Monday, June 5, 2006

Çengelköy


Çengelköy ismi hakkında birkaç rivayet vardır. Bölgenin 15. yüzyıldaki durumu ile ilgili fazla bilgi bulunmamasına rağmen, İstanbul’un fethi hazırlıkları sırasında Fatih’in Çengelköy sahillerine geldiği ve gördüğü Bizans’tan kalma gemi çengelleri (çıpalar) nedeniyle buralara önceleri “Gemi Çengeli” şeklinde isim verildiği, daha sonraları sadece “Çengelköy” olarak anılmaya başlandığı söylenir.
Bir diğer rivayete göre ise, daha önceleri “çengelçapa” denilen gemi çengellerinin yapıldığı köyün Çengelköy olarak anılmaya başladığıdır. Ayrıca, Osmanlı döneminde gelip bu boğaz köyünde cami yaptıran Çengeloğlu Tahir Paşa’nın semte ismini verdiği de söylenir


ÇENGELKÖY
Boğazın her yeri bir parça değişmiş şimdi,Yine Çengelköyü lakin öyle!Bahçeler, bağlar, ağaçlar, evler...
Yine sessiz, yine sakin öyle!Elli yıl köyden uzak kalmışkenTanıdım: İşte benim doğduğum ev!İşte, en eski mahallem, sokağım!Geçiyor aynı sokaktan hâlâKendi halinde vakur insanlar...İşte hiç fasılasız dört mevsimKöye lezzet dağıtan bostanlar!İşte tılsımlı o bağlar ki bütün dünyadaYoktur eşi!Sonbahar oldu mu dallar eğilir,Sararır ayvalar altınlaşarak,Meyve halinde verirler güneşi.Tanıdım: Çarşının en ihtiyarıBaşı göklerde asırlık çınarı.Bir tevekkül katıyor manzaraya.Çekilen eski kayıklar karaya.Öyle hoş bir yüzü vardır ki köyün,Bir gören artık unutmaz neresi?İşte, kış vakti coşup çağlarken,Yaz gelip kupkuru kalmış deresi!Tanıdım: Şevk ile erken uyanıpGittiğim camii bayramlarda!Karabaş nesli tükenmiş artıkKediler damlarda...
Gözlerim daldı yine,Bir hayal alemine!Elli yıl önceki tipler geçiyor karşımdan:Kamil Ağa... göğsü açıktır kış, yaz,Karda, yağmurda da hep böyle gezer aldırmaz.Yaşı yetmişse de hâlâ gençtir,Dağılır, parçalanır göğsüne çarpan yıllar...Bir avuç taze köpüktür sankiŞu ağarmış kıllar!Sami bey... ismi tanınmış hattat.Bizce İzzetle Yesari'ye de üstün kat kat.Huyu hırçıncadır amma severiz"O bizim hattatımızdır" diyerekÖvünür, hem överiz.Hatemi bey ki Meşihatteydi,"Molla bey!" derdik ona.Şıktı, bir parça da hatta züppe!Başta bir ince sarık, sırtta ipek bir cüppe,Elde mercan tesbih,Şal yelek, incecik altın köstek...Şıktı velhasılı pek!Komşumuz Miralay Ahmet bey ki:Unutulmaz daha genç yaşta ölenO güzeller güzeli Eşi Növber Hanımın iç acısı!Kerim Ağa... hamlacı, Abdülmecidin hamlacısı.Anılır ismi, sayar gençler onu,Boğazın eski kürek şampiyonu!

Her zaman kaşları öfkeyle çatık,Yüzü hep böyle asık,İşte en sert baba: Çerkes Ali bey!Köyde sessiz yapılırken her şey,İki haylaz çocuğun terbiyesiDuyulur her gece çığlık, çığlık!İşte ilk sevgilim, ilk aşkım,O güzel Naile ki,Hepimiz gizlice aşıktık ona!Titreyen perdelerin ardındanArıyorken biz onun gölgesini,Ansızın gökten uçan bir yıldızGibi bir gün bırakıp gitti bizi!


İşte, gayetle temiz,İşte, gayetle titizEbe İlhame Hanım!Severiz, bizleri paylar da yine!Çünkü biz dünlü çocuklar, hepimizDoğmuşuz ellerine!Elde bir çanta uzaktan görünür,Köyün en hazik olan, diplomasızCerrah Mustafendi!Evvela çanta gider, sonra peşinden kendi.İhtiyar Angeli aktar küçücük dükkanda,Sürme, laden, kına hep ayrı durur bir yanda.Kutular ayrı, paketler, kavanozlar ayrı."Ne arasan bulunur derde devadan gayrı!"Ve nihayetSokağın bekçisi sadık Karabaş!Bizi bir gördü mü gözler parlar,Duyulur tatlı, kesik havlamalar.Köyde herkesle yakından tanışır,Dili yok, söyleyemez söz amma,Sallanan kuyruğu dildir konuşur!




İşte rüyası hayalimde kalan Çengelköy!Elli yıl önceki tipler işte!İşte bağ semti, Çakaldağ, Maslak...İşte, İcadiye!İşte, mehtabı yakındanBir gümüş ayna gibiSeyreden Tarlabaşı!İşte, tarihe bakan gözlerleCeneviz devrini görmüş çarşı!Yine rüyalara dalmış uyuyor,Küçücük koydaki sessiz yalılar,Yine herkes tanıyor birbirini,Yine eş, dost öyle!Bir benim sade uzaktan gelmiş,Bir benim sade köyün bilmediği,Bir benim el sayılan!Beklerdim bir tanıdık yüz boşuna,Bekledim boş yere bir dost bakışı,Bir dost gülüşü..."Göçtü çoktan!" dedilerAnarak ismini sordumsa kimi!Daracık, kuytu sokaklarda gezip,Aradım gençliğimi!

Orhan Seyfi Orhon
Bir parkta oturdum. Şehir gürültüsünden uzak...
Gelecek nesillere bırakacağımız denizlerimiz... Bugün DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ...

Bu denizde hala yaşamaya çalışan canlılar... Son dakikalarını görüntüledim. Deniz yıldızı, denize geri dönerek biraz daha yaşamaya çalışacak, yengeç, o sizlere ömür oldu... :-(

İlginç ağaç. Ağacın hemen yanıbaşındaki komşu gül, ağcın gövdesini basamak yaparak dolana dolana tepelere çıkmış ve ağcın kucağına oturmuş...:-)

Sunday, June 4, 2006

Kuleli Askeri Lisesi


Şu beyleri çok kıskanıyorum. Bir Kuleli Askeri Lisesi, birde Kabataş Erkek Lisesi, İstanbul'un en güzel manzarasına sahip okullardır. O okulların birinde okusaydım, herhalde hiç mezun olamazdım. Gezerken düşündümde, Kuleli Askeri Lisesinin tarihini bilmek fena olmazdı diye, hemen araştırdım ve sitelerinden aldığım bilgiyi aynen sizinlede paylaşıyorum.

Fatih Sultan Mehmet (1451-1481) İstanbul’u aldığı zaman Kuleli’nin şimdi bulunduğu yerde (Paspas Korusu) namı ile anılan bir koru vardı;içerisinde bir manastır ile bir kule bulunuyordu.

Yavuz Sultan Selim devrinde (1512-1520) bu manastır yeniçerilere kışla olarak verildi.Hatta bu kışla mevkii Bostancı başı Odaları diye anılırken zamanla güzel ve süslü bir bahçe haline gelişinden olacak Kuleli Bahçesi diye tanındı.Kuleli bahçesi Osmanlı saraylılarına çiçek ve sebze yetiştirmekte kullanıldı.Kanuni,şehzadeliğinde gezmek için buraya gelirdi.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1577)padişah olunca bahçede yüksek bir kulesi bulunan dokuz katlı ve her katı fıskıyeli havuzlarla süslenen büyük bir kasır yaptırdı.Yaz aylarında bilhassa buraya gelir otururdu.

Sultan Ahmet III (1703-1730) devrinde kule bahçesi ve etrafı has olarak kendisine verildi.Bizans devrinden kalan kule yıktırıldı.

Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın damadı Kaymak Mustafa Paşa tarafından sahilde bir mescit yaptırıldı. (1744)

Mahmut II (1808-1839),bostancı başı odaları mevkiinde,yani okulun şimdi bulunduğu yerde süvari askerleri için Nikola ve Tanaş adında olan bu kışla Kuleli Askeri Lilisesi’nin ilk yapısı oldu.

Abdulmecit devrinde (1839-1861)kışla yanında yerine,yarı kargir olarak yenisi inşa edildi(1843).İki tarafına da kuleler yapıldığından kışlaya bu tarihten itibaren Kuleli Kışla denilmeye başlandı.

1847 de su yolları tamamlanarak kışlanın su işi de halledildi.

Kafkasya’lı Hüseyin Paşa tarafından tertiplenen Sultan Abdulmecit’i tahtından indirmek hedefini güden bir hareketin meydana çıkarılması üzerine,suçluların Serasker Rıza Paşa tarafından muhakemesi Kuleli Kışlasında yapıldı (Kuleli Vak’ası 1859)

Kırım savaşına iştirak etmek üzere İstanbul’a gelen Fransız ve İngiliz askerlerin bir kısmı Fransa’nın İstanbul Maslahatgüzarı M.Cheferre’in isteklerine uyularak bu kışlaya yerleştirildi (1854).Burası Müttefik Askerlerin kışla ve hastahanesi haline getirildi.Harbde yaralanan ve tedavileri sırasında ölen müttefik askerleri kışla’nın kuzeyindeki mezarlığa gömüldüğünden,yakın zamana kadar bu mezarlığa İngiliz Mezarlığı deniliyordu.

Kışla, 1856’da İngiliz’ler tarafından boşaltılırken,çıkarılan kasdi bir yangınla tamamen yandı ve haraboldu.

Abdülaziz devrinde (1861-1876) kışla ana duvarları kargir,iç bölmeleri,tavan ve tabaları ahşap olarak iki kat halinde inşa edildi (1871).Böylece bugünkü kışla ortaya çıktı.

Friday, June 2, 2006

Ömer Hayyam



Çocukluğum hep hastanelerde geçti. Bir bakıma ameliyathanede büyüdüm diyebilirim!:-) Sözü uzatmayalım, bir projem var ve bu proje için doktor gerekiyor, bende bugün hastaneye giderek beraber büyüdüğüm insanları ziyaret ettim ve yardımlarını istedim!!!
Hastanede çalışan doktorlarımız okadar zor şartlar altında çalışıyorlar ki, sürekli dert dinleyip, kimselere dertlerini anlatamıyorlar...
Neyse bugün, doktor abilerimden birtanesi bana Ömer Hayyamdan üç dörtlük okudu. Eeee.. dedim bunu yazmam farz oldu artık...

Geçmiş günü beyhude yad etme,
Bir gelmemiş an için de feryat etme,
Geçmiş gelecek masal bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.
Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün...
Zira senin üstünde de otlar bitecek.
Ömer Hayyam

Tuesday, May 30, 2006

Gerçek Öyküler: FRANÇOIS-MARIE BANIER


Dün akşam, İstanbul Modern'de François- Marie Banier'in "Gerçek Öyküler" fotoğraf sergisinin açılışına davetli olarak katıldım. Sergiyi, Fransız Baharı 2006 kapsamında, Fortis, L'Oréal, Paris Belediyesi ve AFAA desteklediği için yabancı konukların sayısı epey bir fazlaydı.
Heryerde fransızca konuşan şık bayanlar ve beyler vardı!!! :-)) nasıl hoşuma gitti bilemezsiniz. (Zira haftasonu gördüğüm manzaraları unutmama bile yardımcı oldu). Bir an kendimi Paris'te falan hissettim. Bir mutlu oldum ki sormayın gitsin:-))
Sergiden sonra, İstanbul Modern'in boğaz ve Topkapı Sarayı manzarası olan rest. yemek yemek, yavaş yavaş ışıklarını yakan İstanbul'u, martılar eşliğinde bir yakadan diğer yakaya giden vapur görüntüleri arasında izlemek süper keyifliydi...

"Gerçek öykülerde", siyah beyaz çekilmiş fotoğraflar sergileniyordu ve çoğunlukla potre ağırlıklıydı. Bir kaç fotoğraftada mürekep tekniği kullanılmıştı. Fotoğraf üzerinde mürekep lekeleri ve yazılar vardı. İlginçti.

Potre olanlar çok güzeldi. Özelliklede Coca Cola içen yaşlı kadına bayıldım bayıldım bayıldım... İncil okuyan tombul bayan,Yves Saint Laurent, Ray Charles, Yaşlı çifte başı gözükmeyen bayan, rahibin karşısında diz çökmüş yaşlı bayan... bunlar sayabildiklerim. Türkiyedede çektiği fotoğraflarda bulunuyordu. Yaşar Kemalin potresi çok güzeldi.


FRANÇOIS-MARIE BANIER youmuyla fotoğraf ve "Gerçek Öykülerin" öyküsü...

” Sokakta, birden bire karşımda bir biçim yükseliyor, kesinlikle tanıdık olmayan bir yüz beliriveriyor. Ve benimle konuşuyor. Ayağın, yoluna devam etmek için güdülenmesi gibi, bu da ilerleyen bir öykü, her bir kişinin, her gün yavaş yavaş biçimlendirdiği bir romandır. Başı örtülü ya da örtüsüz, hırçın ifadeli, solgun gülüşlü, omuzları, başın üzerindeki gökyüzünü dengede tutarmış gibi görünen bu kişilere aşığım. Yürüyüşlerin, yani üslupların fotoğrafını çekiyorum. Üslup, gerçeğin içinde yer almanın bir yoludur ki bu bir roman yazarı için çok önemli bir sözcüktür. Her şey sadece fikirden, akıldan şöyle bir geçen düşünceden, renkten, hayal meyal bir dar geçitten ibaret olduğunda kişilik söz konusu değildir.
Kişilik benim için ne demektir? Her şeyden önce bir varoluş biçimi.
Bir yerlerde şöyle bir sır vermiştim: “Onları uçurumun kenarından yakalıyorum”; doğrudur. Fotoğrafçı olmamın nedeni, bizim evrensel ve dokunaklı iğretiliğimiz olan bu kırılganlıktır: onları bir saniye daha, kısa bir süre daha, daha, daha ayakta tutacak çekim merkezlerini, denge noktalarını yeniden buldukları her saniyenin betisini kişilerde, yaşamın orta yerinde yakalamak.”

“Her resimli fotoğraf bir yeniden başlangıç gibi. Konunun esinlediği, fotoğrafın çekim anınını bana esinleyen biçimlerin çekişmesi mi? Anıya ne oldu? Özellikle de fotoğrafın kendisi nasıl düş kurar? Fotoğrafların bir yaşantısı var ve evinize ayak basıp, size aşklarından, fikirlerinden, saçmalıklarından söz eden ve, Tanrı’ya şükür, gülmekten patlayan şu kişiler gibi fotoğraflar da fırçamın önündeler. Bu konuda son sözü ben değil, resimli fotoğraflarıma bakan kişi söyleyecek.”

“Fotoğrafçı kimdir? İpi olmayan bir ip cambazı, orkestrası olmayan bir orkestra şefi, duygulu ve yürekli olan az ya da çok dik kafalı gerçekçi bir hayalcidir, işaret parmağının hafif bir eylemi, evreni durdurmaya yeter. Fotoğrafçı evreni kıpırdayamaz hale getirir, birden bire durduruverir, ortaya serer. Onu sağlamlaştırır. Sanat yapıtı bu noktada başlar: bittiği anda. Çekilen, basılan, seçilen fotoğraf, artık satılmıştır diyebilirim.”

“Benim gelip geçenlerim yüreklidirler. Aşkın, her tür savaşın, her tür yalnızlığın ardından sağ kalarak ilerliyorlar. Yüzlere meraklı olan, gerçeklikte bir süreklilik arayan, ona bakma, onu izleme utanmazlığı ya da cesareti olan için sokağın benzersiz bir yönü var. İlerleye ilerleye, maske bozuluyor. Uyurgezer olarak, ya da gözleri tamamen açık ya da yarı kapalı olarak, ganimetlerini bakmayı bilene teslim ediyorlar. Gülüşünüze, sonsuza dek yok olmuş aşkınıza, temiz kalbinize, başarısız intiharınıza, ödenmemiş faturalarınıza, sefilliğe, onun sefilliğine kayıtsız kalarak yürüyorlar.”

“Tarih’i yazmanın iktidarı kadar güçlüdür. Dürüst insan için tehlike büyüktür. Ve burada hiçbir zaman kullanmamayı tercih edeceğim biz sözcük dile gelir: sorumluluk. Bu kez, tanıklık bir yargıdır. Acı ağırdır: zamana meydan okur, bize ve çocuklarımızın çocuklarına dokunduğu için, dramı oynayanların oldukça ötesine geçer.”

Tuesday, May 23, 2006

Beyaz Gül


Gerilimli bir hafta geldi geçti. Fırtına gibiydi!!! Birçok şey öğrendim!!! Mesela, yılların insan üzerinde birikim yaptığını!!! (code of ethics....:-)), insan yapısının değişiklerle değişim gösterdiğini vs.vs...
Bu arada Pazar günkü yürüyüşde gözlerim sizleride aradı...
Yeni bir haftaya daha başlıyoruz, yaz gelince işlerim yoğunlaşıyor ama ben tatil moduna giriyorum, ne olacak halim bilinmez:-)) Öncellikle, şöyle Egeden başlayıp Akdenizde sonlanan 9 günlük bir tatil programı hazırlamayı düşünüyorum...
Beyaz güle gelince, çok severimde...:-) Sevdiğim bir şeyle başlamak istediğim haftaya...:-))
Beyaz Gül
seni arıyorum kalabalık caddelerde,
tanımadığım insanlar geçiyor, sen yoksun..
perişan hayallerimin başladığı yerde,
sana sesleniyorum, duyuyor musun?

beyaz güller açtı bahçelerde , sevdiğin..
ya o karanfil , baygın kokulu çiçek.
gel yalnızlık bahçeme beyazlar giyin,
anladım ki bu ömür sensiz geçmeyecek.

odamı süsleyen ellerini uzat,
hazzından dile gelsin bastığın halı..
açılsın sevincinden perdeler kat kat..
ışık ve ateş senin için yanmalı..

sonra çevir düğmesini, radyonun
sevdiğin musiki dolsun odama,
dinle şarkısını büyük koronun,
beni düşün! beni düşün ağlama..

içimden bir ses diyor ki sabret..
sonu gelecek bu yalnızlığın,
bütün aynalar gülecek elbet,
açılacak kapılar ansızın..

yalnız sen varsın beyaz gülüm,
evde bahçede ve sokakta,
bir eylül akşamı gördüğüm ,
o beyaz hayalsin uzakta..

yakınsın yalnızlık kadar,
uzaksın yakınmış gibi,
sensiz yaşadığım yıllar
bu kadar güzel değildi.

yeter.. gel artık yeter..
karanfiller açtı gel
kış bahçesinde , güller
beyaz güller açtı gel !!
Ümit Yaşar Oğuzcan

Friday, May 19, 2006

19 Mayıs Öğle Yemeği



Gerim gerim ve gerimli bir haftanın bitimine az kaldı. Bugün dayanamadım ve öğlen yemeğimi yemekhanede yemek istemedim. Hava okadar sıcak ve güzeldi ki, bende fırladım dışarı çıktım. Taksim, Sıraselvilerde yeni açılan Servato'ya gittim. Manzarası şekilde görüldüğü üzeredir. Artık yemeklerini tadacağım ve puan vereceğim içindir bilinmez, ikram pek bir güzeldi. (tabiki arkadaşımın da orada çalışıyor olmasının bunda önemli bir payı var!) . Suflesi benden 10 puan aldı.


Sufle gelir gelmez hemen dayanamayıp yediğim için resmini çekmek, silip süpürdükten sonra aklıma geldi. Neyse bende ona en yakın sufle fotoğrafını buldum buyrun bakalım. Bende biraz kötü olayım dedim :-)) Yarın ve Pazar günü çalışıyorum. Sonrasında kocaman bir tatil hak ediyorum...

Monday, May 15, 2006

1 hafta yokum


Bir hafta buralarda olmayacağım. Yoğun bir hafta olacak. Bir hafta sonra görüşmek üzere. Bu arada;

1. Kardeşim çok koyu Fener'li olduğu için ve çok üzüleceğini ve üzüldüğünü bildiğim için Fenerbahçe'nin şampiyonluğu kaybettiğine üzüldüm. Ama öte yandan çok sevindim, çünkü eğlenmesini bilmeyen bazı Fenerbahçe taraftarlarının sabaha kadar korna çalmalarından uyuyamayacaktık, sabahleyin gazetelerde daha fazla kötü haber okumadık, birde çok şımarmışlardı canım...!!! Galatasarayın şampiyon olmasına sevindim, çünkü yokluktan var ettiler, hakları ile kazandılar, birde kasalarına para girdi. Haaaaaaaa, benim takım mı, sevgili Beşiktaş üçüncü oldu. Bu yıl onuncu falan oluruz diyordum ama sonradan sonraya toparladı ve birde Türkiye Kupasını aldı, daha ne olsun!!! Seneye umarım Şampiyon Beşiktaş olur...

2. Yıldızcığım, ODTÜ şenliklerinin birinde görüşmek üzere...

3. Dilara'ya iyi yolculuklar diliyorum. Bol bol eğlensin, güzel güzel gezsin ve hoş süprizlerle karşılaşsın.

4. Adil ve Bezen Hindistan, hoş geldiniz ve umarım hoş dönmüşünüzdür Amerika'ya, tatil keyfinizi umarım üzerinizden uzun müddet atmazsınız. :-))

5. Figen, yavrulardaki değişimi merakla bekleyeceğim.

6. Sevgili Zeynep,sanmaki Coca Cola milyarderi oldum, sizleri unutup safariye tek başıma gidiyorum:-(( yok ... yok.. öyle birşey... sadece yoğun ve stresli bir hafta için buralarda gözükmeyeceğim.

I'll be back next week...

Friday, May 12, 2006

Kağıt Paranın Tarihçesi - Kazanova



Tarihi çok seviyorum. Böyle hemen hergünde ilgimi çeken birşeyin tarihçesini araştırıyorum. Geçenlerde kağıt parayı merak etmiştim, onunla ilgili bir araştırma buldum.
Bir ay öncede "Casanova" filmini seyretmiştim. O zaman kazanovanın kim olduğunu, gerçekte nasıl biri olduğunu merak ettim ve biraz araştırdım, kısa hikayeler buldum. Bugünde her ikisinede buarada yer vermek istedim.

KAZANOVA
Giacomo Casanova 1725 yılında Venedik’te dünyaya gelir. Babası aktör, annesi ise güzelliği tüm Avrupa’da nam salan bir aktristtir. Başlangıçta sürekli burnu kanayan ve hastalıklarla savaşan bir çocukken, etrafında bulunan güçlü kadınların ona iyi bakıp, onunla yakından ilgilenmeleri sonucu güçlü kuvvetli bir delikanlı olur.
- Erken yaşta zekasını ispatlayan Casanova, Padua Üniversitesinde öğrenim gördükten sonra Saint Cyprian rahipler okuluna katılır. Ancak ayyuka çıkan aşk skandalları yüzünden buradan kovulur. 1742 yılında doktorasını tamamlar.
- 1744 yılında Roma Kardinali Acquaviva'nın sekreterliğine getirilir. Ancak patlak veren skandalları sebebiyle buradan ayrılmak zorunda kalır ve Venedik'e gider.
- Casanova kemancılıktan sekreterliğe, casusluktan askerliğe kadar birçok yerde çalıştı. Yayımlanmış oyunları ve şiirleri bulunan efsanevi kahramanın en ünlü yapıtı epik bir otobiyografi olan "History of My Life" ( Hayatımın Tarihçesi)'dir.
- 1749 yılında hayatının aşkı Henriette ile tanışan Casanova, sevdiği kadına şu satırları yazar: "Bir kadının erkeği günün 24 saati eşit derecede mutlu edebileceğine inanmayanlar, Henriette ile hiç tanışmamış demektir." Buna karşılık Henriette ise Casanova'yı kırık kalbiyle başbaşa bıraktı.
- Katolik Kilisesi Soruşturma Bürosu tarafından yıllarca kovalanan Casanova 1755 yılında büyü yapmaktan dolayı tutuklanır ve hapse atılır. Ancak Casanova zekice bir planla buradan da kaçmayı başarıp soluğu Paris'te alır. Bir kahraman gibi karşılanan Casanova piyangodan kazandığı ikramiye ile Avrupa seyahatine kaldığı yerden devam eder.
- Casanova, bugünkü Çek Cumhuriyeti sınırlarında bulunan Dux şatosunda 4 Haziran 1798'de hayata gözlerini yumar. Ölümünden sonra ise bitmeyen tutkunun ve ölümsüz cazibenin simgesi haline gelir.

KAĞIT PARANIN TARİHÇESİ


Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kağıt para ise M.S. 806 yılında yine Çin’de ortaya çıkmıştır.
Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17 nci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kağıt paranın 1690’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Massechusetts Hükümeti, İngiltere'de ise "Goldsmiths" ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir.

A) OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA KAĞIT PARA
1) Kaime
Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk banknotlar idari, sosyal ve yasal reformların gündeme geldiği tanzimat döneminde tedavüle çıkarılmıştır. Banknotlar bu dönemde esas olarak reformların finanse edilmesi amacıyla basılmıştır.
İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında “ Kaime-ı Nakdiye-ı Mutebere ” adıyla, bugünkü dille “Para Yerine Geçen Kağıt”, bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde olmak üzere çıkarılmıştır. Bu paralar matbaa baskısı olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi mühür basılmıştır. Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması ve kağıt paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren matbaada bastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi sağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1862 yılına kadar çeşitli şekil ve miktarlarda kaime ihraç edilmiştir.



Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası “Bank-ı Osmani”, 1863 yılında Fransız ve İngiliz ortaklığında “Bank-ı Osmanii Şahane” adıyla bir devlet bankası niteliğini kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sık sık Avrupa piyasalarından borçlanmak zorunda kaldığı dönemlerde İngiltere ve Fransa, devletten ziyade, kendi idaresi altındaki bu bankaya güven duymuş ve mali ilişkilerini bu banka kanalıyla yürütmeyi tercih etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Bankası’na hükümetin hiç bir biçimde kağıt para basmayacağı ve başka bir kuruma da bastırmayacağı taahhüdünde bulunarak, 30 yıl süre ile kağıt para ihracı imtiyazını vermiştir. Osmanlı Bankası ilk olarak 1863 yılında, istendiğinde altına çevrilmek üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan banknotları tedavüle çıkarmış, 1863-1914 yılları arasında da çeşitli şekil ve miktarlarda banknot ihraç etmiştir.

Yukarıda belirtilen taahhüt verilmekle birlikte, Osmanlı yönetimi Osmanlı Bankası ile anlaşarak, halk arasında "93 Harbi" olarak bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, savaş masraflarını karşılayabilmek amacıyla kaime ihraç etmiştir.
2) Evrak-ı Nakdiye
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Bankası hükümetin avans ve banknot ihraç isteğini geri çevirmiştir. Bu anlaşmazlık, Banka’nın savaş döneminde banknot ihraç ayrıcalığını kullanmayacağını açıklaması üzerine giderilmiş ve Osmanlı yönetimi, 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkarmıştır. Bu banknotlar “evrak-ı nakdiye” adı altında Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etmiştir.
B) CUMHURİYET DÖNEMİ BANKNOTLARI


Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden evrak-ı nakdiyeler, Cumhuriyetin ilk yıllarında para bastırılamadığından, 1927 yılı sonuna kadar tedavülde kalmıştır.
Bir devletin egemenlik ve bağımsızlık sembolü olması nedeniyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, 30 Aralık 1925 tarih ve 701 Sayılı “Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun” kabul edilerek ilk Türk banknotlarının bastırılmasına karar verilmiştir. Bu kanun ile, mevcut evrak-ı nakdiyenin aynı nitelik ve miktarda kağıt para ile değiştirilmesi esas alınıp, paranın şekli ve basılıp değiştirilmesi gibi konuları düzenlemek üzere, Maliye Vekaleti’nden bir temsilcininin başkanlığında Ziraat, Osmanlı, İtibar-ı Milli, İş, Akhisar, Tütüncüler ve Akşehir bankaları ile Türkiye’de faaliyet gösteren diğer başlıca bankaların birer temsilcisinden oluşan bir komisyonun görevlendirilmesi hükme bağlanmıştır.
1) Birinci Emisyon (E1) Grubu Banknotlar
Dönemin Maliye Bakanı Abdülhalik Renda başkanlığındaki komisyon 9 aylık bir çalışma sonunda 1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000 liralık kupürlerden oluşan Birinci Emisyon Grubu banknotların basılması kararını almış ve basım işi, bir İngiliz firması olan Thomas De La Rue’ya verilmiştir. Bu banknotlar, filigranlı kağıtlara kabartma olarak basılmıştır.
Bu emisyon grubundaki banknotlar 1 Kasım 1928 Harf Devrimi’nden önce bastırıldığı için ana metinleri eski yazı Türkçe, kupür değerleri ise Fransızca olarak yazılmıştır.
İlk Türkiye Cumhuriyeti banknotları olan Birinci Emisyon Grubu banknotlar 5 Aralık 1927 tarihinde dolaşıma çıkarılmıştır. Tedavülde bulunan mevcut evrak-ı nakdiyeler ise, 4 Aralık 1927 tarihinden itibaren dolaşımdan çekilerek 4 Eylül 1928 tarihinde değerlerini yitirmişlerdir.
KAYNAKÇA:
Akyıldız, A. (1996): Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası, Kağıt Para ve Sosyo-Ekonomik Etkileri - Eren Yayıncılık
Köklü, A. (1947): Türkiye’de Para Meseleleri - Milli Eğitim Basımevi
Tekeli, İ. - İlkin, S.(1997): Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası - Banknot Matbaası.

Son olarakta para ile ilgili özlüsöz:
Eflatun''a sormuşlar;İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir ?
Eflatun tek tek sıralamış, Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.

Thursday, May 11, 2006

Balkondaki Çiçeklerim


İki hafta önce Sapanca'dan balkonuma bir sürü çiçek aldım ve onlara gözüm gibi bakıyorum. Her sabah ilk işim balkonuma çıkmak ve onların güzelliğini seyretmek.

Bu arada lila ve beyaz rengi olan çiçeğimin ismini bilmiyorum ama güvercinler sanıyorum bu çiçeğime kıl oluyorlar.Çünkü hep koparıp koparıp duruyorlar.

Yemiyorlarda, sadece çiçekleri boyundan koparıyorlar...:-(( Onun için iki tane rüzgar gülü koydum ama oda fayda etmedi.Beyazdan artık eser kalmadı.

Bu haftasonuda, maydonoz, nane ve yeşil biber ekmeyi planlıyorum.



Balkonumda çiftçiliğe başlayacağım !!! Birde bahçem olsaydı kimbilir neler yapardım...:-))

Tuesday, May 9, 2006

Nathalie-Zuhal Olcay-Tilbe Saran


Zuhal Olcay’ın Tilbe Saran’ın birlikte oynadığı Nathalie, daha önce 2003’TE Fanny Ardant, Emmanuele Beart ile Gerard Depardieu'lü kadrosuyla Anne Fontaine yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılmış.
Oyunun konusu; opera sanatçısı Sonia'nın kocasıyla boşanmaya giden ilişkisinin sorumluluğunu karşı tarafa yüklemek için onu baştan çıkaracak kiralık kadın Nancy'yi tutmasını anlatıyor. Oyuna adını veren Nathalie Ribout ise sahnede olmayan ancak Sonia'nın hayatını derinden etkileyen bir kadın figürü olarak hikâyenin içinde yer alıyor. 'Nathalie' her ne kadar İki kadının arasında geçen bir öykü olarak görünse de yine sahnede olmayan erkek kahraman üzerinde yoğunlaşıyor.
Nancy (Nathalie Ribout-Zuhal Olcay) bu rolüyle ödül aldı. Ancak benim ödülüm Tilbe Saran’a. Çok başarılıydı. Yıkılmış ve boşanmış bir kadının duyduğu acıyı oyunda açıkça seyircilere hissettirdi…Dedikodu yapardık burada ama paparazzi yazısına dönüşmesin diyorum…!!!
Bu oyun tiyatro sahnesine ilk defa Türkiye’de konuyormuş. Yani biryerlerden kopya almamışızdır derken, birde baktım ki, Zuhal Olcay, Julia Roberts’in Pretty woman’daki oyununu oynuyor. Sadece ilk 5-10dk böyle birşey hissetim, belkide başındaki o kısa kesimli kızıl peruk, sakız çiğnemesi v.b. beni bu şekilde düşünmeye itti, bilemiyorum …
Efendim, oyun 16 yaşından küçüklere tavsiye edilmiyor. Bu yüzden içindeki konuşmaların ne şekilde geçtiğini tahmin edersiniz herhalde.
Sonuç, konu ilginizi çektiyse ve işiniz yoksa gidin derim. Oyun, bayanların eşleri (eski eş olsa dahi) ile ilgili gerçekleri pembe yalan olarak görmek istediklerini aktarıyor.

Monday, May 8, 2006

Zonguldak-Kara elmas


Cumartesi sabah 6:30’da İstanbuldan yola çıktık. İstikamet Zonguldak. Evden Demet arkadaşımı almak için 6:00 gibi yola çıktım, işyerine 2 dk’lık yürüme mesafesinde oturuyor, bunedenle şiddetle kendisini kıskanıyorum. Neyse normalde hafta içi 1:00 ile 1:40 dk arasında ulaştığım yere 12 dk’da ulaşınca !!! insan pek bir mutlu oluyor canım. Yine sabahın çok erken saati olmasına rağmen, trafikte hatrı sayılacak kadar çok araba vardı. Dedik ki, keşke normal günde ve yoğun zamanda da trafikte bu kadar araç olsa, çünkü o zaman İstanbulda hepbirlikte insanca yaşayabileceğimiz uygunlukta bir kalabalık olurduk. (Hafta sonu sahilde dolaşma yeri olan yerlerde insanlar piknik tüpleri ve çizgili pijamaları ile dolaşmaz, laleri koparmaz, çiçekleri ezmez, hatta yedikleri poşetleri öylece çimenlerin üzerine bırakmaz, okumak amaçlı değil de, ekmek sarmak için aldıkları gazete kağıtlarını çimenlerin üzerinde bırakıp gitmezlerdi belkide).
Evet, otobandan M.Ö.1200 yıllarına dayanan uzun bir geçmişi olan, kara elmas olarak da adlandırılan kömür ve bu kömürü ekonomimize kazandıran Zonguldak’a doğru yola çıktık. (Türkiye topraklarının %1.1’ini kaplayan bu şirin ilimizin etrafı Bolu, Karabük ve Bartın illeri ile çevreli) 10:00 gibi Eğrelieydik, şehrin merkezinde, deniz kenarındaki çay bahçelerinin birinde kaşarlı tost, simit ve çay molası verdik. 10:30 gibide Zonguldaktaydık. İstanbulda evden işe gidip gelmek gibi bir yolculuk...!!! Yol’un güzelliğini anlatmam imkansız, dağlar yemyeşil, ağaçların renkleri açık yeşilden koyu yeşile kadar dalga dalga heryeri kaplamış. Yeni filiz veren, yapraklarını yeni yeni açan ağaçların rengi ise sarı ile açık yeşil arasındaydı. Hele bir ara, sağ tarafımızda yeşil dağlar ve sol tarafımızda mavi deniz boyunca ilerledik.(buarada Zonguldak topraklarının %48’inin dağlık olduğunu öğrendim).

Demet’in annesi hasta olduğu için önce onu ziyaret ettik. Öğleden sonrada Zonguldak gezimize başladık. Yukarıda, mühendisler lokali, ve tabibler lokalinden manzarayı seyrettik , yunuslar, kayalara vuran dalgalarından arasından atlayıp bize gösteri yapıtılar. Birkaç balıkçıda, uçurumdaki yüksek kayaların üzerinde yer tutmuşlardı, oltalarını akşamüzeri yapacakları keyifli muhabet için denize atmışlardı . Bizde ince belli bardakta çayımızı içelim dedik (Çayı bize ikram ettiler). Sonra Fener’e gittik. Yine yunuslar bizi karşıladı. Oradan lima’a indik. Bu yunuslarda çok tatlı canım, heryerdeler. Limanın içine, belkide balıkları takip ederek girmişlerlerdi, bilmiyorum ama limanda da dalıp dalıp çıkıyorlardı. Sonra 2003 yılında maden şehitleri yapılmış için anıtı gördük. Yine pek bir üzüldüm, ona benzer bir anıt Washington’da vardı. Vietnam’da ölen askerler için yapılmıştı. Pırıl pırıl tertemizdi. Burada ise bazı şehitlerin plaketleri duvardan sökülmüştü. Anlam veremedim neden söktüklerine, liman kapısındaki görevliye sordum, çok politik bir şekilde “abla benim konu hakkında bilgim yok TTK’ya sorcaksınız” yanıtını verdi. Sonradan öğrendimki, plaketleri söküp, satıyorlarmış...!!!
Neyse efendim, dönüş yolunda Sapanca’ya uğradık. Klasik yerimizde çay içtik. Ev-ce’nin patlıcan salatası pek bir güzel oluyor. Almak için herzamanki yere giderken, önünden hızlı geçtiğim için ilgili yeri göremedik, sonra aynı yoldan geri dönerken ev-ce tabelasını gördük. Boğazı için Fizan’a gidenlerden olduğumuz için tabela’yı takip ettik ve nefis bahçesi olan imalathanesini keşf ettik. Yeni bir yerimiz daha oldu. Kırkpınar köyünde. Heryer tertemiz, mutfak pırıl pırıldı. Süper kelimesini kullanarak, haftaya uğrama ve kahvaltı etme sözü vererek ayrıldık oradan...
Not: Fotoğraf makinesinin pilini şarja koymadığım için resim çekemedim  o yüzden resimler internet’den alınmıştır.

Friday, May 5, 2006

Hıdrellez neymiş?- Neler yapmak gerekiyormuş!!!

Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.

İsim olarak Hızır ve İlyas adlı peygamberlerden türetilmiştir. Ankara yöresinde hıdırellezin gözükmediğine fakat otları kamçıladığına inanılır. O yılın bereketli geçmesi umuduyla kapı söğesine para kesesi asılır. Evin avlusunda, içinde hamur olan iki kaşık kıbleye karşı konur. Bunlardan birisine bu sene kısmet var" diğerine ise "bu sene kısmet yok" diye niyet edilir. Sabaha kadar hangi kaşıktaki hamur kabarırsa onun niyetinin gerçekleşeceğine inanılır.

Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir. Törenler baharda doğanın ve tüm canlıların uyanmasıyla eş anlamlı olarak insanların da talihlerinin açılacağı inancıyla, şanslarını denemek için yapılır. Hıdrellezden bir gece önce bahtını denemek ve kısmetlerinin açılmasını sağlamak isteyen genç kızlar yeşillik bir yerde veya bir su kenarında toplanırlar. İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait yüzük, küpe, bilezik gibi şeyler koyarak ağzını tülbentle bağladıktan sonra bir gül ağacının dibine bırakırlar. Sabah erkenden çömleğin yanına giderek sütlü kahve içip ağızlarının tadının bozulmaması için dua ederler. Ardından niyet çömleğinin açılmasına geçilir. Çömlekten içindekiler çıkarılırken bir yandan da maniler söylenir. Buna göre eşyanın sahibi hakkında yorumlar yapılır. Hıdrelleze özgü bu uygulama temelde bu şekilde yapılmakla birlikte, yörelere göre bazı farklılıklar da gösterebilmektedir. Son zamanlarda ise bu tören yalnızca evde kalmış kızların kısmetini açmak amacıyla yapılmaktadır.

Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler St.Georges Günü olarak kutlamaktadırlar.

Wednesday, May 3, 2006

İtalyan Grafik Sanatı


Bugün gelen bir e-maile bayıldım. İçinden en beğendiklerimi çıkardım. Bugünde sitemde İtalyanlarla ilgili birşey olsun istedim. Zeynep'den esinlenerek :-))

Coca Cola Halka Arz


"Coca-Cola İçecek A.Ş., 2004 yılındaki halk arz denemesinin ardından ikinci kez 3-5 Mayıs tarihleri arasında halka arz edilmek üzere talep toplayacak. Hisse senetleri 6,00-7,50 YTL fiyat aralığı ve talep toplama yöntemiyle ortak satış şekliyle halka arz edilecek."
şeklindeki haberi duyduktan sonra bugün ilk işim halka arz talep toplama formunu doldurmak oldu. Eeee... artık zengin olursam hepinizi fotoğraf safarisine götürürüm...:-))

Monday, May 1, 2006

Silivri,Çeltik Köy- Piknik


Cumartesi günü neyazık ki çalıştım. Akşam iş çıkışı Teşvikiyedeki Milli Reasürans çarşısındaki cafe'ye gittik. Yemekleri nefisti.


Pazar günü işyerimizin düzenlediği pikniğe gittik. Yer Silivri yakınlarında Çeltik köy'de Çamlık Et Lokantası idi. Hava bulutlu ve soğuk olmasına rağmen piknik olayının tadını çıkartmaya kararlıydık. İstop, yakan top, valeybol hepsini sırasıyla oynadık. Tabiki sigara içen arkadaşlarımız iki koşmadan sonra nefesleri kesildiği için bizlere yenilmeye mahkum oldular :-))


Piknik eğlenceli başladı ama hüzünlü bitti. Daha önce iki defa kalp krizi geçiren arkadaşımız futbol oynayıp kalbini biraz daha yorunca, kalp krizi geçirdiği için hastaneye kaldırıldı. Elektro şok yapılan arkadaşımız yeniden hayata döndü,ama 15 dk içersinde 8 defa kalp krizini atlatarak.

37 yaşında ve 2 çocuk babası olmasına rağmen hala daha sigara içip, alkol kullanıyor ve hastalığını hiçe sayıyorsa söylenecek söz kalmıyor bize...
İşte 1-2 saatliğinede olsa, voleybol, istop, yakantop oynayarak tadını çıkartığımız bir haftasonuda böylece sona erdi. Bugün Pazartesi ve yeni bir haftaya merhaba diyorum, herkese güzel bir hafta dileğiyle...

Saturday, April 29, 2006

Paella-Galata-Sultanahmet-Topkapı (3.bölüm)

Topkapı Sarayından aklımda kalanlar:
Manzara bölümündeyiz, Ankara’lı arkadaşlarıma, Haydarpaşayı, kızkulesini ve boğaziçi köprüsünü gösteriyorum, geçen günlerde bir yağmur sonrası iki tane gökkuşağının çıktığını ,Anadolu yakasını içine aldığını ve manzaranın nefes kesici güzellikte olduğunu heycanla anlatıyorum, hoş yerlere atılmış plastik kaplar, bira kutuları, sevişken çiftler, küfürlü gürültü ve çıtlatılan çekirdek sesleri içersinde bu pek bir zor oluyor ama bu standartlarda yaşamaya alıştığımız için “boşveriyoruz”.
Tam o sırada bir kız yanımıza yaklaşıyor gayet kaba bir uslupla “resmimi çekermisin, çektikten sonrada bu düğmeyi çevirceksin” diyor ve poz vermek için ilerliyor. Poz vermek istediği yerde birisi olduğu için yine aynı kabalıkla , hatta biraz daha arttırarak şöyle diyor… “ÇÇÇÇÇÇÇÇEEEEEEKKKKİİİİİİİİİİLLLLLLLL DDDDDDDDİİİYYYOOORUUMMMM , çekiiiiiiiiilllll………” gülsek mi, sinirlensekmi, ne yapsak bilemiyoruz ve başlıyoruz gezimize…!!!
Iki bilet gişesi açık ama sadece birisi bilet satıyor… Neyse biletlerimizi alıyoruz, çok kalabalık, 23 nisan olmasından dolayı öğrenciler, 8 euroya konaklama sağladığımız için (avrupadaki bir kahvaltı ücretinden bile daha ucuz) bir sürü turist ve yerli ziyaretçi var. O hengamede aslında turnikeli girişi olan bir yere neden bir görevli verilipde biletlerin turnikeden geçirtirildiğini anlamadan!!! Sarayın içine giriyoruz.
Sarayın gezi planı veya haritası var mı diyoruz. Ama ne arar!!1 gerek yok!!! hem zaten para ile satıyorlarmış, vs..vs… peki diyoruz…
Yabancı ülkelerin tamamında müze girişinde, içeride her katta broşür, harita, tanıtıcı bilgi var, NEDEN ACABA..!!!
PEKİ ve BOŞVER diye diye ilerliyoruz…
Hazine , 60-80 kişinin aynı anda küçücük hazine odalarından birini izlemeye çalıştığını hayal edin. Sıra kavramı olmadığı için herkes birbirinin üstünde, sıraya giren biz zavallılar üzerinden kafasını uzatarak ve ittirerek görmeye eser görülmeye çalışıyor…Şok edici…!!
“Ay dayanamayacağım artık şeklinde dışarı fırlıyorum…”
Düşünüyorum her Odanın önünde bir görevli var, acaba bu kişi içeriye insanları 20 şer kişilik gruplar halinde alsa ve onlar çıkınca diğer 20 kişilik grubu sırayla olmaz mı….
Eserlerin önünde 30 cmlik mesafe bırakılarak kordonlarla geçiş engellense ve eserler korunsa…..
Daha çok gördüğüm ve yaşadığım şey var bir günlük Topkapı Sarayında, şimdilik bukadar diyorum.
Sizleri İnternet’den aldığım Topkapı Sarayı bilgileri ile başbaşa bırakıyorum….
Sarayburnu’nda Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölge, Bizans döneminde, o civarda bulunan mabede izafeten “Aya Varbara” (St. Barbe) olarak anılırmış. 18. yy, sahilde, Sultan I. Mahmud tarafından, “Topkapısı” adını taşıyan kapının üstünde ve Sarayburnu’nu tamamen kaplayacak genişlikte büyük ahşap bir saray yaptırılmış. “Topkapı Sarayı” adı, evvela buraya verilmiş. Fakat, bu ahşap saray bir yangın ile silinip gitmiş.
Sonradan her padişah yeni birşeyler ekleyerek bugünkü Topkapı Sarayını oluşturmuş.
Akağalar Kapısı
Sarayın üçüncü avlusuna girişi sağlayan kapının her iki yanı dinlenmek, mola vermek, anı fotoğrafı çekmek için uygun. Kapı girişinden geçenleri 22 sütunlu, geniş saçaklı, çini ve mermer korkuluklarla çevrili, dış cephesinde ki çeşmesiyle Arz Odası karşılıyor. Biz sağ tarafı takip ederek kaftanların, padişah portelerinin, kitap sanatının, silahların, mücevherlerin hatta değerli taşlarla bezenmiş birçok saray eşyasının sergilendiği hazine dairesine doğru geliyoruz. Dünyanın en değerli taşlarıyla süslü 16.y.y yapımı zırhlar, miğferler, kabzası zümrüt taşlı, saatli hançerler, ok torbaları, kalkanlar, tüfekler hayranlık uyandırıyor. Şok edici zenginlik ve ince işleme sanatının etkisi henüz geçmeden, bu defa sarayın Hazine Dairesini gezmeye başlıyoruz.
Hazine Dairesi
Mücevherlerin ve değerli taşların kullanıldığı her türlü saray eşyası bu bölümde yer alıyor. Altın şamdanlar, tombaklar, tahtlar, fincan zarfları, yazı takımları, beşik, mücevher kutuları, saatler….Bu bölümün en vurucu, en dudak uçuklatan vitrini ise üç kalın cam arkasında hareketli bir platformda sergilenip güvenlik nedeniyle 24 saat kamera gözetimindeki ünlü Kaşıkçı Elması oluyor. Üzerine düşen ışığı bir sağa bir sola dönerek etrafa saçan 70x60 mm lik ve 86 carats lık elmas. Yolumuza devam ederken sağımızdaki tünel, bizi boğazın göze sığmayan panoramasını seyredebileceğimiz, fotoğraf çekebileceğimiz teraslı Mecidiye Köşküne getiriyor.
Mecidiye Köşkü
Bu bölümde "Konyalı" tarafından işletilen ve saraydaki tek yemek yenecek yer olan restoran bulunuyor.
Genellikle Mecidiye Köşkünün orada zarif bir süs havuzu bulunuyor. Sekizgen planlı, renkli camlarla süslü, Revan köşkü yanından geçerek birkaç basamakla çıkılan büyük havuzlu bölümün sağında Topkapı Sarayının en estetik yapısı olan sedef, çini, ayetlerle bezenmiş Bağdat Köşkü yer alırken, tam karşımızda sarı süslü kubbesi ile adeta Topkapı Sarayı anı platformu ile karşılaşıyoruz.
Ziyaretçilerin, Fotoğraf çekip, çektirip, altın Boynuz Haliç'in Marmara'ya açılışını uzun süre seyrettikleri bu bölümü dönerken fıskiyeli havuza günümüzde dilek amaçlı para atanlara da tanık oluyoruz.
Çini panolarla süslü Sünnet Köşkü. Dış çinilerde uygulanan hayvan motifleri, mavi nebati desenler.
Sarayın III. Avlusu. Çiçeklerle süslü ağaçlı geniş bölümde bir de güneş saati bulunuyor. Bu bölümde kutsal emanetlerin sergilendiği Hırka-i Saadet Dairesi geziliyor.

Harem
Girilmesi yasak olan yer anlamına gelen Harem'e tarihte bile hekim dışında giren olmadığı, kadınları tam olarak kimsenin göremediği anlatılıyor. 16. yy da kurularak genişleyen Harem Dairesi pencereleri tümüyle Haliç'e bakıyor.
Karaağalar Bölümü, Kadınlar Bölümü, Padişah Bölümü olmak üzere üç ana bölümden oluşan Haremde yaklaşık 400 oda bulunuyor. Revaklarla çevrili taşlıklara açılan üniteler arasında hastane, mutfak, hamamlar, helâlar yer alıyor. Sarayın kontrol kulesi günümüzde ziyarete kapalı olmasına rağmen ilginç mimarisi ile ilgi çekiyor
Haremde bulunan hamamın bir ilginç tarafı da padişah banyo sırasında başı sabunluyken bir saldırı veya suikasta hedef olmaması için demir kafesli kapıların içten kilitlenebilir olması. Duvarlarda pano halinde bulunup yukardan aşağı akan süslü çeşmeler ise akarken çıkan su sesi ile konuşulanların duyulmazlığı sağlanırmış.
Harem bölümünün en büyük odası ise Valide Sultan'a ayrılmış. Duvarları meyve resimleri ile süslü Yemiş Odası ilgi çeken bir başka mekân. Kubbeler, renkli camlarla kaplı ışığı süzen pencereler, çiniler, motifler, saray eşyaları Harem Dairesinin geçmişine ışık tutuyor.

Wednesday, April 26, 2006

Paella-Galata-Sultanahmet-Topkapı (2.bölüm)



İstanbul'da tarihi üçgen yarımadanın uç kısmını oluşturan Sultanahmet Bölgesi, tarih boyunca hep en önemli ve en makbul yerleşim bölgesi olmuş. Roma ve Bizans hanedanları saraylarını buraya, Marmara Denizi'nin düz manzarasına bakan yamaçlarına oturtmuşlar. Osmanlılar ise sarayları için daha geniş açılı ve değişik perspektifli bir köşeyi seçmişler... (Topkapı Sarayı)
19. Yüzyıl’a kadar, 400 yıl, Sultanahmet Bölgesi birbirinden güzel yapılarla ve yemyeşil tabiat dokusuyla donatılmış. 1830'lardan itibaren de padişahların Boğaziçi saraylarına göç etmesiyle, Sultanahmet sönükleşmiş...
XX. Yüzyıl başında şehre yeni bir hapishane gerektiği zaman, bunun için uygun bulunan ilk yer, sönük ve terk edilmiş Sultanahmet olmuş...(Bugün bu hapisane restore edildi ve Four Season Oteli oldu. Bizde Cumartesi öğleden sonra kahve keyfi yapmak için buraya uğradık).

İstanbul, kurulduğu günden bu yana bu çevreden idare edilmiş... En görkemli ibadethaneler, saraylar, meydanlar, anıtlar hep burada yer almış... Sultanahmet ve çevresi, tam anlamıyla ‘imparatorlukların kalbi’ ve ‘imparatorların tahtı’ imiş...
Buyüzdendirki, bendenizde bu tarihi yarım ada da vakit geçirmeyi çok sever. Düşlerimden birtaneside bu yarım adanın en iyi şekilde korunması ve hiç bozulmamasıdır...


Sultanahmet'de herzaman arabayı arasta çarşısı yakınlarında bir yere park ederim ve sonrada yukarıya doğru yürürüm. Cumartesi günüde arkadaşlarımla buluşmak için aynısını yaptım ama bu sefer yukarıya yürümek yerine, hemen bir sokak sonra döndüm ve işte karşımda keşf edilmeyi bekleyen yepyeni bir sokak. Sokağa girince bambaşka bir yerde hissediyorsunuz kendinizi. Baştan aşağıya,sağlı sollu sokak cafeleri, küçük hosteller ve elsanatları satan minik dükkanlar...

Demet arkadaşım, şahsım, Ankara'dan gelen arkadaşlarımızla Yıldız ve Alev'le birlikte bu cafe'lerden birinde oturduk. Topkapı sarayından sonra biraz dinlenmek, birazda stres atmak için, biralarımızı, patates kızartmamızı ve çılgınlık yaparak ekstradan sigara böreğimizide sipariş ettik ve güneşli bir İstanbul gününün tadını çıkarttık. Hemde servis yapanlar ve dükkan sahipleri dışında hiç Türk olmayan bir ortamda...!!!!
Kısaca eğer, bir Pazar günü çıkıp gitseniz şimdi Sultanahmet’e, “Orada ne yaparım acaba?” diye düşünür müsünüz? “Düşünürüm” diyenlere “Sultanahmet’i hakkıyla gezmek için bir gün yetmez bile!” demek zorundayım... Eminönü’nden tramvayla gelin Sultanahmet’e erkenden... İçinde öldüresiye yarışlar yapılan, gladyatörlerin etrafında döndükleri anıtların etrafında dolaşın, inceleyin... Saray kalıntılarının olduğu tarafa da uğrayın... Dönün yüzünüzü Ayasofya’ya; biletinizi alıp dolaşın daha önce gezmiş de olsanız. Ama, sindire sindire bu sefer...
Devam edecek....!!!!

Tuesday, April 25, 2006

Paella-Galata-Sultanahmet-Topkapı (1.bölüm)



Cuma akşamı-Paella
Yeni bir yer daha keşfettik. Galata'da Anna isimli bir bayanın işlettiği İspanyol yemekleri yapan, Latin ve İngilizce ağırlıklı canlı müzik çalan, sevimli bir restaurant. Mekandan aklımda kalanlar, duvardaki renkli mozaikler, nefis müzik, rokfor soslu papates ve paella...

PAELLA


Paella aslında Valencia'ya ait bir yemek, sonradan geleneksel İspanyol yemeği olmuş.İsminide pişirildiği kaptan almış. İspanya'ya Romalılar kap kacağı getirmiş, Araplarda insanlık tarihinin temel besini olan pirinci.
Sanskrit lisanında "pa" içmek anlamında kullanıyormuş buda patera, patina ve patella da türetilmiş. Bunlarda çok amaçlı (kızartmak da dahil) mutfak gereclerine verilen admış.
Sözlüğe baktığım "patella" tava- "paella" da kızartma anlamında kullanılıyor. Endülüs'te Arapların hakim olduğu dönemde balıklı yapılan pirinç yemeği halkın özel kutlamalarında ve oruç zamanı yeniyormuş. Daha sonraları pirinç günlük hayata girmiş ve çeşitlendirilmiş. Ördek, tavuk, dana eti, sebze ile çeşitlendirilmiş ve değişik türlerde pişirlmeye başlanmış. 1840'larda bu yemek Valencia Paella olarak adlandırılmış. Daha sonralarıda İspanyolların vazgeçilmez geleneksel yemeklerinden biri olmuş.
Paella yuvarlak bir kapta ve ağzı kapatılmadan pişiriliyor. Eskiden insanlar bu yuvarlak kapta pişen paella'yı yine yuvarlak masanın ortasına koyarlarmış ve ellerinde ahşaptan çok özenle yapılmış yapılmış kaşıkları ile kendi önlerinde üçgen yapacak kadar yerlermiş. Daha sonrada masadaki herkes hep birlikte Paella'nın ortasını yermiş.
Paella'nın içinde neler mi var...
Pirinç, tereyağ, domates, zeytinyağ, biber, safran, deniz ürünleri (midye, karides, kalamar...), biberiye, su ve tuz.
Birgün yolunuz Madrid'te düşerse eğer, Barraca'da deniz ürünlü Paella'nın tadına bakın... Yada yolunuz İstanbula düşerse ozaman Galatadaki bu yere uğrayın, İspanyada tadacağınız kadar çok başarılı olmasada yinede değişiklik fena olmaz değilmi...
İkinci bölümde Ankaralı arkadaşlarım,Topkapı sarayı ve Sultanahmet maceralarımız var...

Wednesday, April 19, 2006

Maşukiye-Sapanca


Maşukiye, Kocaeli'nin güneydoğusunda, Sakarya sınırında yer alan küçük bir belde. Kuzeyinde, yılın neredeyse 8 ayı beyazlığını koruyan Kartepe, güneyinde masmavi Sapanca gölü var. Dağların ve gölün arası yemyeşil bir dokuya sahip. Kestane, meşe, fındık ve her türlü meyve ağacı oluşturuyor bu yemyeşil dokuyu. Gerçekten de, otobandan ayrılıp gişelerden Maşukiye'ye doğru ilerlerken, sadece 1 saat içinde nasıl olup da böylesine farklı bir yere geldiğinize inanamıyorsunuz.



Şebnem arkadaşım artık Maşukiyenin yerlisi sayıldığı için kahvaltı edilebilecek alternatif yer seçenekleri sundu. Naturland hoştu ama bizim istediğimiz yer değildi. Buyüzden, doğayla iç içe olabileceğimiz ve bizi yeterince şımartıcağına inandığımız klasik yerimiz olan Cansu Alabalık’a gittik. Kiremitte sucuklar mı desem, kiremitte ertime peynirlermi, kaşarlı mantar mı artık bilemiyorum. Kızarmış ekmek, patates kızartması, yağ, bal... vs. vs.. sayabildiklerim... (fotoğrafta sadece yerimden alkmadan önümdeki yeri çektim, koca ahşap masa tamamen doluydu efendim)... Kısacası yeterince şımartıldık burada... 4 saatlik kısa bir kahvaltıdan sonra yediklerimizin erimesi ve akşamüzeri yiyeceğimiz gözlemeye yer açılması için dağlara yürümeye karar verdik...




Yol sormak için durduk. Lord of the roots olarak kart bastırıan ve ağaç köklerinden çeşitli figürler yapan bir sanatçı bize 6 saatlik yumuşak bir parkur önerdi. Neyse söylenen güzergahta yürüyüşe başladık. İlk 5 dk’dan sonraki aramızda geçen konuşmalar...

Ş: “ Tabiki sıfır beden olmasına şaşmamak lazım, bir daha yolu şöyle 52 beden giyen birilerine soralım...!!!”
Ş: “ben bittim, mola istiyorum..”
A: “Dayanamayacağım kondisyon eksikliği bu olsa gerek.. nefes almam çok zorlaştı...”
A: “Şu asa bize yardımcı olacağa benzer...”
A: “hadi biraz daha yukarıya çıkalım...”
Ş: “Birniz şu köşeye kadar gitsin baksın orayı dönünce bir şey var mı...”
A: “Çıkalım yukarıya biraz daha..”
Ş “Parkur hafifledi...”
Ş: “Manzara nefis.. manzaranın görülebileceği en güzel nokta burası, iyiki Arzu pes etmemişin...”

Evet parkur 6 saatti ama biz bir saatlik bölümünü yaptık... Başka bir parkuruda araba ile yapmak için Kartepeye doğru yola çıktık... Size 2 mevsimi birden yaşadığıızı belirtmeden edemeyeceğim, çünkü aşağıda bahar vardı ama yukarı çıktıkça hava soğumaya başladı ve tepeden duran karlar.. resimler 16.04.2006 tarihinde çekilşmiştir efendim..


Neyse tepeye kadar çıktık.. Baktık bir şey yok yine klasik yerlerimizden biri olan Sunset’e indik. Manzara eşliğinde türk kahvemizi içtik ve aşağıya başka bir köye indik... Orada da minderlerin üzerine kurularak gözlememizi ve çayımızı içtik... Bir yemeli içmeli günü daha noktaladık...

Paskalya ve Sembolleri ve Paskalya Çöreği


Paskalya çöreğine bayılıyorum. İnanılmaz lezzetli bir tadı var. İşyerimiz Şişli’ye taşınana kadar hiç damla sakızlısını yememiştim. Bu mahalle geleneklerine bağlı olduğu için herşey usulüne uygun yapılıyor tabiki paskalya çöreğide buna dahil…Pencereler, yumurta dolu bahar dalları ile kaplandı. İçinde hediye olan tavşan çukulatalar tüm pastane vitrinlerini doldurdu, evlerin sokak kapılarına baharı simgeleyen çelenkler asıldı… Kısacası mahellemize rengarenk bahar geldi…
Paskalya Tavşanın ve yumurtanın neyi simgelediğini merak eden TW için bu kısa bilgiyi ekliyorum…


Paskalya, Hıristiyan dininin en önemli bayramıdır; İsa’nın son yemeğini, ölümünü, insanlar için kendini feda edişini ve üç gün sonra dirilişini simgeliyor. Türkiye’de Paskalya’ya dair tek etkinlik seçkin pastanelerde gördüğümüz renkli yumurtalar... Boyanmış, rengarenk şekillerle süslenmiş el emeği göz nuru yumurtaların hediye edilmesi Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı çağa dayanıyor. Yumurta, her zaman için,yeniden doğuşun simgesi olmuş. Daha o zamanlar, Mısırlılar ve Persler, misafirlerine yeni ve uzun bir yaşam dileği olarak, lila, pembe, mavi gibi canlı ilkbahar renkleriyle boyanmış yumurtalar hediye ederlermiş. Bu sevimli alışkanlık, kuşaktan kuşağa, yüzyıldan yüzyıla sirayet etmiş, bugüne kadar dini Paskalya bayramının eşliğinde ulaşmış.
Bugün hala, birçok Avrupa ülkesinde yumurtalar kaynatılıyor, boyanıyor ve doğurganlığın sembolü olan tavşancıklarla, doğanın uyanışını simgeleyen bahar çiçekleriyle süsleniyor.
Avrupa ülkelerinin bazılarındaki kutlama şekilleri ise;
İsveç’te ise Paskalya (påsk) içine Hıristiyanlıktan önceki töre ve kutlamalardan öğeler karışmış dini bir kutlamadır.
40 günlük oruç, Protestanlığın Katolik kiliseden kopmasıyla birlikte kaybolmuş, Paskalya haftasında özellikle de paskalya gününde siyah giyinme adeti ortadan kalkmış. Bu törelerin yerini yenileri almış. Paskalya yaklaştığında evler paskalyayı ve baharı simgeleyen motif ve renklerle bezenir. Yaprağa duran ince dallar renkli tüylerle süslenerek eve konur. İçi boşaltılmış yumurtalar renk renk boyanarak evin çeşitli yerlerine asılır. Paskalyadan önceki Perşembe günü (skärtorsdag) küçük kızlar cadı kıyafetine bürünüp komşuları dolaşır, para ve şeker toplarlar. İsveç folklorunda cadılarla ilgili eski bir inancın izlerini taşıyan bir töredir bu. çi şeker dolu bu yumurta kutuları saklayıp çocuklara aratmak ise günümüzün törelerinden biri olmuş. Saklanan bu yumurtaları bir tavşanın (påskhare) getirip sakladığı uydurmacası 1900’lerin başında Alman göçmenleri ile birlikte İsveç folkloruna girmiş.

Monday, April 17, 2006

2-3 saatlik haftasonu


Çok güzel bir haftasonu geçti. Hava inanılmaz güzeldi ve güneş masmavi gözkyüzünde her iki gün boyunca parladı ve içimizi ısıttı...Cumartesi Fenerbahçe'de, Pazar günüde Sapanca-Maşukiye'de ....



Cumartesi Günü
Cumartesi günü termoslarımızdan birine çayımızı koyduk, diğerine sıkılmış portakal suyumuzu, küçük kaplara çeşitli peynir dilimleri ve verelini beyaz fırın.
Paskalya, poğça, sosisli pizza, simit derken baktık iş çığrından çıkıyor hemen çıkalım buradan dedik ve Fenerbahçe parkındayız. Bizden daha önce gelenlere hasetle baktıktan sonra, kendimize uygun deniz kenarında bir yer bulduk... Masamızın üzerine nevaleler açıldı ve 3 saatlik kısa bir kahvaltının ardından!!! laleleri, yelkenlileri arkamızda bırakarak Fenerbahçe parkından ayrıldık...
bu arada Fenerbahçenin 5-3 yenilmesine çok üzüldüm doğrusu...

Evde Sex and the City’nin son sezon bölümlerinden birini izledik... Eğlenceli bir saatin ardından sonra bu seferde başka bir parkta yürüşe devam ettik. Kısacası bol yemeli, yürümeli, eğlenceli bir Cumartesi günü geçti. Yarında Sapancayı anlatırım...

Thursday, April 13, 2006

Ben Bunlarla Büyüdüm

Baktım Mr.TDbirkaçgündür sitesinde çizgi filmleri yayınlıyor, hatta nefis video bölümlerini koyuyor. İki gündür de çocukluğumuzun çizgi filmleri, nostalji yaşayalım diye FW e-mail geliyor. Link vereyim hem kendimede ilerisi için hatırlatma olur. Linkte tüm çizgi filmler ayrıtıları ile anlatılıyor. Geriye dönmek TV karşısında bunlaı seyretmek sonrada uykuya dalmak kaygısızca, korkusuzca ne güzeldi... http://www.realfiesta.com/anime.htm




Wednesday, April 12, 2006

2010 İstanbul- 108 sırada İstanbul

Einstein in bir lafı var:
"Başarılı olmak için 3 şey gereklidir...
1. Çalışın
2. Uyuyun
3. ÇENENİZİ KAPALI TUTUN"

Bu hafta içersindeki iki haber dikkatimi çekti.

1.İngiltere de, Mercer Uzmanları tarafından yapılan araştırmada, İstanbul’un yaşanacak en iyi kentler sıralamasında 108 seçilmesi.
2.2010 Avrupa Kültür Başkenti Seçilen İstanbul.

Dünyanın 200’den fazla kentinde, bireylerin güvenliği, çevre, eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamu hizmetleri ve yaşam kalitesi gibi 39 kriter dikkate alarak yapılan araştırma değerlendirilmiş ve İstanbul bu kentler arasında 108 olmuş.
Listenin ilk 10’u,
Zürih, Cenevre, Vancouver, Viyana, Auckland, Düseldorf, Frankfurt, Münih, Bern, Sidney ve
İstanbul’un geride bıraktıkları
Bükreş, Zagreb, Manila, Sofya, Pekin, Kazablanka, Cakarta, Yeni Delhi, Beyrut, İslamabad, Belgrad, Cidde, Saraybosna, Kiev, Moskova, Tahran, Amman, Kahire…
Geride bıraktığımız şehirleri görünce fazla söze gerek yok sanıyorum.

Zaten merak ediyorum, şehrin 3/4 gecekondudan oluşuyorsa, 12 milyonluk kentin 76 km’lik metro hattı varsa (bu diğer kentlerde nekadar bilmiyorum ama Londra ve Parisi, yer üstüne çıkmadan tüm şehri yerin altından dolaşabiliyorsunuz…), bir İstanbul’lu trafikte ortalama 4 saatini harcıyorsa (buna haftasonuda dahil), sadece bir sokağının kaldırımları yılda 3 kez değiştirilip herdefasında dahada kötüsü yapılıyorsa, yağmur yağdığında dereleri taşıyor, evleri su basıyorsa, halkın %80’i trafik kurallarına uymuyorsa, hiç bir semtinde musluktan akan su içilmiyorsa… geride bıraktığımız şehirlerin halini düşünmek bile istemiyorum…

Gelelim 2010 Avrupa Kültür Başkenti Seçilen İstanbul … bu konuda yazmadan önce araştırdım ve bir websitesi olduğunu öğrendim… http://www.istanbul2010.org/
Diyorum ki, belki bu unvanın verdiği sorumlulukla 2010 yılına kadar hayallerimden bazıları gerçek olur…
İstanbul’la ilgili nelermi düşlüyorum. Evimden 20 dk’da metroyla işe gidebilmeyi, koşabileceğim, yüreyebileceğim ve bisiklete binebileceğim yeşil alanları, kültürel faaliyetlerin çok iyi organizasyonlarla yürütüldüğü ve birçok ünlünün katıldığı etkinlere aylar hatta yıllar öncesinden bilet almayı ve heycanla o günü beklemeyi, tarihi eserlerin umumi tuvalet olarak kullanılmadığı korunduğu vs.vs….
Hoş aşağıdaki seçilmiş kentlere bakınca bunda da haksız sayılmam değil mi….

Avrupa Kültür Başkenti [AKB] Seçilen Kentler1985 Atina -Yunanistan
1986 Floransa -İtalya
1987 Amsterdam -Hollanda
1988 Berlin -Almanya
1989 Paris -Fransa
1990 Glasgow -İskoçya
1991 Dublin -İrlanda
1992 Madrid -İspanya
1993 Anvers -Belçika
1994 Lizbon -Portekiz
1995 Lüksemburg
1996 Kopenhag -Danimarka
1997 Selanik -Yunanistan
1998 Stockholm -İsveç
1999 Weimar -Almanya
2000 Avignon -Fransa, Bergen -Norveç, Bologna -İtalya, Brüksel -Belçika, Helsinki -Finlandiya, Krakov -Polonya, Reykjavik -İzlanda, Prag -Çek Cumhuriyeti, Santiago de Compostela -İspanya
2001 Porto -Portekiz, Rotterdam -Holanda
2002 Bruges -Belçika
2003 Salamanca -İspanya, Graz -Avusturya
2004 Genova -İtalya, Lille -Fransa
2005 Cork -İrlanda
2006 Patras -Yunanistan
2007 Lüksemburg, Sibiu -Romanya
2008 Liverpool -İngiltere, Stavanger -Norveç
2009 Linz -Avusturya

About

.
 
google-site-verification: google6264df489a134469.html