Saturday, March 21, 2009

karışık...



Bugünler de pek bir keyifsizim. Havalar hep yağmurlu olduğu için bir yerlerede gidemiyoruz...! :-) Tüm bun üstüne birde sağlık sorunları oluyor, vs. vs... Neyse bu sabah annem, behzar abla birlikte İstinye'ye gittik. Kahve içip, fal baktık... Üzerine nefis lokmmaları götürdük, ekmek savaşı yapan martıları ve sakarmekeleri seyrettik bol bol güneşlendik ve sonrasında alışveriş çılgınlığı için Maslak Paşabahçeye gittik.
Diğer fotoğraf, işe giderken ara sokaklarda yürümeyi seviyorum.Bu pencereyi görünce dayanamadım. Hikayesini kafamda hazırlamıştım. Dramatik bir öykü yazacaktım. Ama artık hiç içimden gelmiyor. Ama bir cümle ile diyorum ki "Baktığımız pencereler her ne olursa olsun bizim gördüklerimiz hep güzel olsun".
Neyse yarın kalabalık bir pazar günü olacak...Hazırlık yapayım...:-)

Sunday, March 15, 2009

Pazar günü Büyükada sefası...

Nihayet bu haftasonu az da olsa güneşi görebildik. Sabahleyin 6:20'de kalktım ve güneşi görünce gözlerime inanamadım. Evin her iki cephesinden havadaki bulutları izledim.Hava mavi ve berrak gözüküyordu. 9:10 ada vapuru yandan çarklı... nnıımmm..nımm... simitçi,kahveci, gazozcu, şinanay da yavrum şina şinanay...:-)
Adanın bilmediğim ve girmediğim çok az sokağı kaldı. Artık bu yıl içinde oraları tamamlarım. Tüm ada fotoğraflarımı Dear LR.'a armağan ediyorum vee diyorum ki "ANLADIN SEN ONU..." mimoza fotoğraflarını da sevgili bercesteye... umarım seneye onunla birlikte 3'lü tur yaparız...:-)
Adada hava rüzgarlıydı. Ama çooooookkk güzeldi. Çarşıdan geçerken 5dk'lık bir sıkıntı yaşadık.İğrenç seçim showları... her yerde mavi, turuncu, beyaz görüntü kirliliğinden başka bir şeye yaramayan seçim bayrakları ve bangır bangır çalan iğrenç müzikler... Neyse çarşının dışında başka hiçbir yerde bunlara rastlamadık...İnsan bir tatlı huzur almak istiyor canım...! 29 Mart geçse de bir huzura kavuşsak... Fotoğrafların hangisini koyacağıma karar veremedim. Ben de Büyükada'yı, faytonlarıyla, kedileriyle, martılarıyla ve güzel konaklarıyla görüntüleyeyim dedim.
Bisikletli fotoğrafta biraz hile yaptım ama sonuç bence fena olmadı.:-)














Thursday, March 12, 2009

Bahar gelmedi gitti...

Hep yağmur hep yağmur...:-( Yağmurun yağması tabi ki çok iyi ama artık sadece akşamları yağsa, sabah biz güneşle uyansak, nasıl olur?
Haberlerin üzerinden gri bulutlar kalksa, dinlemeye ve görmeye değer güneş gibi aydınlık yorumlar olsa vs...vs...
Bu sabah işe giderken starbucksa uğradım. Lise öğrencileri dışarıda oturuyorlardı (sigara içtikleri için) bendeniz de 3. katına çıktım. İlk defa çıktım (hoş altta kalıp liseli aşıkların maceralarını dinlemek iyi olurdu, ama ne yazık ki ben sigaradan hiç hoşlanmıyorum...)ve hoş bir süprizle karşılaştım. Bir şömine ve yanında da aplikler vardı. Ben cumbadaki kolktuklara oturdum ve aşağıdaki sokakta işe giden insanları güzel bir piyano müziği eşliğinde seyrettim...Allah allah diyorum. Bu aralar da her yerde karşıma piyano çıkıyor, nasıl yani... bu bir işaret mi... yoksa çocukluğumdan beri hep ertelediğim, müzik kulağım sıfır olmasına rağmen hep çalmayı istediğim piyano için artık ders almaya mı başlasam...:-)
 
 
Posted by Picasa

Sunday, March 8, 2009

Bir Tatlı Huzur Aldık



Uzun zamandır eller havaya yapmak istiyordum. Ama sigara dumanından boğazımın yandığı, gürültüden müziğin anlaşılmadığı, yapışkan saz ekibinden kurtulmak için binbir oyunun yapıldığı, kadınların mankenlik havasına girdiği ve erkeklerin kadehleri birbiri ardına yudumladığı bir ortam değil de daha farklı bir şey istiyordum. Yine eller havaya olacaktı ama değişik bir biçimde.:-)))
Sonunda böyle bir mekan buldum. Hem de fotoğraftaki manzaraya sahipti.:-) Nefis bir piyano müziği eşliğinde yine aynı güzellikte bir bayan solist tarafından söylenen eğlenceli, hüzünlü alaturka müzik, gecemizi unutulmaz kıldı. Hoş sanat müziği benim pek tarzım değil, beni tanıyanlar "allah allah" "arzu nasıl yani...!!" diyorlardır ama bu farklı bir geceydi:-)
Biraz ortamı anlatmak istiyorum. Sanıyorum bu mekana hep müdavimleri geliyor. Neredeyse herkes birbirini tanıyordu.
Mutluluğu 45-50'lilerinde bulmuş bir çift. Düğünlerini de 1-2 hafta önce orada yapmışlar. Bazen mikrofon yeni damata uzatılıyordu, o da eşine bakarak aşk şarkılarını mırıldanıyordu...
Hemen önümüzdeki masa çok kalabalıktı.O ailenin 7den70e tüm fertleri oradaydı sanki. Her biri masadaki bir diğeri için anlam ifade eden parçaları istekte bulunuyordu.
Bir de Ahmet Necdet Bey oradaymış. Kendisi Avni Anıl'ın yakın dostu bir şairmiş. Ben tanımıyordum. Bir ara kalktı, Topkapı- Bahçekapı şiirini okudu. Nefis bir şiir. Bundan tam 55 yıl önce yyazmış. O zamanlarİstanbul'un nüfusu 480 bindi dedi. O zaman sevdiğimizin adını tramvaydaki buğulu cama serçe parmağımızla yazıyorduk... (Hesapladım nüfus tam 25 kat artmış. Normal bir artış olsaydı, 2 milyon olacaktı. O zaman sanıyorum İstanbul, İstanbul olarak kalacaktı)...Yine bir başka arada Ahmet Bey "Avni Anıl bambaşka bir insandı" diyerek onu bir kaç bestesiyle konuklara tanıttı.
Topkapı- Bahçekapı şiirini internette aradım ama ne yazık ki bulamadım. Bu yazıya Ahmet Bey'in bir şiirini eklemek istediğim için aşağıdaki şiiri uygun gördüm. Bu arada eşi için de min-el ay diye bir şiir yazmış. Eşi de bestesini yapmış. Biraz ısrarlarımızla bize bu şarkıyı okudu. İnanılmaz hoş sesiyle... Sanki oraya gelen herkes müzisyendi.:-)
Yemek yenilen masaların diğer tarafında bar vardı. Orada da 35-40larında olan bekar erkekler otuyorlardı, tavırlarından aşık oldukları anlaşılıyordu. Bir ara onlardan biri ortamın büyüsüne kapılıp solistten "Ararım seni" şarkısını istedi ve telefonunu açarak birisine dinletti. Saatler saatleri kovalamış biz hiç fark etmemiştik.
Sonra yine barda oturan Yakup Bey geldi. Kızı hastaymış. Hastanede yatıyormuş. Uzun zamandır sanıyorum. Çünkü solist "şimdi hastaneye canlı bağlanıyoruz" dedi ve Yakup Bey'in kızı için "Neredesin sen" türküsünü söyledi. Biraz duygusal anlar yaşadık...
Sonuç, dediğim gibi insanların mütevazı olduğu, hoş, eğlenceli, şiir dolu bir akşam geçirdik. Eller havaya...:-))


Mendirek
Senin düşünü ilk kez bir mendirekte kurdum
Adımı yazdım hemen adının yanısıra
Önce kuşlara sordum ardından balıklara
Yorgun bir tekne gibi gece koynuna girdim

Mendirek bir rüzgârın denize düşen izi
Önünde dalgaların can çekiştiği duvar
Arkasındaysa aşkın kanayan yarası var
Ey şiir! Soluğunla gönendir gecemizi!

Sonsuz'un son'u geldi artık bir sonE'yim ben
Ucu hiçliğe çıkan o zâlim çıkmaz sokak
Gibi bir karanlığı kazıyıp belleğimden

Bir yürek çiziyorum adının yanına bak
Ayışığı sızıyor kapıdan pencereden
İzin ver de öpeyim öpülmedik yerinden

Ahmet Necdet

Kırşehir-Neşet Ertaş-TRT

Şu Garip Halimden Bilen İşveli Nazlım
Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen
Tatlı Dillim Güler Yüzlüm Ey Ceylan Gözlüm
Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen

Ben Ağlarsam Ağlayıp Gülersem Gülen
Bütün Dertlerimi Anlayıp Göynümü Bilen
Sanki Kalbimi Bilerek Yüzüme Gülen
Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen

Sinemde Gizli Yaramı Kimse Bilmiyor
Hiçbir Tabip Yarama Merhem Olmuyor
Boynu Bükük Bir Garibim Yüzüm Gülmüyor
Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen

Thursday, March 5, 2009

Laleler-davetiyeler

Dün akşam bilgisarımda eski fotoğraflara bakıyordum sonra bu düğün malzemelerini buldum. Birara birçok davetiye, çiçek, masa vb.şeylerin fotoğraflarını toplamıştım. Baktım yaz geliyor hazırlık yapanlar falan varsa yardımcı olayım dedim...:-) Hoş mozaik yapınca fotoğraflar çok gözükmüyor ama küçük halleride benim çok hoşuma gidiyor...



Lalelere gelince sevgili Berceste ile çekmiştim... Güzel bir bahar günüydü...
Karanlık havalardan artık çok sıkıldım, biran önce güneşli bahar günlerine kavuşmak istiyorum...:-)

Wednesday, March 4, 2009

Minik Lord Mert & Minik Burun Ceylinus

Kendi yeğenlerim diye söylemek istemiyorum ama pek bir tatlılar canım... Minik Lord Mert'i ve Ceyliin Hn.'ı lütfen maşallah diyerek severmisiniz... :-) Mertus Güler yüzlü sevimli, efendi bir bey...Uykusu gelene kadar hepimize gülücükler atıp duruyor...
Ceylin hanım alttaki karelerde dans ediyordu... Birde dans pistinde sadece kendisi olmak istiyor...:-)Ona göre...:-))









Monday, February 23, 2009

Yıldız Doğum Günü

















AYDINLIK
Hiçbir vakit tam karanlık değil gece
Kendimde denemişim ben
Kulak ver dinle
Her acının sonunda
Açık bir pencere vardır.
Aydınlık bir pencere
Hayal edilecek bir şey vardır
Yerine getirilecek istek
Doyurulacak açlık
Cömert bir yürek
Uzanmış açık bir el
Canlı canli bakan gözler vardır
Bir yaşam vardır yaşam
Bölüşülmeye hazır
Paul Eluard



GÜN OLUR
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...
Orhan Veli Kanık

Minik Selen Hoşgeldin

Sevgili Gülsemin arkadaşımın minik bir kızı oldu. Aslında çok minik de değil hani. Boy:50 cm kilo: 3kg 300 gr. Daha anne karnındayken ben bebeğin boyunu 80 cm yapmıştım :-)
Yanlız her yeni doğan bebeğe isim takarım, bu kızınkide minik piyanist olsun... Ms.finger...:-)

Monday, February 16, 2009

Santral İstanbul

Cumartesi günü Erika Sulzer-Kleinemeier’in “68 Kuşağı: Almanya” ve Michael Ruetz’in “Huzursuz Bahar” başlıklı sergilerini gezdik. Bu sergiler de 1968 hareketi ile bu hareketin siyasi ve kültürel etkilerini çarpıcı bir biçimde işlenmişti.:-)
Bu sergileri gezmeden önce Otto da pizza yedik. Bendeniz şefin seçimi olan fesleğen soslu,mozzarellalı,rokalı ve fıstıklı olan pizzayı tercih etti. Sizede tavsiye ederim.
Santral İstanbulun içinde birde enerji müzesi var. Biz çok eğelendik. Hertürlü deneyi yaptık...:-) En çok sonsuzluk aynaları hoşuma gitti, birde hidrojen gazının ayrıştırılması ile havalanan roket...:-) Ay ay.. unuttum, birde vücut enerjisini gösteren bir plazma vardı... Hani şu sıcak olan bölgelerin kırmızı çıktığı diğerlerin daha yeşil vs. olan... :-)
Bu seferde fotoğraflar akşama artık diyorum...



















Thursday, February 12, 2009

Sevgililer Günü



Günün anlam ve önemine uygun olarak beğendiğim güzel sözleri yazayım dedim...

"Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmasını ister..."Oscar Wilde

"Aşk,gözle değil ruhla görür."Shakespear

"İnsan kalbindeki gerçek aşk dört nala giden bir at gibidir ne dizginden anlar ne de söz dinler." Konfüçyus

"Aşk hükmetmez;terbiye eder." Goethe

"Yüz kişişnin içinde aşık, gökyüzünde yıldızlar arasında parıldayan ay gibi belli olur." Mevlana

"Sevmek, inanmak demektir." Goethe

"Aşk bir kum saati gibidir; kalp dolarken beyin boşalır." Jules Renard

Monday, February 2, 2009

Küçüksu Kasrı

Pazar günü havanın karanlık olmasına rağmen attık kendimizi dışarı. Hava buuuuzzzzz gibiydi. Dişlerimiz takırdıyarak çınar altında oturulmaz dedik.Rotamızı küçüksu kasrına çevirdik. Daha önce içersini hiç gezmemiştik, bu sefer gezme şansı elde ettik aslına bir bakıma biraz ısınarak mola almak istedik.
Aklınızda bulunsun kasrın yanında ufak bir cafe var. Cumartesi- Pazar kahvaltıya rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Ama benim tavsiyem baharda burayı denemeniz. Çünkü denizin üzerine iskemleleri atıyorlar, açık havada yemek yemenin tadı bambaşka olur herhalde...
Küçüksu Kasrı’nın bulunduğu Boğaziçi’nin bu şirin yöresinde, yerleşim tarihi Bizans Dönemine dek inmektedir. Osmanlılar Döneminde de ilgi çeken ve “Kandil Bahçesi” adıyla padişahın has bahçelerinden biri olarak kullanılan Küçüksu ve çevresini IV. Murad’ın (1623-1640) çok sevdiği ve buraya “Gümüş Selvi” adını verdiği bilinmektedir.

17. yüzyıldan başlayarak çeşitli kaynaklarda “Bağçe-i Göksu” adıyla geçen yörede, özellikle 18. yüzyıldan başlayarak yoğun bir yapılaşma izlenmektedir. Sultan I. Mahmud Döneminde (1730-1754) Divittar Mehmed Paşa, padişah için bu Hasbahçe’nin deniz kıyısına iki katlı ahşap bir saray yaptırmış, bu yapı III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmud (1808-1839) dönemlerinde de onarılarak kullanılmıştır.

Sultan Abdülmecid Dönemi (1839-1861), özellikle saray ve kasır mimarlığında batılı biçimlerin tercih edildiği yıllardır. Abdülmecid, Dolmabahçe ve Ihlamur yapılarında uygulattığı yenilikleri, Küçüksu Kasrı’nda da uygulatmış, eski ve ahşap yapıyı yıktırarak yerine bugünkü kasrı yaptırmıştır.


1857`de hizmete giren yeni Küçüksu Kasrı’nın mimarı Nikogos Balyan’dır. Bodrumuyla birlikte üç katlı olan kasır, 15x27 m.lik bir alan üzerine yığma tekniğiyle ve kargir olarak yapılmıştır. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetçilere ayrılmış, diğer katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Bu özelliğiyle geleneksel Türk evi plan tipini yansıtan yapı, genellikle dinlenme ve av amaçlı olarak kullanılan bir “biniş kasrı” niteliğindedir. Devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrilidir. Abdülaziz Döneminde (1861-1876) cephe süslemeleri elden geçirilen yapı, zaman zaman çeşitli onarımlar görerek günümüze ulaşmış, ancak bu arada eski saraydan kalan ve çeşitli işlevlerdeki ek yapılarını yitirmiştir.


Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda, merdivenlerinde çeşitli batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, bu iş için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiştir. Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, bir şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde, değerli İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, çeşitli Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla eşsiz bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet Döneminde de bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış ve günümüzde bir müze-saray işlevi kazanmıştır.

Küçüksu kasrı bilgisini bu kaynaktan aldım.

About

.
 
google-site-verification: google6264df489a134469.html