan Gardenbar’da ilk olarak burada açılmış. Tabi zamanla-sanki daha iyisini yapabilecek estetik düşünceye sahipmişiz gibi- herşeyi yıkmışız. Korumak, TDK’ya göre; “Bir şeyin eskimesini, yıpranmasını önlemek için gereken dikkat ve özeni göstermek.” demekmiş. Evet sanıyorum dikkat ve özen göstermek “korumak” tarihimizi diğer nesillere taşımak için yapabileceğimiz en başarılı hareket olacaktır. Hem böylelikle, medeniyetin bize armağan ettiği!!! gri ve ruhsuz beton yapıları görmek yerine, her bir pervazında, kapı kolunda, balkon demirinde estetiği ve ruhu olan kişilikli binaları görür ve onları kaybetmemiş oluruz..
Aslı Han Krepen'di
Balık pazarının hemen solundaki girişte yer alan eskiden manifaturacıların bulunduğu şimdilerde ise Turistlerimize hediyelik eşya k......!!! Avrupa Pasajını, hepimiz aynalarından dolayı "Aynalı pasaj" olarak biliriz. Peki hemen onun yanındaki hanı hatıladınız mı... Doğum tarihiniz benim kadar eski ise ve lise yıllarında ingilizce ders kitaplarını çok aramışsanız bilirsiniz. Sahafları barındıran Aslıhan. Tabi burası eskiden Balıkpazarı ile Avrupa pasajı arasında dar bir koridor olarak uzanıyormuş ve İmroz’un da bulunduğu meyhaneler varmış sıra sıra. İsmini Crespin adlı bir Levanten aileden alıyormuş.
Bilmiyorum, belkide bu meyhanelerin bazıları şu anda Nevizade’de kimliklerini korumaya çalışıyorlardır. Ama İmroz’un Nevizade de olduğundan eminim. Ne zaman Ankara’dan misafilerimiz gelse !!!, Demet arkadaşımla birlikte onları mutlaka bu meyhaneye götürürüz. Sahibi, gorsonlarını zaman zaman bize kızarmış emek vermedikleri için azarlayan,müşteri ve meyhane kültürünü hiç kaybetmemiş tonton bir Rum'dur. Mezeleri çok lezettlidir. Ama yolunuz düşerde bir gün İmroz'a giderseniz, mutlaka giriş katında oturun derim. Neden mi? Nedenini uygulamyı yaptığınız zaman anlayacaksınız...!!!
eee...Hal böyle olunca bende yazı dizime devam edeyim dedim.
Tepebaşın daki eski Tüyap, şimdiki TRT binası
Şimdilerde Tepebaşı’nın o eski tarihi dokusuyla hiç mi hiç uyuşmayan, çok sevdiğim Pera Palas Oteli’nin ve İtalyan Konsolosluğu’nun tam karşısındaki herbir demiri kırmızı, mavi, yeşil gibi farklı renklerde boyalı korkunç görünümlü ve zevksizlik abidesi TRT binasının bulunduğu alanın eskiden Dar-ül Bedai'nin ,Fransız Tiyatrosu’nun ve Açıkhava Amfitiatrı’sının bulunduğu bir kültür kompleksi olduğunu biliyormuydunuz. Şimdilerde hiç bir eser kalmayan, eski zamanda gece hayatında büyük bir iz bırakan Gardenbar’da ilk olarak burada açılmış. Tabi zamanla-sanki daha iyisini yapabilecek estetik düşünceye sahipmişiz gibi- herşeyi yıkmışız. Korumak, TDK’ya göre; “Bir şeyin eskimesini, yıpranmasını önlemek için gereken dikkat ve özeni göstermek.” demekmiş. Evet sanıyorum dikkat ve özen göstermek “korumak” tarihimizi diğer nesillere taşımak için yapabileceğimiz en başarılı hareket olacaktır. Hem böylelikle, medeniyetin bize armağan ettiği!!! gri ve ruhsuz beton yapıları görmek yerine, her bir pervazında, kapı kolunda, balkon demirinde estetiği ve ruhu olan kişilikli binaları görür ve onları kaybetmemiş oluruz..
Aslı Han Krepen'di
Balık pazarının hemen solundaki girişte yer alan eskiden manifaturacıların bulunduğu şimdilerde ise Turistlerimize hediyelik eşya k......!!! Avrupa Pasajını, hepimiz aynalarından dolayı "Aynalı pasaj" olarak biliriz. Peki hemen onun yanındaki hanı hatıladınız mı... Doğum tarihiniz benim kadar eski ise ve lise yıllarında ingilizce ders kitaplarını çok aramışsanız bilirsiniz. Sahafları barındıran Aslıhan. Tabi burası eskiden Balıkpazarı ile Avrupa pasajı arasında dar bir koridor olarak uzanıyormuş ve İmroz’un da bulunduğu meyhaneler varmış sıra sıra. İsmini Crespin adlı bir Levanten aileden alıyormuş.
Bilmiyorum, belkide bu meyhanelerin bazıları şu anda Nevizade’de kimliklerini korumaya çalışıyorlardır. Ama İmroz’un Nevizade de olduğundan eminim. Ne zaman Ankara’dan misafilerimiz gelse !!!, Demet arkadaşımla birlikte onları mutlaka bu meyhaneye götürürüz. Sahibi, gorsonlarını zaman zaman bize kızarmış emek vermedikleri için azarlayan,müşteri ve meyhane kültürünü hiç kaybetmemiş tonton bir Rum'dur. Mezeleri çok lezettlidir. Ama yolunuz düşerde bir gün İmroz'a giderseniz, mutlaka giriş katında oturun derim. Neden mi? Nedenini uygulamyı yaptığınız zaman anlayacaksınız...!!!
Monday, January 2, 2006
01.01.2006 Güzel Bir Gün

Yeni yıl sabahı çok keyifliydi bizim için... Herkes uyurken sabahın köründe kalktık. Bu arada sabahın körü 8:30... Boğazda akşamcılar olmadığı için her yer tertemizdi... Hem çöplük anlamında hemde insanların olmadığı bir temizlikten bahs ediyorum...!!! Boğaz masmaviydi ve güneş üzerinde altın sarısı gibi parlıyordu... Vapurlar düdüklerini çalıyorlardı, hatta bazen büyük tankerlerde onlara eşlik ediyordu. Küçük balıkçı tekneleri ağlarını çoktan atmış, balıklarını çekmeye başlamışlardı bile... Gazetimizi okuduk, kaşarlı tostumuzu yedik ve ince belli çay bardağımızda demli çaylarımızı içtik. Hoş ben yine bir Amerikanlık yapıp öncesinde Starbucks dan havuçlu kek almıştım. Kahfaltı tabaklarımıza onu da ekledik...!!! içindeki o cevizler, o havuç tatıdı, hhhmmmmmmmmmmm nefis.....!!! yani reklamını yapıyorum burada ama yemenizi şiddetle tavsiye ederim. Topkapı Sarayının bahçesi ve arkeloji müzesinde geziyi tamamladık... Bu arada arkeloji müzesinin bahçesini ve tarihini bir başka yazı dizime saklamayı planlıyorum bilginize... GÜZEL GÜNLERİ BOL, ACILARI VE ÜZÜNTÜLERİ AZ OLAN, İYİ BİR YIL DİLİYORUM... SEVGİLER...
Labels:
İstek-hikaye,
ondan bundan birazda benden
Thursday, December 29, 2005
Pera-Beyoğlu Bölüm-1
Eskiden Haliç'in kuzey karşı yakasında bulunan ve yerleşim alanı olmayan alana "karşıyaka", "öte" anlamına gelen Pera'dan kaynaklanan "Peran Bağları" deniliyormuş.
Beyoğlu adının ortya çıkmasına ilişkin çeşitli rivayetler var.Bunlardan birisine göre; Beyoğlu adı, Fatih Sultan Mehmed zamanında Pontus prenslerinden Aleksios Kommenos'un islamiyeti kabul ederek burada oturmasından kaynaklanır. İkincisine göre ise; burada oturan Pontus prensi değil, Kanuni zamanındaki Venedik elçisi Andre Giritti'nin oğlu Luigi Giritti'dir. Türkler'in "Bey Oğlu" diye andıkları bu adam,elçinin bir Rum kadınla evlenmesinden dünyaya gelmiştir. Oturduğu konakta Taksim yakınında bir yerdedir. Diğer birine göre ise; Kanuni Sultan Süleyman döneminde burada oturan Vendedik elçisine yazışmalarda Beyoğlu dendiği için bu semt de Beyoğlu adını almıştır.
Haaaaaaaaaaa... bana sorocak olursanız ikinci hikaye kulağa daha hoş ve doğru geliyor. Nede olsa içinde aşk var... vs.vs...:-)
Pera adı, 1952'de resmi yazışmalardan çıkarılmış ve gittikçe unutulur hale gelmiş. Hoş benim gönlüm Beyoğlu'nun Pera olarak anılmasından yana... Bugün, mork soğukluğundaki beyaz floresan aydınlatmanın ve ucuz görünümlü vitrinlerin yerine, yeniden günbatımının sarılığını veren, çiçekler sarkan ferfoje sokak lambalarının, ahşap çerçeveli resim tablosu gibi vitrinlerin, İstiklal caddesinde yer almasını arzu ediyorum. Yılda anlamsızca iki kez sökülen beton gri kaldırım taşlarının yerine Arnavut kaldırımlarının olmasını hayal ediyorum... Her 100 mm'lik kare taşta sivri topukların çıkardıkları melodileri duymak istiyorum. Arnavut kaldırımı deyince de bir şarkı sözü geldi aklıma Demet Sarıoğlu'nun seslendirdiği "Biten sevgilerin ardından Ağlayamam ben böyle yas tutamam, her sözde her gözde şefkat aramam Kırıyor kalbimi sonunda nasıl olsa, Giden aşklarımın ardından Ağlayamam ben böyle yas tutamam, Her sözde her gözde şefkat aramam,Kırıyor kalbimi sonunda nasıl olsa
Dün seni gördüm rüyamda,Arnavut kaldırımlı boş sokakta, Ah bir dili olsa da bir konuşsa, Anlatırdı masumca seni bana,Öpsem bebek gözlerinden çok ağlatırlar
Sarsam seni kollarımdan bir gün alırlar,Sevsem seni doyasıya yıpratırlar
Bir sürü kuru gürültü parçalar sevgimizi,Ey kader böyle mi olmalı solmalı sevgililer
Giden aşklarımın ardından Ağlayamam ben böyle yas tutamam Her sözde her gözde şefkat aramam Kırıyor kalbimi sonunda nasıl olsa Dün seni gördüm rüyamda" hhhhhmm
Neyse dönelim Beyoğlu'na... Galatasaray Lisesinin hastane Tıbbiye-i Adliye-i Şahane", Tüyap'ın Tiyatro, Turkcell Binası'nın otel olduğunu biliyormuydunuz. Yada Aslı Han'ın Krepen ve Çiçek Pasajınında iş merkezi olduğunu... Yolculuğa hazırsanız başlayalım...!!!
Galatasaray Lisesi
1831-1862 yılları arasında Galata Sarayı sultanisi tarafından bir tıp okuluna dönüştürülmüş ve adı Tıbbiye-i Adliye-i Şahane olmuş. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra da, 2. Mahmut tarafından içinde bir hastane yapılarak Tıbbiye Mektebi olarak açılmasına karar verilmiş. O zamanlar Çanakkale cephesinden çok sayıda yaralı asker İstanbula geliyormuş... Pierre Loti'nin "Bezgin Kadınlar" romanının kahramanlarından olan Zinnur ve Cevat Paşa'nın kızı Emine Semiye Hanımlar gönüllü hemşire olarak burada çalışıyorlarmış. Dönemin önemli hekimlerinden Besim Ömer Paşa tarafından yönetiliyormuş. Ve bugün karşımızda Galatasaray Lisesi... Ne garip bir dönem savaş yaralılarının tedavi edildiği hastane, diğer bir dönemdede kaybolan çocukları için gösteri yapan annelerin yeri...Bugün bahçesi ile ve görkemli süslü kapısı ile İstiklal de geçmişini koruyan ender yerlerden bir tanesidir. Galatasaray Lisesi ....devam edecek...
Beyoğlu adının ortya çıkmasına ilişkin çeşitli rivayetler var.Bunlardan birisine göre; Beyoğlu adı, Fatih Sultan Mehmed zamanında Pontus prenslerinden Aleksios Kommenos'un islamiyeti kabul ederek burada oturmasından kaynaklanır. İkincisine göre ise; burada oturan Pontus prensi değil, Kanuni zamanındaki Venedik elçisi Andre Giritti'nin oğlu Luigi Giritti'dir. Türkler'in "Bey Oğlu" diye andıkları bu adam,elçinin bir Rum kadınla evlenmesinden dünyaya gelmiştir. Oturduğu konakta Taksim yakınında bir yerdedir. Diğer birine göre ise; Kanuni Sultan Süleyman döneminde burada oturan Vendedik elçisine yazışmalarda Beyoğlu dendiği için bu semt de Beyoğlu adını almıştır.
Haaaaaaaaaaa... bana sorocak olursanız ikinci hikaye kulağa daha hoş ve doğru geliyor. Nede olsa içinde aşk var... vs.vs...:-)
Pera adı, 1952'de resmi yazışmalardan çıkarılmış ve gittikçe unutulur hale gelmiş. Hoş benim gönlüm Beyoğlu'nun Pera olarak anılmasından yana... Bugün, mork soğukluğundaki beyaz floresan aydınlatmanın ve ucuz görünümlü vitrinlerin yerine, yeniden günbatımının sarılığını veren, çiçekler sarkan ferfoje sokak lambalarının, ahşap çerçeveli resim tablosu gibi vitrinlerin, İstiklal caddesinde yer almasını arzu ediyorum. Yılda anlamsızca iki kez sökülen beton gri kaldırım taşlarının yerine Arnavut kaldırımlarının olmasını hayal ediyorum... Her 100 mm'lik kare taşta sivri topukların çıkardıkları melodileri duymak istiyorum. Arnavut kaldırımı deyince de bir şarkı sözü geldi aklıma Demet Sarıoğlu'nun seslendirdiği "Biten sevgilerin ardından Ağlayamam ben böyle yas tutamam, her sözde her gözde şefkat aramam Kırıyor kalbimi sonunda nasıl olsa, Giden aşklarımın ardından Ağlayamam ben böyle yas tutamam, Her sözde her gözde şefkat aramam,Kırıyor kalbimi sonunda nasıl olsa
Dün seni gördüm rüyamda,Arnavut kaldırımlı boş sokakta, Ah bir dili olsa da bir konuşsa, Anlatırdı masumca seni bana,Öpsem bebek gözlerinden çok ağlatırlar
Sarsam seni kollarımdan bir gün alırlar,Sevsem seni doyasıya yıpratırlar
Bir sürü kuru gürültü parçalar sevgimizi,Ey kader böyle mi olmalı solmalı sevgililer
Giden aşklarımın ardından Ağlayamam ben böyle yas tutamam Her sözde her gözde şefkat aramam Kırıyor kalbimi sonunda nasıl olsa Dün seni gördüm rüyamda" hhhhhmm
Neyse dönelim Beyoğlu'na... Galatasaray Lisesinin hastane Tıbbiye-i Adliye-i Şahane", Tüyap'ın Tiyatro, Turkcell Binası'nın otel olduğunu biliyormuydunuz. Yada Aslı Han'ın Krepen ve Çiçek Pasajınında iş merkezi olduğunu... Yolculuğa hazırsanız başlayalım...!!!
Galatasaray Lisesi
1831-1862 yılları arasında Galata Sarayı sultanisi tarafından bir tıp okuluna dönüştürülmüş ve adı Tıbbiye-i Adliye-i Şahane olmuş. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra da, 2. Mahmut tarafından içinde bir hastane yapılarak Tıbbiye Mektebi olarak açılmasına karar verilmiş. O zamanlar Çanakkale cephesinden çok sayıda yaralı asker İstanbula geliyormuş... Pierre Loti'nin "Bezgin Kadınlar" romanının kahramanlarından olan Zinnur ve Cevat Paşa'nın kızı Emine Semiye Hanımlar gönüllü hemşire olarak burada çalışıyorlarmış. Dönemin önemli hekimlerinden Besim Ömer Paşa tarafından yönetiliyormuş. Ve bugün karşımızda Galatasaray Lisesi... Ne garip bir dönem savaş yaralılarının tedavi edildiği hastane, diğer bir dönemdede kaybolan çocukları için gösteri yapan annelerin yeri...Bugün bahçesi ile ve görkemli süslü kapısı ile İstiklal de geçmişini koruyan ender yerlerden bir tanesidir. Galatasaray Lisesi ....devam edecek...
About
.
Search This Blog
About Me
Translate
Popular Posts
-
Evet son bölüme geldik. Eskişehir belediye başkanı gerçekten çalışıyor ve yoktan bazı şeyleri var etmiş. Aslında kendisi ne görmek istiyorsa...
-
Beylerbeyinde kahvaltı yaptıktan sonra, Kuzguncuğa uğradık. Kahve keyfinden sonra biraz dolaştık ama sıcak çok fazla izin vermedi. haberlerd...
-
Güneşli günü görünce hiç affetmem...:) Sabahın köründe yollara düştük... Kahvaltı, kahve keyfi, çay keyfi...Değişik yeni bir yer keşf etti...
-
Gittiğim her yerden en az bir mıknatıs ve bir kupa ile dönerim. Bu nerdeyse bende alışkanlık oldu ve bu alışkanlığım sayesinde de iki koleks...
-
Bu sonbahar fotoğraflarını Tijen için çektim. :-) Hafta sonları şöyle rahatça yürüyebileceğimiz, bisiklete binebileceğimiz yeşil bir alan bu...
-
En sevdiğim öğün kahvaltıdır. Hazırlamasıda yemeside benim için çok keyiflidir... :-) Bu seferde evdeki sofrayı boğaza taşıdık...:-) Nefis b...
-
Şeker bayramınız kutlu olsun... Şeker tadında güzel bir bayram geçirmenizi dilerim. Aile büyüklerinizin ellerini ve yüzlerini öpmeyi unutm...
-
Avrupa pasajı (Aynalı Pasaj) Pasaj, elektriğin henüz olmadığı dönemde içerisini aydınlatan gaz lâmbalarının sağladığı ışığı arttırmak için a...
Yasal Uyarı
Fotoğrafların korunması konusu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m.84′de düzenlenmiştir. "Bir işareti, resim veya sesi, bunları nakle yarıyan bir alet üzerine tesbit eden veya ticari maksatlarla haklı olarak çoğaltan yahut yayan kimse, aynı işaretin, resmin veya sesin 3 üncü bir kişi tarafından aynı vasıtadan faydalanılmak suretiyle çoğaltılmasını veya yayımlanmasını menedebilir.
Fotoğrafların telif hakkı acupofcaffeine aittir. İzinsiz kullanımı durumunda her türlü yasal yola başvurulacaktır.
Blog Archive
geziyorum
Labels
- adalar (34)
- adana (1)
- akyaka (1)
- alaçatı (7)
- almanya (2)
- Amsterdam-Belçika (3)
- ankara (3)
- antakya (1)
- Antalya (10)
- assos (1)
- avusturya (9)
- ayvalık (4)
- baden baden (1)
- bafa gölü (2)
- batum (2)
- bodrum (1)
- bolu (2)
- bozcaada (3)
- bulgaristan (1)
- bursa (12)
- çatalca (7)
- çeşme (2)
- chios (4)
- Çıralı (5)
- colmar (1)
- cumalıkızık (1)
- cunda (5)
- dalyan (1)
- datça (7)
- doğu karadeniz (4)
- efes (1)
- eqisheim (1)
- fethiye (4)
- foça (3)
- Fransa (21)
- geziyorum (486)
- göcek (2)
- Gökçeada (6)
- gölyazı (2)
- greece (4)
- hiç. (1)
- iğneada (4)
- ispanya (11)
- ist (1)
- İstanbul (152)
- İstek-hikaye (2)
- italya (22)
- izmir (2)
- iznik (4)
- kapadokya (12)
- karadeniz (6)
- karagöl (1)
- kıbrıs (6)
- ku (1)
- kutlama (1)
- lavanta (1)
- likya yolu (5)
- linklerim (2)
- manyas (1)
- manyas kus cenneti (4)
- marmaris (1)
- okuyalım öğrenelim (27)
- ondan bundan birazda benden (351)
- pamukkale (1)
- polonezköy (3)
- Prag (3)
- romanya (1)
- safranbolu (3)
- sanatsal etkinliklerim (51)
- sapanca (1)
- Semtler (58)
- side (4)
- sinop (6)
- şirince (1)
- sofya (1)
- taraklı (2)
- tasarım (3)
- türkiye (181)
- uçmakdere (1)
- Ukrayna (9)
- urla (1)
- yalova (1)
- yaşam (14)
- yeme içme (1)
- yemeklerim (13)
- yunanistan (10)
sevdiklerim
mutfaktan nefis kokular geliyor
Yeni Eklenenler
Search this blog
Followers
Powered by Blogger.
Copyright (c) 2010 A CUP OF CAFFEINE. Design by WPThemes Expert
Blogger Templates, Grocery Coupons and Daily Fantasy Sports.