skip to main |
skip to sidebar

Bu aralar canım ne fotoğraf çekmek istiyor nede yazı yazmak... Çok fazla koşturuyorum...Her şeyde değişiklik yapmayı planlıyorum... :-))
Cuma Günü Dilarauuusss'la beraber yemek yedik. Ne iyi etti de geldi. Tanışmak süper oldu...Çok uzun yıllardır tanıyor gibiydim... Şu blog dünyası bazen insana çok güzel armağanlar sunabiliyor...
Cumartesi, Pazar anlatılamayacak kadar uzun geçti... Canım annem geziye gitti... ONU ÇOK ÖZLEDİM şimdiden...
Özledim demişken, birde Antalya da tatil yapmayı özledim... Şöyle çıksam haftasonu Çıralı'ya uzansam bir kaçamak yapsam süper olacak...
Bunun dışında bu ay iki arkadaşım doğum yapacak... Lale ve Çağla... Efe ve Emir... Yaşasın teyze olacağım...
İş yeri hep aynı... değişiklik yok... Yeni oyuncağım Office 2007... sürekli birşeyler buluyorum programda, eğlencelik....
Neyse efendim... Son olarak Berceste ve Ortakcımla en kısa sürede tanışmayı arzu ediyorum...

Kışı hiç yaşayamadan bahar geldi. Ağaçların çiçekleri çoktan açtı. Çok güzel fotoğraflayamadım ama olsun dedim yinede sayfamda yer alsınlar...
Bahar dalları projem hala devam ediyor. Günün birinde bir yerde yerleşmeye karar verirsem mutlaka bahçesine bir ağaç ekeceğim ve 4 mevsim boyunca her ay resmini çekeceğim.
Fotoğraflar annemin bahçesinden...

MEVSİMİDİR
mevsimidir
müphem bir meltem yoklar dal uçlarını
gizlice ürperir yaseminler
körfezde deniz dalgın
bilinmez hangi aşktan arta kalmış
vahim bir yalnızlığı dinler
mevsimidir
artık erken kararır sular
her biri bir bulut ardına sinmiş yıldızların
korular terk edilmiş
ağaçlar duman duman
yalılar tenha
kanlıca ilk yağmurla serinler

mevsimidir
nedense ölmeye heveslenir insan
uzaya
bir avuç yıldız tozu gibi savrulmaya
rayından çıkmıştır yaşamak
bir eskimişlik duygusu nereye baksan
gücü yetmez kimsenin kimseyi kurtarmaya
çünkü ne güzeller
zehir zemberek güzeldir artık
ne zehir zemberek çirkindir
yeni çirkinler
Attila İlhan

Yönetmen John Curran
Senaryo Ron Nyswaner
Oyuncular Catherine An, Liev Schreiber, Bin Wu, Toby Jones, Diana Rigg

Yaklaşık 3 haftadır bu filmi görmek istiyordum. Nihayet görebildim. Romantik bir film izlemek istiyordum, bu yüzden beklentimi karşıladı diyebilirim.
Dağlar, sular, nehirler, yeşilin tonları etkilenmedim desem yalan olur.
Uzakdoğu kültürünü çok iyi tanımıyorum. Sadece Singapur ve Tayland'a gittiğimde insanların yaşam şartlarından çok etkilenmiştim. Tapınaklardaki ayinler beni büyülemişti.
Yinede tüm bunlara rağmen Çin görülmesi gereken yerler listemde çok yukarılarda yer alıyor...
Yanlız şöylede bir gerçek var. Filmi seyrettikten sonra o yeri görme merakı uyanıyor bende ve bir şekilde de görüyorum. Yani, seneye oradan size bir post yazarsam hiç şaşırmayın....!!!!
Haftasonu geldi geçti. 5 dk'lık karanlık eylemine katılamadım. Çünkü işyerinde yetiştirmem gereken bir proje vardı.
İşten O kadar geç çıkıyorum ki...üstüne üstelik Cumartesileride işe gelmeye başladım.
Bunun dışında değişik araştırmalar yapıyorum... Hepsi hakkında bilgilendirme yapılacaktır.
Güzel bir haftanın başlaması ve hepinize değişik güzel süprizler getirmesi dileğiyle...

Biliyorsunuz uzun bir zamandır sesizim... Blogumu bir yerden diğer bir yere taşıyınca başıma neler geldi..
1. Herşeyi tam yapmama rağmen kendi ismim altındaki bilgilerin çoğu kaldı.
2. Yeni sayfama Caffein12'ye taşındım... Yeni bir başlangıç için. Ancak bundada çok sorun çıktı. Bu seferde blogumda spam bulundu. Robotx file'nı yükledim.
3. Caffein12 block edildi. Unblock yapamadım.
4. Caffein12'yi delete etmek zorunda kaldım.
5. Tüm yazdıklarım gitti. Şimdi ismimin altında olanları neyazık ki tek tek elimle giriyorum.
6. Eski yazdıklarım benim için çoık önemli onları kaybetmek hiç hoşuma gitmedi.
7. Bilgisayarımda bugün virüs taraması yapttım.
8. Bilgisayarımda toplam 6 trojen bulundu. Infected...
9. Bu virüsleri sevgili programım silermisin dedim. Silemedi.
10. Bu virüs programı bilgisayarımın üzerinde kurulu olan antivirus programı değil.
11. Bilgisayarımda kullandığım antivirus programın bir işe yaramadığını gördüm.
12. Gmail imdede aynı sorunu yaşıyorum.
13. 14 yıla yakın bir zamandır bilgisayarımla ve benim yadıklarımla ilgilenen birisi var. Henüz kim olduğunu bulamadım.
14. Çok iyi bir programcı ve bilgisayar kullanıcı olduğunu biliyorum ne yaptımsa ele geçiremedim.
Sonuç: herşeyi burada açıkla yazıyorum ve dile getiriyorum, bu bilgisayar sapığım acaba daha fazla ne öğrenmek istiyor çok merak ediyorum.
Piskopat veya hasta olduğunu düşünüyorum, çünkü bir başka insanın özel hayatına bu kadar fazla müdahale edilmez ki...
Neyse umarım bu yazdıklarımı okurda vazgeçer. İnsaniyet namına kendisinden bunu rica ediyorum... Çünkü bilgisayar bilgim onunki kadar değil ne yazık ki...

Fotoğrafı web sitelerinin birinden aldım. Ama nereden olduğunu hatırlamıyorum. Wallpaperla ilgili bir siteydi... Neyse bilgisayarımın duvar kağıdı şimdi bu fotoğraf...
Aslında yazmak istediğim çok şey var ama nedense iş yazmaya gelince bir tembellik çöküyor üzerime...
Uzun bir dönemdir çok mutsuzum. Bir zamanlar haftanın 7 günü dışarılarda gezen, görmedik film bırakmayan bendeniz bugünlerde evden ve hatta yataktan dışarıya çıkmak bile istemiyor...Tabi ki zor bir dönem bu... İşle ilgili düşüncelerimi netleştirmek istiyorum, güzel ve yeni bir başlangıç yapmak istiyorum, üretken ve verimli olmak tek amacım...bu işle ilgili düşüncem..Gelelim dostluklara...
Dostluklar. İşte en zorlandığım konu burası...Dostlarımı çok iyi anlıyorum, onların bana anlatmak istediklerini de anlıyorum, ancak buradaki sorun anlatmak istediklerinin yanlış olduğunu düşündüğüm zaman bu düşüncemi onlara ifade edemem. Garip gelecek belki size ama gerçektende böyle... Bugüne kadar hemen hemen tüm arkadaşlarıma beni eleştirme rahatlığını verdim. Düşünsenize istediğiniz her şeyi karşınızdaki insana söyleyebiliyorsunuz ve karşınızdaki bundan en ufak bir rahatsızlık duymuyor, ayrıca tüm dostlarıma benimle dalga geçmeleri ve benim takıntılarıma gülmeleri için fırsat tanıdım ve onlar tüm bunları yaparken ben tek bir kelime bile söylemedim. Şimdi bunları yazıya aktarınca tabiki mükemmel değilim demek istiyorum. İnsan olduğum için tabiki kırılıyorum, bu yüzden üzüntülerimi konuşmama kararı alarak gösteriyorum. Ama buda olmuyor... Beceremiyorum ben... Konuşmadan duramıyorum. Sevdiğim insanlar beni ne kadar kırsa da üzse de olmuyor. Tepkimi dile getiremiyorum. Affetmek, unutmak hiç olmamış gibi davranmak gibi bir özelliğim var. Bunu hep yapıyorum...Bugünlerde de bunun çelişkisini yaşıyorum, yapma, etme izin verme... Kullandığım kelimeler bunlar... ama içimdeki Arzuya sürekli yeniliyorum. Bana verilen özellikleri değiştiremiyorum ne yazık ki...Bu konuya da burada nokta koyuyorum...
Gelelim hayallere, hayallerim de çok fazla benim... O kadar çok hayal kuruyorum ki anlatamam... Hepside masal gibi... Yalnız bunları gerçekleştirebiliyorum.!!! (Eğer sadece benle ilgili bir durumsa). Ama hayallerimin içine başka insanların girmesi ve ortaklaşa bir şeyler yapmamız söz konusu olduğu zaman bu durum farklılaşıyor, kimse hayallerime benim gösterdiğim özeni göstermiyor, ya çok komik buluyorlar yada çok büyük...Oysaki tüm hayaller aslında yaşamak istediklerimiz ve yaşamak istediklerimize gülmek kadar bana itici gelen bir düşünce yok. Kendimizi, isteklerimiz için değerli bulmazsak kim bize istediğimiz değeri verecek. Evet istekler olanaklarla sınırlı olabilir ama olanaklarımızı da yaratan biziz. Aslında kaynak biziz. Bilmediğimiz veya görmediğimiz şeylerin hayallerini kurmuyoruz, gördüklerimizi daha faklı bir şekilde genişleterek hayal şekline dönüştürüyoruz. Bu yüzden ben hayallerime sahip çıkmaya çalışıyorum ve sevdiğim insanlarında benim hayallerime saygı duymasını istiyorum....Hayallere de burada ara verelim...
Şimdilik bukadar....bu aralar beni meşgul eden bunlar... çözümlenecek her şey...ancak yara almadan kurtulmak tek isteğim...

Dün akşam NTV'de Mısır ile ilgili bir belgesel dizi izledim.
Sözü uzatmayacağım, Champillion (fransız bilim adamı) , dünyanın yaşını ve oluşumunu çok merak ediyor bunu çözmek istiyor, 8 lisan öğreniyor, bugün British Museum da olan Rosetta Stone'nun üzerindeki hieroglyphic yazıyı çözmeye uğraşıyor, en sonunda kop dilini öğreniyor, (bunu öğrenmek için bir kiliseye gidiyor, orada çıkarılan seslerle hieroglyphic'ler arasında bağlantı kuruyor) ve hieroglyphic'lerin sessiz bir simgeden ibaret olmadıklarını kanıtlıyor. Çözdüğü ilk kelime de Ramses "Güneşin oğlu".
Rosetta Stone'a gelince; taş 1799 yılında bulunmuş. Napolyon'un liderliğindeki savaşı Fransızlar, İngilizlere karşı kaybetmişler. Fransız komutan taşa sahip çıkmaya çalışmış ve bir tücardan aldığını söylemiş ama faturasını beyan edemeyince!!!! Taş İngilizlerde kalmış. Neyse Fransızlar madem taşı alamıyoruz bizde kopyasını çıkartırız demişler ve sayısız kopyasını almışlar.
Ondan sonra da Fransızlarla İngilizler arasında taşın üzerinde yazılan yazıları çözme yarışı başlamış. Okuduğum kaynaklara göre Champillion yazıyı ilk çözen kişi. Tabiki farklı idalarda olabilir.
Durum böyle oluncada sabah sabah okumak için bir yazı dizisi araştırdım ve bu linki buldum...
http://www.crystalinks.com/hieroglyphicwriting.html

Yeni linklerime gelince;
http://www.ancientegypt.co.uk/writing/rosetta.html taş hakkındaki yazı.
buda farklı bir link.
http://www.askwhy.co.uk/judaism/0470Dating.html
bu linkde fena değil...
http://school.discovery.com/lessonplans/programs/hiddenegypt/
En eğlenceliside bu oldu...:-))
İsminizin yazılışını buradan bulabilirsiniz...
www.kingtut-treasures.com/hiero.htm
Buda benim adım, soyadım... Kar ortağımın dediği gibi memnun oldum efendim...:-))

Hergün yıkılan veya üzerine çıkıntılar yapılan tarihi binalara baktıkça, silinen ve yok edilen tarihimizi düşündükçe çok üzülüyorum...Farklı uygarlıklıkların merkezi olan ve bana göre dünyadaki en güzel şehirlerden biri olan İstanbul,zaman ilerledikçe şehir kimliğini bırakıyor ve hızla kocaman bir KÖY oluyor...
Taksime doğru yürüdüğüm güzergahda birkaçtane eski bina var onlara baktıkça mutlu oluyorum. Neyse efendim dünde yürürken bir baktım ve olamaz dedim...
Arkadaşımla konuşurken oda "yok böyle birşey" dedi. Bizi duyan birinci katta oturan rum teyzem; "onlar Almanyadan geldiler, gördükleri halde bunu yaprlarsa görmeyenler kimbilir neyapar..." bende teyzeme dedim ki, "görmek değil efendim, önemli olan genlerinde olması..." bu minik dedikodudan sonra Taksime yürüdük.

Uzun zamandır (yaklaşık 5 yıldır falan), Taksim parkı'nın içine girmiyordum. Dün parkın içinden yürüyünce ikinci şokumu yaşadım. Harbiden olamaz dedim, zaman durdu ve sanki istemediğim bir film sahnesinin içindeydim... Bankta oturan iki erkek sevişiyordu, diğer tarafta ayakkabılarını çıkartmış, pantolarını sıvamış bir grup erkek bira içiyordu, biraz ileride şalvarlı ve yemenili kadınlar (onlarda ayakkabılarını çıkartmışlardı) çimenlerin üzerinde çene çalıyorlardı, bir kadın çocuğuna avazı çıktığı kadar bağrıyor ve ayakkabılarını minik havuzun içinde ki suda yıkıyordu (yunuslu havuz), ve bunun gibi daha niceleri vardı parkın içinde... Of ya... offf dedim...

Sonra düşündüm, babamın beni 25 yıl önce götürdüğü Taksim Parkı'nı hatırlamaya çalıştım, kesinlike böyle değildi... Acaba zaman ilerledikçe hep beraber kaptan mağra adamımı olacağız !!! ....
Yine çok eskilere gittim, 150 yıl öncesine...

İşte bugün yerinde olmayan Abdülmecid'in 1840'larda yaptırttığı Rus ve Hint mimarisinden esinlenen Topçu kışlası...
Kışla 1940 Imar hareketlerinde, önce Taksim meydanındaki (bugün havuz bulunan) ahırları yıkılarak ve sonrada gezi parkındaki esas anıtsal binaları yıkılarak yok edilmiş.

Oysa günümüzde binanın kendisi duruyor olsaydı Taksim meydanı sanıyorum dünyanın en güzel meydanlarından biri olurdu.
Mesela, müze veya kültür merkezi olarak kullanılabilirdi. Ya da sadece dış duvarları bırakılıp ortası günümüzdeki gezi parkı olarak düzenlenir ve dünyanın herhalde en görkemli parkı olurdu.

Baktım yolun yarısını geçmek üzereyim... Bugüne kadar yokuş yukarı çıkıyordum, şimdi yavaş yavaş iniş başlayacak ve vücudumun bu inişe hazırlıklı ve güçlü olması gerekiyor dedim ve sports international'a üye oldum.
Amerikada ki avantajlar yok burada, o yüzden çok paralara üyelik hakkı kazanabiliyorsun, buyüzden bugün biraz dertliyim bu konuda...!!!
Birde şunu fark ettim, çocukken bana alınan eşyalara veya sağlanan imkanlara çok mutlu oluyordum, hatta ilk kendi paramı kazanıp da harcadığım günleri hatırlıyorum, pek bir mutluydum. Zaman geçtikçe daha fazla kazanmama rağmen ve daha çok şey alabilmeme rağmen eski günlerdeki mutluluğumun olmadığını fark ediyorum. Buna çok üzülüyorum, garip bir tatminsizlikten başka birşey değil bu.
Şanslı bir insanım ve bunun değerini neden unutuyorum diye biraz da kızgınım kendime...
Şimdilerde elveda gezilerim diyorum, en azından birkaç ay boyunca...:-))
Sonuç olarak kendi kendimi telkin etmeye başladım ve haftada en az 3 defa mutlaka spora gitme sözü verdim...
Gençliğimde !!! günde 1,5 saat aralıksız yüzerdim,bakalım buna yakın bir tempoyu tutturabilcekmiyim...!!!
Sıkı bir sporcu olacağım pek yakında...!!! :-)))

Serra ve Kerem arkadaşımın çok tatlı kızları Zeynep Duru. Sanıyorum ilk nickname'de bendeniz tarafından verildi. Pinkypunky. Doğduğunda pembe birşeydi, siyah saçlarıda punk gib dik dikti, eee... hal böyle olunca pinkpunky ismini aldı...
Yüzünden gülümseme hiç eksik olmasın diyorum...
Bugünlerde,birçok ülkede büyüklerinin yaptıkları anlamsız kavgalar ve savaşlar yüzünden, çocukların yüzünde sadece acı ve korku var...
Umarım tüm insanlar birbirleri ile yaşamayı sevmeleri gerektiği gerçeğini birgün anlarlar ve çocuklarına anlamsız savaş korkusunu yaşatmazlar...
Lütfen savaşlar bitsin artık...

Bir kaç gündür NTV'de ve CNN Türk'de Ayvalık ve Cunda ile ilgili belgeseler izliyorum. Durum böyle olunca da, dedim ki, kendi belgeselimide bir son vereyim artık.
Cunda adasının, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyasindeki Yund Adaları olduğu, Yund adının giderek Cunda’ya dönüştüğü yazılıymış... Sonra, düşmana ilk asker kurşununu attırmış Komutan Ali Çetinkaya anısına, ‘Alibey Adası’ denmiş.
Bugün her iki ismide kullanılıyor.
Rum halkı adaya ‘Moshonisi’ (Kokulu Ada) diyormuş...
Bu isimleri doğrulayan Osmanlı döneminden kalma bir mühür varmış. Mühür'de biri Arapça, diğeri Latin rakamlarıyla kazılmış tarih 1862 miş. Mührün dış kenarında büyük harflerle ve Yunanca ‘Dimarhia Moshonision’ , ortasında da Arapça harflerle ‘Daire-i Belediye, Cezire-i Cunda’ yazılıymış. Biri Yunanca, diğeri Osmanlıca yazılmış, eşanlamlı bir mühür yazısı... Cunda Adası Belediye Dairesi demekmiş. Yani Osmalı Türkleri bu adaya Cunda derken , Ortodoks Osmanlı ise ‘Moshonis’ (Kokulu Ada) diyormuş!
Ortaçağda yaşamış Moshos adlı bir korsanın, barınağı buradaymış.Cunda’nın hemen arkasında , dar ve sığ bir boğazın ayırdığı adanın eski adı ‘Moshos’ muş. Bu ad zamanla tüm ada için kullanılır olmuş...
İtalyanca’da da izi var Cunda’nın, gemilerin yatay sereni anlamına geliyormuş. Haritaya baktım da Cunda, Yatay Seren gibi!
Bir rivayete görede, denizde yaşayan büyük bir deniz kabuklusun ismiymiş Cunda, o yüzden adayada kendi denizden bolca çıkan bu deniz kabuklusunun ismi verildiği söyleniyor...
Neyse isim hadisesini bir kenara bırakalım...
Bu adanın Ayvalık tan bakıldığında solundaki boğaza Dalyan Boğazı, sağındakine de Dolap Boğazı adı veriliyor. Çok eskiden bir sandalın geçebileceği kadar sığ olan Dalyan Boğazı, 1880 yılın da iki yıllık bir çalışmayla açılmış; En derin yeri bir kulaçtan üçe indirilmiş, yirmi kulaçta genişletilmiş.
Dolap Boğazı dediğimiz yerde, bir köprü var bugün. (Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olarak kabul ediliyor.1966 yılında yapılmış. 54 m uzunluğunda; Toplam 6 ayak üzerinde duruyor.)
ilk boğaz köprüsü efendim.
Cunda da birzamanlar para basılıyorumuş...

Cunda da kedilere çok iyi davranıyorlar, hani "Cunda da kedi olmak varmış detircesine..." Çektiğim bir fotoğrafta sokakta tam tamına 25 kedi vardı ve onları besleyen bayan herbiri çin ayrı bir tabakta yemek hazırlamıştı...!!!

Neyse efendim, yapmadan dönmeyin listeme gelelim:
1. Kordondaki meşhur lokmacıdan lokma yemeden...
2. Taş kahvede oturmadan,
3. Dilek kahvesinde, kahve içmeden,
4. Bay Nihat'ın mezelerini tatmadan,
5. Mis kokulu (moshonisi)tavernada keyif yapmadan, dönmeyin derim...
Biraz yemek üzerine oldu ama neyse idare edin artık...:-)))

Dün akşam iş yerinden birkaç arkadaşla 5. katta gittik. Burası Sıraselviler'in yakınlarında çok hoş bir yer. İstanbul'da sevdiğimiz mekanların çoğu sürekli el değiştiriyor ve bir dahaki gidişimizde çok farklı bir atmosferle karşılaşıyoruz. Bu nedendir ki bendeniz de çok sık el değiştirmeyen yerleri tercih eder oldum.
Organizasyon işleri bana aittir. İnsanları toplamak, yer seçmek ve memnun ayrılmalarını sağlamak!!! Gecenin sonunda bu konuda taktir aldığım için, diyorum ki şu işten birde para kazanmaya başlasam, nasıl olur!!! :-))

5.kat hakkında fazla birşey anlatmayacağım. Manzarası süper, kışın gidildiği zaman alt kattaki koltuklarda çok rahat oturulabilir ve pencere arakasından aynı manzara yine seyredilebilir. Yemeklerinin görüntüleri güzel. Gelelim mekanın en güzel yanına; gelenlerin çoğunun yabancı olması. :-))) Bu durum, benim için ayrı bir rahatlık sağlıyor...:-)))

Yemeklerinin lezzeti orta, zaten şu kısacık yaşamımda!!! öğrendim ki, en güzel yemek,salaş ve ismi hiç duyulmamış yerlerde, beklenmedik anlarda ve durumlarda yenir. Mesela, babam, annem ve bendeniz 10-15 yıl kadar önce, Egede bir yerlerde kaybolduktan sonra, bir daha bulamayacağımızdan emin olduğumuz salaş bir yerde ızgara yemişidik. Bugün tadı hala damağımdadır.

Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı - (Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest)
Ayvalık 3.bölüm yazıma ara vereyim dedim. Dün akşam filme gittim. Tabiki bu filmede Johnny Depp için gittik. İlk bölümünde çok güldüm. Mimikler Adil ve Bezen Hindistan'ın dedeikleri gibi süperdi. İkinci bölümün fantastik ağırlıklı olması ve bazı sahnelerin gereğinden fazla uzatılmasından biraz rahatsız oldum ama yinede fena değildi. En azından eğlendim.
Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom, Keira Knightley
Not: Buradan, film kritiğimi okuyup yada benden film kritiği alıp, filme giden ve filmi beğenmeyen arkadaşlarıma özel bir duyuru yapmak istiyorum !!!!
Bilindiği üzere film seyretmeyi çok seviyorum. Hiç ayırt etmiyorum. Sadece Türk filmi için sinemaya gitmiyorum ve izlemiyorum(en güzel olanlarını, en çok oy alanlarını vs. dahil). Diğer tüm filmler tarafımdan itina ile izlenir.
Her seyrettiğimi çok beğenmemekle birlikte, filmlerde herzaman beni etkileyen birşeyler bulurum. Kısacası, bugüne kadar seyredip de iğrenç dedğim film sayısı 20 yi geçmez...!!!!! Buradan duyrulur efendim. :-)))))
Not2 (özel- Demet Arkadaşıma): Kardeşim filme ödediğiniz paraya acıdıysanız, şunu düşünün: Sanki parasını ödediğiniz ve sahip olduğunuz herşey çok mu değerli,iyi ve/veya kullanışlı. :-)))) ve hatta ödenilen paralar herzaman, emeğin, eşyanın, hizmetin, vs. karşılığı oluyor mu....lütfen yani... lütfeeeennnnn... :-)))))

Patriça Koyuna, huzur koyu demek istiyorum. Bu koyda yapılaşmaya izin verilmiyor, zamanında ne yapılmışsa onlar kalmış, şimdi çivi çakmak yasak türünden koruma alanı içinde bulunuyor. Birkaç şanslı insan, taşları biraz düzelterek, bahçelerine çiçek ekerek günlerini gün ediyorlar burada...

Patriça, Yunanca da koltuk değneği anlamına geliyormuş (şekil itibari ile koltuk değneğine benzediği için bu isim verilmiş).
Burada sadece temiz sığ ve temiz bir deniz var. Birde zamanında zeytin toplamak için gelenlerin konakladığı Birinci (aşağı damlar) ve İkinci Köy (yukarı damlar) olarak anılan 25 - 30 evden oluşan bir yerleşim yeri var.
Patriça da 1922 yılında Giritliler yaz kış oturup tarım ve zeytincilik yapıyormuş, ama şimdi onların hiçbiri yok burada.

Patriça'da bir kır lokantası var.Bir zamanlar "Bıyıklının Yeri" olarak biliniyormuş daha sonra "Taş Ev" olarak isimlenmiş. Çardaklı bahçede, elektirik olmadığı için akşamları gaz yağı lambaları , şamdanlar yakılıyor ve mum ışığında huzur yaşanmaya başlanıyor (huzur adasında).

Patriça'nın tam karşısında ki Güvercinlik isimli küçük adada yer alan Agios Yorgis Manastırı yıkık duvarları, kulesiyle hala ayakta durmaya çalışıyor. Eskiden korsanların sığınağı olan Adaya yüzmek istedim, ama aklım fikrim ayışığı manastırında olduğu için bu adanın sadece fotoğrafını çekmekle yetindim.
Bir zamanlar korsanların sığınağa olan bu ada, doğal bir dalyan. Geçmişte acımasız korsanların yaşlandıklarında günah ve cinayetlerinden arınmak için sığındıkları bir manastırmış burası.
AYIŞIĞI MANASTIRI ( AYDİMİTRİ TA SELİNA):
İkinci köyde arabayı park ettikten sonra yürümeye başladık. Zeytin ağaçlarının arasından ilerledik. Patika yol, manastıra yaklaştıkça gerçek kimliğini, arnavut kaldırımı taşlarını, zaman içinde kaybolmadığını göstermek istercesine önümüze çıkardı.
Zeytin ağaçlarından gelen nefis koku ve sol tarafta bulunan turkuaz rengindeki denizden büyülenmiş bir şekilde, 45 dakkikalık yürüyüşümüzü tamamladık. Giderken manastır hakkında çok fazla birşey okumamıştım, o yüzden ne durumda olduğunu bilmiyordum. Şok oldum!!! Yüzde %80'i yıkılmış durumda, gelenlerin bıraktığı şişeler, cam kırıkları ve duvar yazıları. Uygarlıklara gösterilen saygı modelimiz bu olmalı dedim...
Manastırın bir kapısı üzerinde 1771 bir diğerinde 1795 tarihileri kazınmış.Bu tarihler manastırın onarım tarihleriymiş. Ne yazık ki ben onarılan birşey görmedim. Fotoğraflara birde siz bakın bakalım...

Rumlar zamanında, evlenmek isteyen kızların dilek kapısı olarak ün salmış olan bu manastır bence bugünde aynı veya benzer bir amaç için hizmet vermeli.
Manastırın bulunduğu konumu ve muhteşem manzarasını anlatmam imkansız. Adanın uç noktasında yer alıyor, kelimenin tam anlamıyla süper.

Patriça’dan yapmadan dönmeyin listem…1. Ayışığı manastırında denize girmeden (yanınıza deniz ayakkabınızı almayı unutmayın, sahil kayalık çünkü)
2. Kıyıda deniz kabuğu toplamadan (Sedef kakma işlerinde kullanılan sedefler bilindiği gibi dev midyelerden elde ediliyor. Bu tür midyelere ise "Pina" adı veriliyor. Patrica'nın denizden 100 metre açıkta bulunan adası "Bırmıcalar" çevresinde bolca bulunan dev midye pinalar, deniz dibinde toprağa sıkıca tutunarak yaşamlarını üreyerek devam ettiriyorlar. İstiridye kabukları, deniz minareleri, renkli canlılar, yosun türleri ilginizi çekiyorsa deniz gözlüğü ve şnorkelle bunları derinlere dalmadan görebilme imkanı bulunuyor).
3. Taş ev de vakit geçirmeden, bahçeden koparılan börülce, bamya, patlıcan, domates, biberlere fırında güveç veya köy yumurtasıyla sahanda yumurta yemeden,
4. Gün batımını seyretmeden dönmeyin.
Not: Birde saklı boğaza giden bir yol var(sonra size tarif ederim). Nefis bir yer, küçük adalarına denizin içinden yürüyerek geçebiliyorsunuz. Denizin üzerinde zıplayan balık sürüleri, kelimenin tam anlamıyla büyüleyici.

Bu filme Andy Garcia'yı izlemek için gitmiştim :-)(Birde gerçek bir olaya dayandığı için!!!).
Filmi izledikten sonra, çok da iyi bir seçim yapmışım dedim. Andy Garcia şühesiz çok hoştu ve uzun bir aradan sonra seyrettiğim güzel filmlerden bir tanesiydi.
Görüntü Yönetmenin(Emmanuel Kadosh'un) ellerine sağlık demek istiyorum. Çekimler çok güzeldi. (Not:resimdeki sahne süperdi, birde deniz çekimleri...)
Filmin bir karesinde şöyle bir konuşma geçiyordu, "Benimle gel", "Seni seviyorum, ve tüm bunlar benimle gelmen için yeterli değil mi" okadar içten ve isteyerek söylüyordu ki bu cümleyi vs. vs..sanıyorum o sahneyi seyreden bayanların tümü, "bende bende bunları duymak istiyorum diyeceklerdir"; ne diyelim, isteyen herkese kısmet olsun.
Film'in Soundtrack'ini en kısa sürede alacağım. Parçalar,insanın içini kıpır kıpır ediyordu.
Andy Garcia'nın ülkesi için vefa borcunu bu filmle ödediği söyleniyor.
Biraz bilgi taraması yaparken Andy Garcia hakkında yeni bilgiler edindim;
Andy Garcia'nın gerçek adının "Andrés Arturo Garcia Menéndez" olduğunu öğrendim. 12 Nisan 1956 Havana,Kübada doğmuş.Garcia 5 yaşındayken ailesi ile birlikte Miami'ye göç etmişler.
Garcia bir yapışık ikiz olarak dünyaya gelmiş. Gelişmemiş olan ikizi ameliyatla ayrılmış. Omuzunda bu ameliyattan kalan bir iz varmış.
Andy Garcia, çıplak sahnelerin bulunduğu filmlerde kesinlikle oynamıyormuş.Gloria Estefan'ın "I See Your Smile" video klibindeki garsonlardan biriymiş.
İlk filmi:1983 yılındaki "A Night in Heaven"'miş.
The Lost City
Oyuncular:
Andy Garcia (Fico Fellove) , Dustin Hoffman (Meyer Lansky) , Inés Sastre (Aurora Fellove) , Bill Murray (Yazar) , Tomas Milian (Don Federico Fellove) , Richard Bradford (Don Donoso Fellove) , Nick Corri (Che Guevarra) , Enrique Murciano (Ricardo Fellove)
Senaryo:
G.Cabrera Infante

Tarih'de 500 yıl önce neler olmuş diye merak ettim ve bakın neler buldum:
1500 World population 400 million.
1501 First flush toilets.
1502 Coiled springs invented.
1503 Leonardo da Vinci begins painting the Mona Lisa. Michelangelo sculpts the David (finished in 1504). First handkerchief used in Europe.
1506 The building of St Peter's Basilica started in Rome under Pope Julius II. The idea of a church for the popes was conceived by Nicholas V during his reign (1447-1455.) Walls were erected, but construction stopped when Nicholas died. Building would be completed in 1626.
1509 Michelangelo paints the ceiling of the Sistine Chapel.
1510 Leonardo da Vinci designs horizontal water wheel, an early version of the modern water turbine. Pocket watch invented by Peter Henlein, who also invents the spring-powered clock.
1515 Coffee from Arabia appears in Europe.
1516 Music printed for the first time, in Italy. Erasmus produces a Greek/Latin parallel New Testament.
1540 Potato brought to Europe from South America. Ether, an early anaesthetic, was made from alcohol and sulphuric acid.
1545 First botanical garden established, in Italy.
1548 First theatre with a roof opens in Paris.
1550 Berretta family of Italy begin making guns.
1556 The worst earthquake in history in China's Shansi Province kill 830,000 people. Tobacco imported to Europe from America by French ambassador to Lisbon, Jean Nicot (after whom nicotine is named). [A decade later, Sir Walter Raleigh took tobacco to England and became largely responsible for popularizing smoking among Europeans.]
1565 The pencil invented in England.
1578 William Bourne, a British mathematician, draw plans for a submarine.
1580 Francis Drake completes circumnavigation of earth.
1582 Gregorian calendar adopted.
1583 Galileo demonstrates that successive beats of a pendulum always take place in the same length of time, regardless of the distance through which the "pendulum do swing".
1589 William Lee invents the first knitting machine, the stocking frame.
1590 Microscope invented by Dutch spectacle maker Zacharias Janssen. Shakespeare begin his career. Galileo experiments with falling objects.
1593 Galileo invents a water thermometer.
1599 Globe Theatre built in London on the south bank of the River Thames.

Daha Önce size Boğaziçi Köprüsünden geçişte yaşadığım saçmalığı anlatmıştım. Bugün KGS hesap ekstrem geldi. Olaya bakarmısınız;
dilekçemi yazdım. Şikayetde bulundum. Bakalım sonuç ne çıkacak. Ne anlamsız bir olaydır, ne saçmalıktır bu.
1 saniye içersinde Boğaziçi Köprüsünden 2 defa geçtiğim söyleniyor. Bu ne hız değil mi?
Olay burada kesinlikle 2,4 Ytl değil. Yapılan haksızlık. Bu adaletsizliğe gereğinden fazla üzülüyorum.
Neye benziyor biliyormusunuz: Ömrümün sonuna kadar çalışsam, boğazda istediğim konumda bir ev sahibi olamayacağım. Ama birileri gelip, oraya gecekondu yapıyor, sonra apartman dikiyor ve köşeyi dönüyor. Onlarında elektirik, su, yol vergisi bizim ücretlerimizden kesiliyor. Herşey çalışanın vergisi ile ödeniyor.
KGS kartı olanlarada kaçak geçen araçların ücretleri ödettiriliyor. Ne Saçmalıktır bu.

resimlerin devamı için bu link'i ziyaret edebilirsiniz.
Biliyorum, tatil, tatilde, tatilde nereye kadar Arzu diyorsunuz. Söz, artık ekleme yapmayacağım, son gittiğim tatilin son resimleriydi bunlar. :-))))
Pages
Friday, March 23, 2007
Tuesday, March 20, 2007
Özledim...

Bu aralar canım ne fotoğraf çekmek istiyor nede yazı yazmak... Çok fazla koşturuyorum...Her şeyde değişiklik yapmayı planlıyorum... :-))
Cuma Günü Dilarauuusss'la beraber yemek yedik. Ne iyi etti de geldi. Tanışmak süper oldu...Çok uzun yıllardır tanıyor gibiydim... Şu blog dünyası bazen insana çok güzel armağanlar sunabiliyor...
Cumartesi, Pazar anlatılamayacak kadar uzun geçti... Canım annem geziye gitti... ONU ÇOK ÖZLEDİM şimdiden...
Özledim demişken, birde Antalya da tatil yapmayı özledim... Şöyle çıksam haftasonu Çıralı'ya uzansam bir kaçamak yapsam süper olacak...
Bunun dışında bu ay iki arkadaşım doğum yapacak... Lale ve Çağla... Efe ve Emir... Yaşasın teyze olacağım...
İş yeri hep aynı... değişiklik yok... Yeni oyuncağım Office 2007... sürekli birşeyler buluyorum programda, eğlencelik....
Neyse efendim... Son olarak Berceste ve Ortakcımla en kısa sürede tanışmayı arzu ediyorum...
Friday, March 9, 2007
Green Curry Chicken
Green Curry Soslu Tavuk...
Buyemeği okadar çok seviyorum ki anlatamam size... Bugün öğleyinde yerken sizin için fotoğrafladım... Herhalde 1 ay boyunca her öğün yesem bıkmam...:-)))
İşe gelincede nasıl yapılıyomuş bir öğreneyim dedim ve aşağıdaki tarifi buldum... Denerseniz affiyet olsun... İstanbuldaysanız benide çağırmayı unutmayın...:-)))
2 tablespoons vegetable oil 1 medium onion, cut in 8 wedges 1 green bell pepper, cut in 8 wedges 1 stalk lemongrass, white bulb only 1 tablespoon coarsely chopped fresh ginger 3 tablespoons Thai green curry paste, recipe follows 2 kaffir lime leaves 3 cups unsweetened coconut milk, 2 (13.5 ounce) cans 3/4 cup chicken broth 1 1/2 pounds skinless, boneless chicken breasts, cut in 1-inch strips Sea salt 1 lime, juiced Fresh Thai basil leaves Fresh cilantro leaves Lime wedges, for garnish
Place a large, deep skillet over medium heat and coat with the oil. Saute the onion and green peppers for 3 minutes to soften. Split the piece of lemongrass down the middle and whack it with the flat side of a knife to open the flavor. Add the lemongrass, ginger, curry paste and lime leaves to the skillet and stir for 2 minutes. Pour in the coconut milk and chicken broth. Lay the chicken pieces in the mixture to poach; add a pinch of salt. Stir together and simmer over low heat for 10 to 15 minutes. Squeeze in the lime juice and shower with basil and cilantro; serve in dinner bowls with lime wedges.
Thai Green Curry Paste: 2 tablespoons coriander seeds 1 tablespoon cumin seeds 1 tablespoon whole black peppercorns 8 fresh Thai green chiles 2 shallots, coarsely chopped 4 garlic cloves, smashed Small handful of fresh cilantro sprigs 2-inch piece galangal, peeled and coarsely chopped 2 lemon grass stalks, white part only, coarsely chopped 2 kaffir lime leaves, torn 2 teaspoons dried shrimp paste 1/2 cup water
Heat the coriander, cumin seeds, and peppercorns in a small dry skillet for 2 minutes until fragrant. Put the seeds in a clean coffee grinder or spice mill and buzz the spices to a powder.
Put the spice blend and remaining ingredients in a food processor, and pulse to combine. Pour in the water to help grind everything down into a paste.
Buyemeği okadar çok seviyorum ki anlatamam size... Bugün öğleyinde yerken sizin için fotoğrafladım... Herhalde 1 ay boyunca her öğün yesem bıkmam...:-)))
İşe gelincede nasıl yapılıyomuş bir öğreneyim dedim ve aşağıdaki tarifi buldum... Denerseniz affiyet olsun... İstanbuldaysanız benide çağırmayı unutmayın...:-)))
2 tablespoons vegetable oil 1 medium onion, cut in 8 wedges 1 green bell pepper, cut in 8 wedges 1 stalk lemongrass, white bulb only 1 tablespoon coarsely chopped fresh ginger 3 tablespoons Thai green curry paste, recipe follows 2 kaffir lime leaves 3 cups unsweetened coconut milk, 2 (13.5 ounce) cans 3/4 cup chicken broth 1 1/2 pounds skinless, boneless chicken breasts, cut in 1-inch strips Sea salt 1 lime, juiced Fresh Thai basil leaves Fresh cilantro leaves Lime wedges, for garnishPlace a large, deep skillet over medium heat and coat with the oil. Saute the onion and green peppers for 3 minutes to soften. Split the piece of lemongrass down the middle and whack it with the flat side of a knife to open the flavor. Add the lemongrass, ginger, curry paste and lime leaves to the skillet and stir for 2 minutes. Pour in the coconut milk and chicken broth. Lay the chicken pieces in the mixture to poach; add a pinch of salt. Stir together and simmer over low heat for 10 to 15 minutes. Squeeze in the lime juice and shower with basil and cilantro; serve in dinner bowls with lime wedges.
Thai Green Curry Paste: 2 tablespoons coriander seeds 1 tablespoon cumin seeds 1 tablespoon whole black peppercorns 8 fresh Thai green chiles 2 shallots, coarsely chopped 4 garlic cloves, smashed Small handful of fresh cilantro sprigs 2-inch piece galangal, peeled and coarsely chopped 2 lemon grass stalks, white part only, coarsely chopped 2 kaffir lime leaves, torn 2 teaspoons dried shrimp paste 1/2 cup water
Heat the coriander, cumin seeds, and peppercorns in a small dry skillet for 2 minutes until fragrant. Put the seeds in a clean coffee grinder or spice mill and buzz the spices to a powder.
Put the spice blend and remaining ingredients in a food processor, and pulse to combine. Pour in the water to help grind everything down into a paste.
Thursday, March 8, 2007
8 Mart 2007 - Dünya Kadınlar Günü
Bugün o kadar çok mutluyum ki anlatamam size. Fotoğraflarını gördüğünüz çiçekler bana ait. İşyeri herkese bir buket verdi. Ama benim 4 buketim var. Çeşitli vesillelerle sahip oldum. Odamın içi okadar güzel kokuyor ki anlatamam size... bayıldım bayıldım... çoooooooooooooooookkkkkkkkkkkkkk muuuttttttttttllllllluyuuummmmmmmmmmmmmmmmmmmm...
Çiçekleri ne kadar çok sevdiğimi anladınız sanırım...

Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, nede kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kasını esas güzel yapan sevgisinipaylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.


Bugün meclisteki olaylardan bahs edecektim. Birde kadın haklarında 115'in içindeki 105'inci sıramızdan ama hepsinden vazgeçiyorum...Çiçeklerim bana yeter... :-) çiçeklerim bugün beni çok mutlu ediyor.

Dünya kadınlar gününüz kutlu olsun.
Demokratik, çağdaş yarınlarda,birgün değil hergün hatırlanmak dileğiyle...
Çiçekleri ne kadar çok sevdiğimi anladınız sanırım...

Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, nede kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kasını esas güzel yapan sevgisinipaylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.


Bugün meclisteki olaylardan bahs edecektim. Birde kadın haklarında 115'in içindeki 105'inci sıramızdan ama hepsinden vazgeçiyorum...Çiçeklerim bana yeter... :-) çiçeklerim bugün beni çok mutlu ediyor.

Dünya kadınlar gününüz kutlu olsun.
Demokratik, çağdaş yarınlarda,birgün değil hergün hatırlanmak dileğiyle...
Wednesday, March 7, 2007
İstanbulda Bir Gün Nasıl Yaşanır
Evet... bir günü nasıl yaşıyorum şeklinde bir yazı yazmak istedim. İleride yaşadığım günde gelişme olursa bu yazıyı dönüp okuduğumda gülmek, yok eğer gelişme olmamış ve hatta daha kötüye gidiyorsa da o zaman o gün yaşadıklarıma şükür etmeliyim dedim!!! Hoş yabancı bir ülkede yaşanan bir günle karşılaştırmasını yaparak yazmayı düşünüyordum ama geçmiş geçmişte kaldı...!!!
İstanbul da benim için bir gün nasıl başlıyor...
Sabah mutlu uyanıyorum ve dişlerimi fırçalarken NTV’ deki veya CNBC’ deki haberleri dinliyorum... Kötü haberlerle içim pek bir şişiyor...Öldürülen insanlar,tecavüze uğrayan kadınlar, talan edilen ormanlık araziler... Haberler çoğunlukla böyle... tamam canım sıkılmayacak diyorum ve yola çıkıyorum ama enerjim haberler karşısında % 10 oranında azalıyor... (kaldı %90)
Sonra trafiğe çıkıyorum. Trafikte hep aynı noktalarda kilitlenmeler var. Çünkü halk otobüsleri belediye otobüslerini sollamaya ve sağlamaya çalıştıkları için Saraçhanede bir kilitlenme, taksi şoförleri deniz otobüsünden inen yolcuları almak için yarıştıklarından dolayı deniz otobüsü iskelesinin önü.. vs. vs... Neyse diyorum bir %10'luk bir enerji düşmesi ile yola devam ediyorum...(kaldı %80)
İş yerimin bulunduğu bölgede sokaklar tek yönlü... Neyse ben kendi yönümde giderken karşıdan ters yönden bir araç geliyor... Yol vermiyorum ve el işaretiyle yolun bana ait olduğunu söylüyorum... Adam bana küfür etmeye başlıyor ve hatta el kol işareti yaparak arabamı geri sürmemi, arkada bulunan minik bir boşluğa almamı ve kendisine yol vermemi istiyor...Çıldırıyorum... yapmazsam deli bir kurşunla öldürme olasılığım olduğunu (az önceki haberlerde duymuştum)biliyorum... geriye gidiyorum ve haklı olduğum halde yol veriyorum ve bir tonda küfür işitiyorum...
Köşeye park etmiş araba yüzünden sokağa giremiyorum veya İSKİ çalışma yapıyor nasıl olsa deyip yolun ortasına arabasını bırakıp gidenler yüzünden de sokağa giremediğim anlar oluyor...!!! neyse %20'lik bir enerji kaybı ile yola devam ediyorum...(kaldı %60)
İşe geliyorum... Her şeye rağmen gülümsüyorum günaydın diyorum, ama benim gibi benzer olayları yaşamış çalışma arkadaşlarımın enerjisi çoktan tükenmiş durumda çünkü onlar bunu uzun zamandır yaşıyorlar bense 4 yıldır... (henüz o noktada değilim...) gün içinde yaşanan olaylar, insanların birbirlerine verdikleri tepkiler yanlış anlamalar, iletişim eksikliği, insanların birbirlerine bağırmaları, gereksiz yere hep negatif görüş bildirmeleri ...yoruluyorum... etrafımda o kadar çok negatif enerji var ki... buda benim %40'lık enerjimi alıyor... (kaldı %20)
Eeee... aynı trafikte akşam eve dönerken %10'da harcıyorum, sonra haberleri dinlerken bir %10 daha gidiyor... %0'lık enerjim ile kala kalıyorum...
hadi bakalım ertesi gün için enerji lazım... bul bulabilirsen... zorluyorum, şartlarımı çok zorluyorum...
İstanbul yaşanacak bir şehir olmaktan çıktı...Çok kaba ve bencil insanlarla dolmaya başladı...
Bugün kuralsız bir yerde kurallara uymak kadar insanı yıpratan bir şey olmadığını anlıyorum...
Bu yüzden suratımda artan çizgilere OFFFF... diyorum... :-)))
İstanbul da benim için bir gün nasıl başlıyor...
Sabah mutlu uyanıyorum ve dişlerimi fırçalarken NTV’ deki veya CNBC’ deki haberleri dinliyorum... Kötü haberlerle içim pek bir şişiyor...Öldürülen insanlar,tecavüze uğrayan kadınlar, talan edilen ormanlık araziler... Haberler çoğunlukla böyle... tamam canım sıkılmayacak diyorum ve yola çıkıyorum ama enerjim haberler karşısında % 10 oranında azalıyor... (kaldı %90)
Sonra trafiğe çıkıyorum. Trafikte hep aynı noktalarda kilitlenmeler var. Çünkü halk otobüsleri belediye otobüslerini sollamaya ve sağlamaya çalıştıkları için Saraçhanede bir kilitlenme, taksi şoförleri deniz otobüsünden inen yolcuları almak için yarıştıklarından dolayı deniz otobüsü iskelesinin önü.. vs. vs... Neyse diyorum bir %10'luk bir enerji düşmesi ile yola devam ediyorum...(kaldı %80)
İş yerimin bulunduğu bölgede sokaklar tek yönlü... Neyse ben kendi yönümde giderken karşıdan ters yönden bir araç geliyor... Yol vermiyorum ve el işaretiyle yolun bana ait olduğunu söylüyorum... Adam bana küfür etmeye başlıyor ve hatta el kol işareti yaparak arabamı geri sürmemi, arkada bulunan minik bir boşluğa almamı ve kendisine yol vermemi istiyor...Çıldırıyorum... yapmazsam deli bir kurşunla öldürme olasılığım olduğunu (az önceki haberlerde duymuştum)biliyorum... geriye gidiyorum ve haklı olduğum halde yol veriyorum ve bir tonda küfür işitiyorum...
Köşeye park etmiş araba yüzünden sokağa giremiyorum veya İSKİ çalışma yapıyor nasıl olsa deyip yolun ortasına arabasını bırakıp gidenler yüzünden de sokağa giremediğim anlar oluyor...!!! neyse %20'lik bir enerji kaybı ile yola devam ediyorum...(kaldı %60)
İşe geliyorum... Her şeye rağmen gülümsüyorum günaydın diyorum, ama benim gibi benzer olayları yaşamış çalışma arkadaşlarımın enerjisi çoktan tükenmiş durumda çünkü onlar bunu uzun zamandır yaşıyorlar bense 4 yıldır... (henüz o noktada değilim...) gün içinde yaşanan olaylar, insanların birbirlerine verdikleri tepkiler yanlış anlamalar, iletişim eksikliği, insanların birbirlerine bağırmaları, gereksiz yere hep negatif görüş bildirmeleri ...yoruluyorum... etrafımda o kadar çok negatif enerji var ki... buda benim %40'lık enerjimi alıyor... (kaldı %20)
Eeee... aynı trafikte akşam eve dönerken %10'da harcıyorum, sonra haberleri dinlerken bir %10 daha gidiyor... %0'lık enerjim ile kala kalıyorum...
hadi bakalım ertesi gün için enerji lazım... bul bulabilirsen... zorluyorum, şartlarımı çok zorluyorum...
İstanbul yaşanacak bir şehir olmaktan çıktı...Çok kaba ve bencil insanlarla dolmaya başladı...
Bugün kuralsız bir yerde kurallara uymak kadar insanı yıpratan bir şey olmadığını anlıyorum...
Bu yüzden suratımda artan çizgilere OFFFF... diyorum... :-)))
Tuesday, March 6, 2007
Bahar

Kışı hiç yaşayamadan bahar geldi. Ağaçların çiçekleri çoktan açtı. Çok güzel fotoğraflayamadım ama olsun dedim yinede sayfamda yer alsınlar...
Bahar dalları projem hala devam ediyor. Günün birinde bir yerde yerleşmeye karar verirsem mutlaka bahçesine bir ağaç ekeceğim ve 4 mevsim boyunca her ay resmini çekeceğim.
Fotoğraflar annemin bahçesinden...

MEVSİMİDİR
mevsimidir
müphem bir meltem yoklar dal uçlarını
gizlice ürperir yaseminler
körfezde deniz dalgın
bilinmez hangi aşktan arta kalmış
vahim bir yalnızlığı dinler
mevsimidir
artık erken kararır sular
her biri bir bulut ardına sinmiş yıldızların
korular terk edilmiş
ağaçlar duman duman
yalılar tenha
kanlıca ilk yağmurla serinler

mevsimidir
nedense ölmeye heveslenir insan
uzaya
bir avuç yıldız tozu gibi savrulmaya
rayından çıkmıştır yaşamak
bir eskimişlik duygusu nereye baksan
gücü yetmez kimsenin kimseyi kurtarmaya
çünkü ne güzeller
zehir zemberek güzeldir artık
ne zehir zemberek çirkindir
yeni çirkinler
Attila İlhan
Monday, March 5, 2007
Duvak- The Painted Veil

Yönetmen John Curran
Senaryo Ron Nyswaner
Oyuncular Catherine An, Liev Schreiber, Bin Wu, Toby Jones, Diana Rigg

Yaklaşık 3 haftadır bu filmi görmek istiyordum. Nihayet görebildim. Romantik bir film izlemek istiyordum, bu yüzden beklentimi karşıladı diyebilirim.
Dağlar, sular, nehirler, yeşilin tonları etkilenmedim desem yalan olur.
Uzakdoğu kültürünü çok iyi tanımıyorum. Sadece Singapur ve Tayland'a gittiğimde insanların yaşam şartlarından çok etkilenmiştim. Tapınaklardaki ayinler beni büyülemişti.
Yinede tüm bunlara rağmen Çin görülmesi gereken yerler listemde çok yukarılarda yer alıyor...
Yanlız şöylede bir gerçek var. Filmi seyrettikten sonra o yeri görme merakı uyanıyor bende ve bir şekilde de görüyorum. Yani, seneye oradan size bir post yazarsam hiç şaşırmayın....!!!!
Haftasonu geldi geçti. 5 dk'lık karanlık eylemine katılamadım. Çünkü işyerinde yetiştirmem gereken bir proje vardı.
İşten O kadar geç çıkıyorum ki...üstüne üstelik Cumartesileride işe gelmeye başladım.
Bunun dışında değişik araştırmalar yapıyorum... Hepsi hakkında bilgilendirme yapılacaktır.
Güzel bir haftanın başlaması ve hepinize değişik güzel süprizler getirmesi dileğiyle...
Friday, March 2, 2007
A Virus- :-(

Biliyorsunuz uzun bir zamandır sesizim... Blogumu bir yerden diğer bir yere taşıyınca başıma neler geldi..
1. Herşeyi tam yapmama rağmen kendi ismim altındaki bilgilerin çoğu kaldı.
2. Yeni sayfama Caffein12'ye taşındım... Yeni bir başlangıç için. Ancak bundada çok sorun çıktı. Bu seferde blogumda spam bulundu. Robotx file'nı yükledim.
3. Caffein12 block edildi. Unblock yapamadım.
4. Caffein12'yi delete etmek zorunda kaldım.
5. Tüm yazdıklarım gitti. Şimdi ismimin altında olanları neyazık ki tek tek elimle giriyorum.
6. Eski yazdıklarım benim için çoık önemli onları kaybetmek hiç hoşuma gitmedi.
7. Bilgisayarımda bugün virüs taraması yapttım.
8. Bilgisayarımda toplam 6 trojen bulundu. Infected...
9. Bu virüsleri sevgili programım silermisin dedim. Silemedi.
10. Bu virüs programı bilgisayarımın üzerinde kurulu olan antivirus programı değil.
11. Bilgisayarımda kullandığım antivirus programın bir işe yaramadığını gördüm.
12. Gmail imdede aynı sorunu yaşıyorum.
13. 14 yıla yakın bir zamandır bilgisayarımla ve benim yadıklarımla ilgilenen birisi var. Henüz kim olduğunu bulamadım.
14. Çok iyi bir programcı ve bilgisayar kullanıcı olduğunu biliyorum ne yaptımsa ele geçiremedim.
Sonuç: herşeyi burada açıkla yazıyorum ve dile getiriyorum, bu bilgisayar sapığım acaba daha fazla ne öğrenmek istiyor çok merak ediyorum.
Piskopat veya hasta olduğunu düşünüyorum, çünkü bir başka insanın özel hayatına bu kadar fazla müdahale edilmez ki...
Neyse umarım bu yazdıklarımı okurda vazgeçer. İnsaniyet namına kendisinden bunu rica ediyorum... Çünkü bilgisayar bilgim onunki kadar değil ne yazık ki...
Thursday, March 1, 2007
Bugün 01.03.2007

Fotoğrafı web sitelerinin birinden aldım. Ama nereden olduğunu hatırlamıyorum. Wallpaperla ilgili bir siteydi... Neyse bilgisayarımın duvar kağıdı şimdi bu fotoğraf...
Aslında yazmak istediğim çok şey var ama nedense iş yazmaya gelince bir tembellik çöküyor üzerime...
Uzun bir dönemdir çok mutsuzum. Bir zamanlar haftanın 7 günü dışarılarda gezen, görmedik film bırakmayan bendeniz bugünlerde evden ve hatta yataktan dışarıya çıkmak bile istemiyor...Tabi ki zor bir dönem bu... İşle ilgili düşüncelerimi netleştirmek istiyorum, güzel ve yeni bir başlangıç yapmak istiyorum, üretken ve verimli olmak tek amacım...bu işle ilgili düşüncem..Gelelim dostluklara...
Dostluklar. İşte en zorlandığım konu burası...Dostlarımı çok iyi anlıyorum, onların bana anlatmak istediklerini de anlıyorum, ancak buradaki sorun anlatmak istediklerinin yanlış olduğunu düşündüğüm zaman bu düşüncemi onlara ifade edemem. Garip gelecek belki size ama gerçektende böyle... Bugüne kadar hemen hemen tüm arkadaşlarıma beni eleştirme rahatlığını verdim. Düşünsenize istediğiniz her şeyi karşınızdaki insana söyleyebiliyorsunuz ve karşınızdaki bundan en ufak bir rahatsızlık duymuyor, ayrıca tüm dostlarıma benimle dalga geçmeleri ve benim takıntılarıma gülmeleri için fırsat tanıdım ve onlar tüm bunları yaparken ben tek bir kelime bile söylemedim. Şimdi bunları yazıya aktarınca tabiki mükemmel değilim demek istiyorum. İnsan olduğum için tabiki kırılıyorum, bu yüzden üzüntülerimi konuşmama kararı alarak gösteriyorum. Ama buda olmuyor... Beceremiyorum ben... Konuşmadan duramıyorum. Sevdiğim insanlar beni ne kadar kırsa da üzse de olmuyor. Tepkimi dile getiremiyorum. Affetmek, unutmak hiç olmamış gibi davranmak gibi bir özelliğim var. Bunu hep yapıyorum...Bugünlerde de bunun çelişkisini yaşıyorum, yapma, etme izin verme... Kullandığım kelimeler bunlar... ama içimdeki Arzuya sürekli yeniliyorum. Bana verilen özellikleri değiştiremiyorum ne yazık ki...Bu konuya da burada nokta koyuyorum...
Gelelim hayallere, hayallerim de çok fazla benim... O kadar çok hayal kuruyorum ki anlatamam... Hepside masal gibi... Yalnız bunları gerçekleştirebiliyorum.!!! (Eğer sadece benle ilgili bir durumsa). Ama hayallerimin içine başka insanların girmesi ve ortaklaşa bir şeyler yapmamız söz konusu olduğu zaman bu durum farklılaşıyor, kimse hayallerime benim gösterdiğim özeni göstermiyor, ya çok komik buluyorlar yada çok büyük...Oysaki tüm hayaller aslında yaşamak istediklerimiz ve yaşamak istediklerimize gülmek kadar bana itici gelen bir düşünce yok. Kendimizi, isteklerimiz için değerli bulmazsak kim bize istediğimiz değeri verecek. Evet istekler olanaklarla sınırlı olabilir ama olanaklarımızı da yaratan biziz. Aslında kaynak biziz. Bilmediğimiz veya görmediğimiz şeylerin hayallerini kurmuyoruz, gördüklerimizi daha faklı bir şekilde genişleterek hayal şekline dönüştürüyoruz. Bu yüzden ben hayallerime sahip çıkmaya çalışıyorum ve sevdiğim insanlarında benim hayallerime saygı duymasını istiyorum....Hayallere de burada ara verelim...
Şimdilik bukadar....bu aralar beni meşgul eden bunlar... çözümlenecek her şey...ancak yara almadan kurtulmak tek isteğim...
Monday, July 31, 2006
Hieroglyphic

Dün akşam NTV'de Mısır ile ilgili bir belgesel dizi izledim.
Sözü uzatmayacağım, Champillion (fransız bilim adamı) , dünyanın yaşını ve oluşumunu çok merak ediyor bunu çözmek istiyor, 8 lisan öğreniyor, bugün British Museum da olan Rosetta Stone'nun üzerindeki hieroglyphic yazıyı çözmeye uğraşıyor, en sonunda kop dilini öğreniyor, (bunu öğrenmek için bir kiliseye gidiyor, orada çıkarılan seslerle hieroglyphic'ler arasında bağlantı kuruyor) ve hieroglyphic'lerin sessiz bir simgeden ibaret olmadıklarını kanıtlıyor. Çözdüğü ilk kelime de Ramses "Güneşin oğlu".
Rosetta Stone'a gelince; taş 1799 yılında bulunmuş. Napolyon'un liderliğindeki savaşı Fransızlar, İngilizlere karşı kaybetmişler. Fransız komutan taşa sahip çıkmaya çalışmış ve bir tücardan aldığını söylemiş ama faturasını beyan edemeyince!!!! Taş İngilizlerde kalmış. Neyse Fransızlar madem taşı alamıyoruz bizde kopyasını çıkartırız demişler ve sayısız kopyasını almışlar.
Ondan sonra da Fransızlarla İngilizler arasında taşın üzerinde yazılan yazıları çözme yarışı başlamış. Okuduğum kaynaklara göre Champillion yazıyı ilk çözen kişi. Tabiki farklı idalarda olabilir.
Durum böyle oluncada sabah sabah okumak için bir yazı dizisi araştırdım ve bu linki buldum...
http://www.crystalinks.com/hieroglyphicwriting.html

Yeni linklerime gelince;
http://www.ancientegypt.co.uk/writing/rosetta.html taş hakkındaki yazı.
buda farklı bir link.
http://www.askwhy.co.uk/judaism/0470Dating.html
bu linkde fena değil...
http://school.discovery.com/lessonplans/programs/hiddenegypt/
En eğlenceliside bu oldu...:-))
İsminizin yazılışını buradan bulabilirsiniz...
www.kingtut-treasures.com/hiero.htm
Buda benim adım, soyadım... Kar ortağımın dediği gibi memnun oldum efendim...:-))
Friday, July 28, 2006
Taksim Parkı

Hergün yıkılan veya üzerine çıkıntılar yapılan tarihi binalara baktıkça, silinen ve yok edilen tarihimizi düşündükçe çok üzülüyorum...Farklı uygarlıklıkların merkezi olan ve bana göre dünyadaki en güzel şehirlerden biri olan İstanbul,zaman ilerledikçe şehir kimliğini bırakıyor ve hızla kocaman bir KÖY oluyor...
Taksime doğru yürüdüğüm güzergahda birkaçtane eski bina var onlara baktıkça mutlu oluyorum. Neyse efendim dünde yürürken bir baktım ve olamaz dedim...
Arkadaşımla konuşurken oda "yok böyle birşey" dedi. Bizi duyan birinci katta oturan rum teyzem; "onlar Almanyadan geldiler, gördükleri halde bunu yaprlarsa görmeyenler kimbilir neyapar..." bende teyzeme dedim ki, "görmek değil efendim, önemli olan genlerinde olması..." bu minik dedikodudan sonra Taksime yürüdük.

Uzun zamandır (yaklaşık 5 yıldır falan), Taksim parkı'nın içine girmiyordum. Dün parkın içinden yürüyünce ikinci şokumu yaşadım. Harbiden olamaz dedim, zaman durdu ve sanki istemediğim bir film sahnesinin içindeydim... Bankta oturan iki erkek sevişiyordu, diğer tarafta ayakkabılarını çıkartmış, pantolarını sıvamış bir grup erkek bira içiyordu, biraz ileride şalvarlı ve yemenili kadınlar (onlarda ayakkabılarını çıkartmışlardı) çimenlerin üzerinde çene çalıyorlardı, bir kadın çocuğuna avazı çıktığı kadar bağrıyor ve ayakkabılarını minik havuzun içinde ki suda yıkıyordu (yunuslu havuz), ve bunun gibi daha niceleri vardı parkın içinde... Of ya... offf dedim...

Sonra düşündüm, babamın beni 25 yıl önce götürdüğü Taksim Parkı'nı hatırlamaya çalıştım, kesinlike böyle değildi... Acaba zaman ilerledikçe hep beraber kaptan mağra adamımı olacağız !!! ....
Yine çok eskilere gittim, 150 yıl öncesine...

İşte bugün yerinde olmayan Abdülmecid'in 1840'larda yaptırttığı Rus ve Hint mimarisinden esinlenen Topçu kışlası...
Kışla 1940 Imar hareketlerinde, önce Taksim meydanındaki (bugün havuz bulunan) ahırları yıkılarak ve sonrada gezi parkındaki esas anıtsal binaları yıkılarak yok edilmiş.

Oysa günümüzde binanın kendisi duruyor olsaydı Taksim meydanı sanıyorum dünyanın en güzel meydanlarından biri olurdu.
Mesela, müze veya kültür merkezi olarak kullanılabilirdi. Ya da sadece dış duvarları bırakılıp ortası günümüzdeki gezi parkı olarak düzenlenir ve dünyanın herhalde en görkemli parkı olurdu.
Thursday, July 27, 2006
Sports International

Baktım yolun yarısını geçmek üzereyim... Bugüne kadar yokuş yukarı çıkıyordum, şimdi yavaş yavaş iniş başlayacak ve vücudumun bu inişe hazırlıklı ve güçlü olması gerekiyor dedim ve sports international'a üye oldum.
Amerikada ki avantajlar yok burada, o yüzden çok paralara üyelik hakkı kazanabiliyorsun, buyüzden bugün biraz dertliyim bu konuda...!!!
Birde şunu fark ettim, çocukken bana alınan eşyalara veya sağlanan imkanlara çok mutlu oluyordum, hatta ilk kendi paramı kazanıp da harcadığım günleri hatırlıyorum, pek bir mutluydum. Zaman geçtikçe daha fazla kazanmama rağmen ve daha çok şey alabilmeme rağmen eski günlerdeki mutluluğumun olmadığını fark ediyorum. Buna çok üzülüyorum, garip bir tatminsizlikten başka birşey değil bu.
Şanslı bir insanım ve bunun değerini neden unutuyorum diye biraz da kızgınım kendime...
Şimdilerde elveda gezilerim diyorum, en azından birkaç ay boyunca...:-))
Sonuç olarak kendi kendimi telkin etmeye başladım ve haftada en az 3 defa mutlaka spora gitme sözü verdim...
Gençliğimde !!! günde 1,5 saat aralıksız yüzerdim,bakalım buna yakın bir tempoyu tutturabilcekmiyim...!!!
Sıkı bir sporcu olacağım pek yakında...!!! :-)))
Wednesday, July 26, 2006
Zeynep Duru- Pinkypunky

Serra ve Kerem arkadaşımın çok tatlı kızları Zeynep Duru. Sanıyorum ilk nickname'de bendeniz tarafından verildi. Pinkypunky. Doğduğunda pembe birşeydi, siyah saçlarıda punk gib dik dikti, eee... hal böyle olunca pinkpunky ismini aldı...
Yüzünden gülümseme hiç eksik olmasın diyorum...
Bugünlerde,birçok ülkede büyüklerinin yaptıkları anlamsız kavgalar ve savaşlar yüzünden, çocukların yüzünde sadece acı ve korku var...
Umarım tüm insanlar birbirleri ile yaşamayı sevmeleri gerektiği gerçeğini birgün anlarlar ve çocuklarına anlamsız savaş korkusunu yaşatmazlar...
Lütfen savaşlar bitsin artık...
Ayvalık- Cunda (3.Bölüm Son)

Bir kaç gündür NTV'de ve CNN Türk'de Ayvalık ve Cunda ile ilgili belgeseler izliyorum. Durum böyle olunca da, dedim ki, kendi belgeselimide bir son vereyim artık.
Cunda adasının, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyasindeki Yund Adaları olduğu, Yund adının giderek Cunda’ya dönüştüğü yazılıymış... Sonra, düşmana ilk asker kurşununu attırmış Komutan Ali Çetinkaya anısına, ‘Alibey Adası’ denmiş.
Bugün her iki ismide kullanılıyor.
Rum halkı adaya ‘Moshonisi’ (Kokulu Ada) diyormuş...
Bu isimleri doğrulayan Osmanlı döneminden kalma bir mühür varmış. Mühür'de biri Arapça, diğeri Latin rakamlarıyla kazılmış tarih 1862 miş. Mührün dış kenarında büyük harflerle ve Yunanca ‘Dimarhia Moshonision’ , ortasında da Arapça harflerle ‘Daire-i Belediye, Cezire-i Cunda’ yazılıymış. Biri Yunanca, diğeri Osmanlıca yazılmış, eşanlamlı bir mühür yazısı... Cunda Adası Belediye Dairesi demekmiş. Yani Osmalı Türkleri bu adaya Cunda derken , Ortodoks Osmanlı ise ‘Moshonis’ (Kokulu Ada) diyormuş!
Ortaçağda yaşamış Moshos adlı bir korsanın, barınağı buradaymış.Cunda’nın hemen arkasında , dar ve sığ bir boğazın ayırdığı adanın eski adı ‘Moshos’ muş. Bu ad zamanla tüm ada için kullanılır olmuş...
İtalyanca’da da izi var Cunda’nın, gemilerin yatay sereni anlamına geliyormuş. Haritaya baktım da Cunda, Yatay Seren gibi!
Bir rivayete görede, denizde yaşayan büyük bir deniz kabuklusun ismiymiş Cunda, o yüzden adayada kendi denizden bolca çıkan bu deniz kabuklusunun ismi verildiği söyleniyor...
Neyse isim hadisesini bir kenara bırakalım...
Bu adanın Ayvalık tan bakıldığında solundaki boğaza Dalyan Boğazı, sağındakine de Dolap Boğazı adı veriliyor. Çok eskiden bir sandalın geçebileceği kadar sığ olan Dalyan Boğazı, 1880 yılın da iki yıllık bir çalışmayla açılmış; En derin yeri bir kulaçtan üçe indirilmiş, yirmi kulaçta genişletilmiş.
Dolap Boğazı dediğimiz yerde, bir köprü var bugün. (Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olarak kabul ediliyor.1966 yılında yapılmış. 54 m uzunluğunda; Toplam 6 ayak üzerinde duruyor.)
ilk boğaz köprüsü efendim.
Cunda da birzamanlar para basılıyorumuş...

Cunda da kedilere çok iyi davranıyorlar, hani "Cunda da kedi olmak varmış detircesine..." Çektiğim bir fotoğrafta sokakta tam tamına 25 kedi vardı ve onları besleyen bayan herbiri çin ayrı bir tabakta yemek hazırlamıştı...!!!

Neyse efendim, yapmadan dönmeyin listeme gelelim:
1. Kordondaki meşhur lokmacıdan lokma yemeden...
2. Taş kahvede oturmadan,
3. Dilek kahvesinde, kahve içmeden,
4. Bay Nihat'ın mezelerini tatmadan,
5. Mis kokulu (moshonisi)tavernada keyif yapmadan, dönmeyin derim...
Biraz yemek üzerine oldu ama neyse idare edin artık...:-)))
Frank Sinatra- My way
Bugünkü üçüncü yazım bu!!! neyse yarın artık yazmam...:-))
Mr.TD nin sayfasında Robbie Williams'ı dinledim. Uzun zamandır bende sayfama video yüklemek istiyordum. Bu sefer link'e girdim, sign up oldum. Tabiki herzaman benim için ayrı bir yeri ve önemi olan Frank Sinatradan "My Way" öncelliği kaptı.
Bir kaç mutlu dakkika daha... :-)))
Bu şarkının benim üzerimdeki etkisini kelimelerle anlatmam imkansız...
Mr.TD nin sayfasında Robbie Williams'ı dinledim. Uzun zamandır bende sayfama video yüklemek istiyordum. Bu sefer link'e girdim, sign up oldum. Tabiki herzaman benim için ayrı bir yeri ve önemi olan Frank Sinatradan "My Way" öncelliği kaptı.
Bir kaç mutlu dakkika daha... :-)))
Bu şarkının benim üzerimdeki etkisini kelimelerle anlatmam imkansız...
Tuesday, July 25, 2006
Brides-Gelinler
Filmden aklımda kalanlar;
1. It's Not A Punishment To Remember Someone You Love. The Punishment Is To Forget Him. (Niki'nin söylediği cümle...)
2. Norman'ın Niki'nin ayakkabısını bağladığı sahne...
3. Birinci sınıftaki yolcuların, yolculuğun sonuna yaklaştığında halay çektikleri parça... (Çok hüzünlü öte yandan da bir okadar hareketli, grup uyumu vs. dayalı parça)
Birde bildiğiniz gibi bu film vizyondan kaldırıldı. Ama bizim mahalledeki sinema sağ olsun vizyondan kaldırılan filmleri dönüşümlü oalrak sunuyor hemde 3 Ytl'ye (1.5 USD amerikada olan arkadaşlar için aydınlatma).
Sinema salonunda da sadece iki kişiydik. Koskocaman salonu kapatmış gibi olduk. Bacaklarımı uzatarak kocaman salonda film seyretme zevkide bir başka oluyormuş canım...:-)
Oyuncular:
Damian Lewis (Norman Harris) , Victoria Haralabidou (Niki Douka) , Andréa Ferréol (Emine) , Evi Saoulidou (Haro) , Dimitri Katalifos (Captain) , Irini Iglesi (Miss Kardaki) , Evelina Papoulia (Marion)
Yönetmen:
Pantelis Voulgaris
1. It's Not A Punishment To Remember Someone You Love. The Punishment Is To Forget Him. (Niki'nin söylediği cümle...)
2. Norman'ın Niki'nin ayakkabısını bağladığı sahne...
3. Birinci sınıftaki yolcuların, yolculuğun sonuna yaklaştığında halay çektikleri parça... (Çok hüzünlü öte yandan da bir okadar hareketli, grup uyumu vs. dayalı parça)
Birde bildiğiniz gibi bu film vizyondan kaldırıldı. Ama bizim mahalledeki sinema sağ olsun vizyondan kaldırılan filmleri dönüşümlü oalrak sunuyor hemde 3 Ytl'ye (1.5 USD amerikada olan arkadaşlar için aydınlatma).
Sinema salonunda da sadece iki kişiydik. Koskocaman salonu kapatmış gibi olduk. Bacaklarımı uzatarak kocaman salonda film seyretme zevkide bir başka oluyormuş canım...:-)
Oyuncular:
Damian Lewis (Norman Harris) , Victoria Haralabidou (Niki Douka) , Andréa Ferréol (Emine) , Evi Saoulidou (Haro) , Dimitri Katalifos (Captain) , Irini Iglesi (Miss Kardaki) , Evelina Papoulia (Marion)
Yönetmen:
Pantelis Voulgaris
Friday, July 21, 2006
5.Kat

Dün akşam iş yerinden birkaç arkadaşla 5. katta gittik. Burası Sıraselviler'in yakınlarında çok hoş bir yer. İstanbul'da sevdiğimiz mekanların çoğu sürekli el değiştiriyor ve bir dahaki gidişimizde çok farklı bir atmosferle karşılaşıyoruz. Bu nedendir ki bendeniz de çok sık el değiştirmeyen yerleri tercih eder oldum.
Organizasyon işleri bana aittir. İnsanları toplamak, yer seçmek ve memnun ayrılmalarını sağlamak!!! Gecenin sonunda bu konuda taktir aldığım için, diyorum ki şu işten birde para kazanmaya başlasam, nasıl olur!!! :-))

5.kat hakkında fazla birşey anlatmayacağım. Manzarası süper, kışın gidildiği zaman alt kattaki koltuklarda çok rahat oturulabilir ve pencere arakasından aynı manzara yine seyredilebilir. Yemeklerinin görüntüleri güzel. Gelelim mekanın en güzel yanına; gelenlerin çoğunun yabancı olması. :-))) Bu durum, benim için ayrı bir rahatlık sağlıyor...:-)))

Yemeklerinin lezzeti orta, zaten şu kısacık yaşamımda!!! öğrendim ki, en güzel yemek,salaş ve ismi hiç duyulmamış yerlerde, beklenmedik anlarda ve durumlarda yenir. Mesela, babam, annem ve bendeniz 10-15 yıl kadar önce, Egede bir yerlerde kaybolduktan sonra, bir daha bulamayacağımızdan emin olduğumuz salaş bir yerde ızgara yemişidik. Bugün tadı hala damağımdadır.
Thursday, July 20, 2006
Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest

Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı - (Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest)
Ayvalık 3.bölüm yazıma ara vereyim dedim. Dün akşam filme gittim. Tabiki bu filmede Johnny Depp için gittik. İlk bölümünde çok güldüm. Mimikler Adil ve Bezen Hindistan'ın dedeikleri gibi süperdi. İkinci bölümün fantastik ağırlıklı olması ve bazı sahnelerin gereğinden fazla uzatılmasından biraz rahatsız oldum ama yinede fena değildi. En azından eğlendim.
Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom, Keira Knightley
Not: Buradan, film kritiğimi okuyup yada benden film kritiği alıp, filme giden ve filmi beğenmeyen arkadaşlarıma özel bir duyuru yapmak istiyorum !!!!
Bilindiği üzere film seyretmeyi çok seviyorum. Hiç ayırt etmiyorum. Sadece Türk filmi için sinemaya gitmiyorum ve izlemiyorum(en güzel olanlarını, en çok oy alanlarını vs. dahil). Diğer tüm filmler tarafımdan itina ile izlenir.
Her seyrettiğimi çok beğenmemekle birlikte, filmlerde herzaman beni etkileyen birşeyler bulurum. Kısacası, bugüne kadar seyredip de iğrenç dedğim film sayısı 20 yi geçmez...!!!!! Buradan duyrulur efendim. :-)))))
Not2 (özel- Demet Arkadaşıma): Kardeşim filme ödediğiniz paraya acıdıysanız, şunu düşünün: Sanki parasını ödediğiniz ve sahip olduğunuz herşey çok mu değerli,iyi ve/veya kullanışlı. :-)))) ve hatta ödenilen paralar herzaman, emeğin, eşyanın, hizmetin, vs. karşılığı oluyor mu....lütfen yani... lütfeeeennnnn... :-)))))
Wednesday, July 19, 2006
Patariçe (Patriça)- Huzur adası

Patriça Koyuna, huzur koyu demek istiyorum. Bu koyda yapılaşmaya izin verilmiyor, zamanında ne yapılmışsa onlar kalmış, şimdi çivi çakmak yasak türünden koruma alanı içinde bulunuyor. Birkaç şanslı insan, taşları biraz düzelterek, bahçelerine çiçek ekerek günlerini gün ediyorlar burada...

Patriça, Yunanca da koltuk değneği anlamına geliyormuş (şekil itibari ile koltuk değneğine benzediği için bu isim verilmiş).
Burada sadece temiz sığ ve temiz bir deniz var. Birde zamanında zeytin toplamak için gelenlerin konakladığı Birinci (aşağı damlar) ve İkinci Köy (yukarı damlar) olarak anılan 25 - 30 evden oluşan bir yerleşim yeri var.
Patriça da 1922 yılında Giritliler yaz kış oturup tarım ve zeytincilik yapıyormuş, ama şimdi onların hiçbiri yok burada.

Patriça'da bir kır lokantası var.Bir zamanlar "Bıyıklının Yeri" olarak biliniyormuş daha sonra "Taş Ev" olarak isimlenmiş. Çardaklı bahçede, elektirik olmadığı için akşamları gaz yağı lambaları , şamdanlar yakılıyor ve mum ışığında huzur yaşanmaya başlanıyor (huzur adasında).

Patriça'nın tam karşısında ki Güvercinlik isimli küçük adada yer alan Agios Yorgis Manastırı yıkık duvarları, kulesiyle hala ayakta durmaya çalışıyor. Eskiden korsanların sığınağı olan Adaya yüzmek istedim, ama aklım fikrim ayışığı manastırında olduğu için bu adanın sadece fotoğrafını çekmekle yetindim.
Bir zamanlar korsanların sığınağa olan bu ada, doğal bir dalyan. Geçmişte acımasız korsanların yaşlandıklarında günah ve cinayetlerinden arınmak için sığındıkları bir manastırmış burası.
AYIŞIĞI MANASTIRI ( AYDİMİTRİ TA SELİNA):
İkinci köyde arabayı park ettikten sonra yürümeye başladık. Zeytin ağaçlarının arasından ilerledik. Patika yol, manastıra yaklaştıkça gerçek kimliğini, arnavut kaldırımı taşlarını, zaman içinde kaybolmadığını göstermek istercesine önümüze çıkardı.
Zeytin ağaçlarından gelen nefis koku ve sol tarafta bulunan turkuaz rengindeki denizden büyülenmiş bir şekilde, 45 dakkikalık yürüyüşümüzü tamamladık. Giderken manastır hakkında çok fazla birşey okumamıştım, o yüzden ne durumda olduğunu bilmiyordum. Şok oldum!!! Yüzde %80'i yıkılmış durumda, gelenlerin bıraktığı şişeler, cam kırıkları ve duvar yazıları. Uygarlıklara gösterilen saygı modelimiz bu olmalı dedim...
Manastırın bir kapısı üzerinde 1771 bir diğerinde 1795 tarihileri kazınmış.Bu tarihler manastırın onarım tarihleriymiş. Ne yazık ki ben onarılan birşey görmedim. Fotoğraflara birde siz bakın bakalım...

Rumlar zamanında, evlenmek isteyen kızların dilek kapısı olarak ün salmış olan bu manastır bence bugünde aynı veya benzer bir amaç için hizmet vermeli.
Manastırın bulunduğu konumu ve muhteşem manzarasını anlatmam imkansız. Adanın uç noktasında yer alıyor, kelimenin tam anlamıyla süper.

Patriça’dan yapmadan dönmeyin listem…1. Ayışığı manastırında denize girmeden (yanınıza deniz ayakkabınızı almayı unutmayın, sahil kayalık çünkü)
2. Kıyıda deniz kabuğu toplamadan (Sedef kakma işlerinde kullanılan sedefler bilindiği gibi dev midyelerden elde ediliyor. Bu tür midyelere ise "Pina" adı veriliyor. Patrica'nın denizden 100 metre açıkta bulunan adası "Bırmıcalar" çevresinde bolca bulunan dev midye pinalar, deniz dibinde toprağa sıkıca tutunarak yaşamlarını üreyerek devam ettiriyorlar. İstiridye kabukları, deniz minareleri, renkli canlılar, yosun türleri ilginizi çekiyorsa deniz gözlüğü ve şnorkelle bunları derinlere dalmadan görebilme imkanı bulunuyor).
3. Taş ev de vakit geçirmeden, bahçeden koparılan börülce, bamya, patlıcan, domates, biberlere fırında güveç veya köy yumurtasıyla sahanda yumurta yemeden,
4. Gün batımını seyretmeden dönmeyin.
Not: Birde saklı boğaza giden bir yol var(sonra size tarif ederim). Nefis bir yer, küçük adalarına denizin içinden yürüyerek geçebiliyorsunuz. Denizin üzerinde zıplayan balık sürüleri, kelimenin tam anlamıyla büyüleyici.
Tuesday, July 18, 2006
Kydonia
Anlatımlarıma başlamadan önce, herkesin bir listesi vardır ya, yapmadan dönmeyin şeklinde, işte benimde yapmadan dönmeyin listem;
1. Sabah 6:30'da ilk okul çocucukları fırınlardan simit tablalarını dolduruyorlar ve kapı kapı dolaşıp simit satıyorlar, almadan ve yemeden,
2. Eski kahvelerin birinde oturup, muhabet etmeden,
3. Sokaklarında dolanıp fotoğraf çekmeden,
4. Yıldızlı-ay çöreğini,Yoğurtlu kahve çöreğini tatmadan,
6. Şeytan sofrasında gün batımını seyretmeden,
8. Göbek enginarında karides yemeden dönmeyin.
Tabiki bu sadece Kydonia için, Cunda ve diğerleri için 2.ve 3. bölümleri beklemeniz gerekiyor.
resimlerin tamamı için burayı tıklayabilirsiniz.





Kydonia- Ayvalık.
Ufak bir haftasonu gezisine sığdırılan büyük tatil. Yerli halkıyla sohbet, şeytan sofrasında gün batımı, yeni keşifler, masmavi buz gibi bulunmaz deniz ve birçok diğer hikaye... (cunda (mis kokulu ada), patarice ve diğerleri olamak üzere 3 bölümde anlatılacaktır efendim)...


1. Sabah 6:30'da ilk okul çocucukları fırınlardan simit tablalarını dolduruyorlar ve kapı kapı dolaşıp simit satıyorlar, almadan ve yemeden,
2. Eski kahvelerin birinde oturup, muhabet etmeden,
3. Sokaklarında dolanıp fotoğraf çekmeden,
4. Yıldızlı-ay çöreğini,Yoğurtlu kahve çöreğini tatmadan,
6. Şeytan sofrasında gün batımını seyretmeden,
8. Göbek enginarında karides yemeden dönmeyin.
Tabiki bu sadece Kydonia için, Cunda ve diğerleri için 2.ve 3. bölümleri beklemeniz gerekiyor.
resimlerin tamamı için burayı tıklayabilirsiniz.





Kydonia- Ayvalık.
Ufak bir haftasonu gezisine sığdırılan büyük tatil. Yerli halkıyla sohbet, şeytan sofrasında gün batımı, yeni keşifler, masmavi buz gibi bulunmaz deniz ve birçok diğer hikaye... (cunda (mis kokulu ada), patarice ve diğerleri olamak üzere 3 bölümde anlatılacaktır efendim)...


Monday, July 10, 2006
Kayıp şehir- The Lost City

Bu filme Andy Garcia'yı izlemek için gitmiştim :-)(Birde gerçek bir olaya dayandığı için!!!).
Filmi izledikten sonra, çok da iyi bir seçim yapmışım dedim. Andy Garcia şühesiz çok hoştu ve uzun bir aradan sonra seyrettiğim güzel filmlerden bir tanesiydi.
Görüntü Yönetmenin(Emmanuel Kadosh'un) ellerine sağlık demek istiyorum. Çekimler çok güzeldi. (Not:resimdeki sahne süperdi, birde deniz çekimleri...)
Filmin bir karesinde şöyle bir konuşma geçiyordu, "Benimle gel", "Seni seviyorum, ve tüm bunlar benimle gelmen için yeterli değil mi" okadar içten ve isteyerek söylüyordu ki bu cümleyi vs. vs..sanıyorum o sahneyi seyreden bayanların tümü, "bende bende bunları duymak istiyorum diyeceklerdir"; ne diyelim, isteyen herkese kısmet olsun.
Film'in Soundtrack'ini en kısa sürede alacağım. Parçalar,insanın içini kıpır kıpır ediyordu.
Andy Garcia'nın ülkesi için vefa borcunu bu filmle ödediği söyleniyor.
Biraz bilgi taraması yaparken Andy Garcia hakkında yeni bilgiler edindim;
Andy Garcia'nın gerçek adının "Andrés Arturo Garcia Menéndez" olduğunu öğrendim. 12 Nisan 1956 Havana,Kübada doğmuş.Garcia 5 yaşındayken ailesi ile birlikte Miami'ye göç etmişler.
Garcia bir yapışık ikiz olarak dünyaya gelmiş. Gelişmemiş olan ikizi ameliyatla ayrılmış. Omuzunda bu ameliyattan kalan bir iz varmış.
Andy Garcia, çıplak sahnelerin bulunduğu filmlerde kesinlikle oynamıyormuş.Gloria Estefan'ın "I See Your Smile" video klibindeki garsonlardan biriymiş.
İlk filmi:1983 yılındaki "A Night in Heaven"'miş.
The Lost City
Oyuncular:
Andy Garcia (Fico Fellove) , Dustin Hoffman (Meyer Lansky) , Inés Sastre (Aurora Fellove) , Bill Murray (Yazar) , Tomas Milian (Don Federico Fellove) , Richard Bradford (Don Donoso Fellove) , Nick Corri (Che Guevarra) , Enrique Murciano (Ricardo Fellove)
Senaryo:
G.Cabrera Infante
Friday, July 7, 2006
Ayıp Oluyor Biliyorum Ama...
Thursday, July 6, 2006
500 Yıl Önce Neler Olmuş

Tarih'de 500 yıl önce neler olmuş diye merak ettim ve bakın neler buldum:
1500 World population 400 million.
1501 First flush toilets.
1502 Coiled springs invented.
1503 Leonardo da Vinci begins painting the Mona Lisa. Michelangelo sculpts the David (finished in 1504). First handkerchief used in Europe.
1506 The building of St Peter's Basilica started in Rome under Pope Julius II. The idea of a church for the popes was conceived by Nicholas V during his reign (1447-1455.) Walls were erected, but construction stopped when Nicholas died. Building would be completed in 1626.
1509 Michelangelo paints the ceiling of the Sistine Chapel.
1510 Leonardo da Vinci designs horizontal water wheel, an early version of the modern water turbine. Pocket watch invented by Peter Henlein, who also invents the spring-powered clock.
1515 Coffee from Arabia appears in Europe.
1516 Music printed for the first time, in Italy. Erasmus produces a Greek/Latin parallel New Testament.
1540 Potato brought to Europe from South America. Ether, an early anaesthetic, was made from alcohol and sulphuric acid.
1545 First botanical garden established, in Italy.
1548 First theatre with a roof opens in Paris.
1550 Berretta family of Italy begin making guns.
1556 The worst earthquake in history in China's Shansi Province kill 830,000 people. Tobacco imported to Europe from America by French ambassador to Lisbon, Jean Nicot (after whom nicotine is named). [A decade later, Sir Walter Raleigh took tobacco to England and became largely responsible for popularizing smoking among Europeans.]
1565 The pencil invented in England.
1578 William Bourne, a British mathematician, draw plans for a submarine.
1580 Francis Drake completes circumnavigation of earth.
1582 Gregorian calendar adopted.
1583 Galileo demonstrates that successive beats of a pendulum always take place in the same length of time, regardless of the distance through which the "pendulum do swing".
1589 William Lee invents the first knitting machine, the stocking frame.
1590 Microscope invented by Dutch spectacle maker Zacharias Janssen. Shakespeare begin his career. Galileo experiments with falling objects.
1593 Galileo invents a water thermometer.
1599 Globe Theatre built in London on the south bank of the River Thames.
Sil Baştan- Eternal Sunshine of the Spotless Mind
Wednesday, July 5, 2006
Saçmalıklar

Daha Önce size Boğaziçi Köprüsünden geçişte yaşadığım saçmalığı anlatmıştım. Bugün KGS hesap ekstrem geldi. Olaya bakarmısınız;
dilekçemi yazdım. Şikayetde bulundum. Bakalım sonuç ne çıkacak. Ne anlamsız bir olaydır, ne saçmalıktır bu.
1 saniye içersinde Boğaziçi Köprüsünden 2 defa geçtiğim söyleniyor. Bu ne hız değil mi?
Olay burada kesinlikle 2,4 Ytl değil. Yapılan haksızlık. Bu adaletsizliğe gereğinden fazla üzülüyorum.
Neye benziyor biliyormusunuz: Ömrümün sonuna kadar çalışsam, boğazda istediğim konumda bir ev sahibi olamayacağım. Ama birileri gelip, oraya gecekondu yapıyor, sonra apartman dikiyor ve köşeyi dönüyor. Onlarında elektirik, su, yol vergisi bizim ücretlerimizden kesiliyor. Herşey çalışanın vergisi ile ödeniyor.
KGS kartı olanlarada kaçak geçen araçların ücretleri ödettiriliyor. Ne Saçmalıktır bu.
Tuesday, July 4, 2006
Picasa Web Album-Bodrum

resimlerin devamı için bu link'i ziyaret edebilirsiniz.
Biliyorum, tatil, tatilde, tatilde nereye kadar Arzu diyorsunuz. Söz, artık ekleme yapmayacağım, son gittiğim tatilin son resimleriydi bunlar. :-))))
Monday, July 3, 2006
Rodin- Sergi SSM
“Sanatçı, yaptığı işten zevk alan kişidir.” Rodin. Hayatının 55 yılını, yoksulluk içinde yaşamış, istediği sanat okullarının hiçbirine gençliğinde kabul edilmemiş, bunun yerine seramik fabrikasında çalışmış, farklı heykeltraşların yanında heykeller yapmış, ama çıkarttığı eserlerin bir çoğuna kendi imzasını atamamış .
Yaptığı heykeller kusursuz olunca, eleştirmenler tarafından kalıp dökerek, model çıkarttı suçlamalarında bulunulmuş (bir sanatçıya yapılabilecek en ağır ve acı suçlama) ve tüm bunlara karşın mücadeleden ve yaptığı işten vazgeçmemiş.
Eserlerini tamamlamakla suçlanmış. Rodin ise bunlara şu cevabı vermiş; peki ya katedraller, ya doğa da herşey tam mı, benim eserlerimde eksik görmüyorum”.
Rose Beuret’i sadık kalmış ve ölene kadar terk etmemiş, Camille Claudel’i sevmiş, kopamamış ama yolları ayrılmış.
Camille Claudel, Rodin’e derin bir aşk beslemiş ve bu aşkı onu çılgınca şeyler yapmaya itmiş, Rodin’i eserlerini kopyalamakla suçlamaya ve son 30 yılını akıl hastanesinde geçirmeye kadar götürmüş.
Rodin kendini bulak için İtalya’ya gitmiş (çok yoksul olduğu için İtalya’ya kadar yürümüş) ve Michelangelo’dan esinlemiş.
Fransa hükümeti tarafından, kendisine ev verilmiş. Bugün bu ev müze.Krallar, devlet adamları ziyaret etmiş.
Rodin, heykellerine; “HALKIM” diyormuş. Birçok el, bacak ,kol yapmış. Daha sonra, bunları yapacağı eserler için arşiv olarak kullanmış.
Rose Beuret ve Rodin’e duyulan saygı onları evliliğe götürmüş. 77 yaşında evlenmişler ve Rose, evlendikten bir ay sonra vefat etmiş. Rodinde, Rose’un ölümünden çok kısa bir süre vefat etmiş (birbirini çok seven insanların, ölümdede birbirlerini takip ettiklerine inanıyorum).
Daha fazla yazmak istemiyorum. Ama SERGİYİ MUTLAKA GEZMELİSİNİZ diyorum.
Sergide en çok etkilendiklerim;
“ACI” : taşa yaslanmış bir kadın, nefis. “Sağ El”, “Öpücük”, “Victor Hugo” nun önünde, az sonra benimle konuşacağını düşündüm, “yardılış” ve ışığı yakalamaya çalışan resam. Süper...
Şimdiden sizlere iyi gezmeler...
Yaptığı heykeller kusursuz olunca, eleştirmenler tarafından kalıp dökerek, model çıkarttı suçlamalarında bulunulmuş (bir sanatçıya yapılabilecek en ağır ve acı suçlama) ve tüm bunlara karşın mücadeleden ve yaptığı işten vazgeçmemiş.
Eserlerini tamamlamakla suçlanmış. Rodin ise bunlara şu cevabı vermiş; peki ya katedraller, ya doğa da herşey tam mı, benim eserlerimde eksik görmüyorum”.
Rose Beuret’i sadık kalmış ve ölene kadar terk etmemiş, Camille Claudel’i sevmiş, kopamamış ama yolları ayrılmış.
Camille Claudel, Rodin’e derin bir aşk beslemiş ve bu aşkı onu çılgınca şeyler yapmaya itmiş, Rodin’i eserlerini kopyalamakla suçlamaya ve son 30 yılını akıl hastanesinde geçirmeye kadar götürmüş.
Rodin kendini bulak için İtalya’ya gitmiş (çok yoksul olduğu için İtalya’ya kadar yürümüş) ve Michelangelo’dan esinlemiş.
Fransa hükümeti tarafından, kendisine ev verilmiş. Bugün bu ev müze.Krallar, devlet adamları ziyaret etmiş.
Rodin, heykellerine; “HALKIM” diyormuş. Birçok el, bacak ,kol yapmış. Daha sonra, bunları yapacağı eserler için arşiv olarak kullanmış.
Rose Beuret ve Rodin’e duyulan saygı onları evliliğe götürmüş. 77 yaşında evlenmişler ve Rose, evlendikten bir ay sonra vefat etmiş. Rodinde, Rose’un ölümünden çok kısa bir süre vefat etmiş (birbirini çok seven insanların, ölümdede birbirlerini takip ettiklerine inanıyorum).
Daha fazla yazmak istemiyorum. Ama SERGİYİ MUTLAKA GEZMELİSİNİZ diyorum.
Sergide en çok etkilendiklerim;
“ACI” : taşa yaslanmış bir kadın, nefis. “Sağ El”, “Öpücük”, “Victor Hugo” nun önünde, az sonra benimle konuşacağını düşündüm, “yardılış” ve ışığı yakalamaya çalışan resam. Süper...
Şimdiden sizlere iyi gezmeler...
About
.
Search This Blog
About Me
Translate
Popular Posts
-
Bu blog tam 3 yaşında...:-) Kahve içerken aldığım keyif bir başkadır benim için...Blogumdaki yazılarında öyle olmasını arzu ediyorum... ...
-
Gezimizin son durağı Como Gölü. Hava çok güzeldi. Como, Gardaya oranla biraz daha turistik. İlk fotoğrafta görülen canavar tombik araba biz...
-
Bu gün ikinci kez hala oldum... Mega hala anlayacağınız... :-) İsmini henüz koyamadık o yüzden bu beyfendiye şimdilik Minikus diyorum...:-) ...
-
Zeytinyağlı Biber Dolması Hayatımda ilk defa biber dolması denedim (Anneler ne için var...:-)).Süper oldu. Bu leziz tarifi sizinle de paylaş...
-
Büyükada'ya Sevgili Berceste ile beraber gittik...Bu son 4 ayda belkide 5.nci gidişim ama her defasında ayrı bir güzellik görüyorum...Ta...
-
Çok ender yazarım bu tür yazıları ama bugün içimden geldi ve yazdım. Amacım kimseyi kırmak, eliştirmek veya üzmek değil sadece bugünkü düşü...
-
Bozcaadanın tüm koyları çok güzeldi. En güzel yanıda Mayıs ayında denize girmekti. İlk dalışta su buz gibi şok etkisi yapsada sonradan alı...
-
Bu sabah İstanbulda güneş böyle doğdu sonra biryerlerden bu şekilde göründü...:-) gün sonunu görüntüleyemedim ne yazık ki :-) ...
Yasal Uyarı
Fotoğrafların korunması konusu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m.84′de düzenlenmiştir. "Bir işareti, resim veya sesi, bunları nakle yarıyan bir alet üzerine tesbit eden veya ticari maksatlarla haklı olarak çoğaltan yahut yayan kimse, aynı işaretin, resmin veya sesin 3 üncü bir kişi tarafından aynı vasıtadan faydalanılmak suretiyle çoğaltılmasını veya yayımlanmasını menedebilir.
Fotoğrafların telif hakkı acupofcaffeine aittir. İzinsiz kullanımı durumunda her türlü yasal yola başvurulacaktır.
Blog Archive
geziyorum
Labels
- adalar (34)
- adana (1)
- akyaka (1)
- alaçatı (7)
- almanya (2)
- Amsterdam-Belçika (3)
- ankara (3)
- antakya (1)
- Antalya (10)
- assos (1)
- avusturya (9)
- ayvalık (4)
- baden baden (1)
- bafa gölü (2)
- batum (2)
- bodrum (1)
- bolu (2)
- bozcaada (3)
- bulgaristan (1)
- bursa (12)
- çatalca (7)
- çeşme (2)
- chios (4)
- Çıralı (5)
- colmar (1)
- cumalıkızık (1)
- cunda (5)
- dalyan (1)
- datça (7)
- doğu karadeniz (4)
- efes (1)
- eqisheim (1)
- fethiye (4)
- foça (3)
- Fransa (21)
- geziyorum (486)
- göcek (2)
- Gökçeada (6)
- gölyazı (2)
- greece (4)
- hiç. (1)
- iğneada (4)
- ispanya (11)
- ist (1)
- İstanbul (152)
- İstek-hikaye (2)
- italya (22)
- izmir (2)
- iznik (4)
- kapadokya (12)
- karadeniz (6)
- karagöl (1)
- kıbrıs (6)
- ku (1)
- kutlama (1)
- lavanta (1)
- likya yolu (5)
- linklerim (2)
- manyas (1)
- manyas kus cenneti (4)
- marmaris (1)
- okuyalım öğrenelim (27)
- ondan bundan birazda benden (351)
- pamukkale (1)
- polonezköy (3)
- Prag (3)
- romanya (1)
- safranbolu (3)
- sanatsal etkinliklerim (51)
- sapanca (1)
- Semtler (58)
- side (4)
- sinop (6)
- şirince (1)
- sofya (1)
- taraklı (2)
- tasarım (3)
- türkiye (181)
- uçmakdere (1)
- Ukrayna (9)
- urla (1)
- yalova (1)
- yaşam (14)
- yeme içme (1)
- yemeklerim (13)
- yunanistan (10)
sevdiklerim
mutfaktan nefis kokular geliyor
Yeni Eklenenler
Search this blog
Followers
Powered by Blogger.
Copyright (c) 2010 A CUP OF CAFFEINE. Design by WPThemes Expert
Blogger Templates, Grocery Coupons and Daily Fantasy Sports.

